Ürdünlü bir analizciye göre Siyonist rejim, içeride derin yarılmalarla karşı karşıya. Bu koşullarda dış tehdit, acil bir iç ihtiyaç hâline geliyor ve “İran tehdidi”, öncelikleri yeniden düzenlemek için altın bir araç olarak kullanılıyor. İç ayrışmalar görmezden gelinerek, rejim içinde hayali bir düşmana karşı birlik sağlanmaya çalışılıyor. Bu rejim, toplumu askerîleştirmeyi meşrulaştırmak ve yayılmacı planlarını ilerletebilmek için bölgeyi sürekli gerilim altında tutacak kalıcı bir düşman üretimine ihtiyaç duyuyor.
Elektronik gazete Ra’y al-Yawm, siyasal analizci Dr. Meysa el-Masri imzasıyla yayımladığı değerlendirmede şunları yazdı: İsrail rejiminde son dönemde yapılan kamuoyu yoklamalarında, özellikle İran’dan kaynaklanan tehdidin arttığı ve rejimin uluslararası alandaki konumunun gerilediği yönündeki algı, son derece hassas biçimde yönetilen propaganda ve güvenlik anlatılarının bir parçasıdır. Bu anketler, bölgedeki güç dengelerini ya da rejimin komşularıyla ilişkilerinin gerçek mahiyetini yansıtmaktan ziyade, korkunun stratejik bir araç ve gerekçe olarak üretilmesine duyulan acil iç ve dış ihtiyacı ortaya koymaktadır. Bu süreç, Tel Aviv’de henüz kesin kararı verilmemiş bir savaş aşamasına geçiş için köprü işlevi görmekte; söz konusu karar ise ABD’nin hesaplarına bağlıdır.
İsrail rejimi, sert ve yanılsamalardan arınmış bir stratejik zihniyetle İran, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Katar’ın klasik anlamda bu rejimin düşmanı olmadığını iyi bilmektedir. Mısır’la ilişkiler, gerilim dönemlerinde dahi güney sınırlarının sakin kalmasını sağlayan sağlam güvenlik anlaşmalarına dayanmaktadır. Suudi Arabistan, resmî normalleşme olmasa da güvenlik ve ekonomi alanlarında uyumlu denklemlerin parçası hâline gelmiştir. Türkiye, söylemsel gerilimlere rağmen perde arkasında İsrail’in ticari ve güvenlik ortağı olmayı sürdürmektedir. Katar ise İsrail’in düşmanı değil; Gazze krizlerinin ve ateşkes düzenlemelerinin yönetiminde kilit bir aktördür. Buna rağmen İsrail rejimi neden kuşatma ve varoluşsal tehdit söyleminde ısrar etmektedir?
Bu sorunun yanıtı söz konusu ülkelerin hedeflerinde değil, İsrail rejiminin içine düştüğü darboğazda yatmaktadır. Rejim bugün çok katmanlı ve benzeri görülmemiş bir krizle karşı karşıyadır.
Toplumsal yarılmalar derindir; öyle ki rejim vatandaşlarının yüzde 59’u toplumsal bölünmeleri en büyük tehdit olarak görmektedir. Gazze savaşı sonrasında uluslararası meşruiyet büyük ölçüde aşınmış, “yenilmez” olarak nitelenen ordu yenilgi yaşamış, siyasi liderlik—başta Başbakan Binyamin Netanyahu—krize sürüklenmiştir. Netanyahu’nun yolsuzluk dosyaları onu kuşatma altına almış, siyasi geleceği ciddi tehditlerle karşı karşıya kalmıştır.
Bu şartlarda dış tehdit, içerde acil bir ihtiyaç hâline gelmekte; “İran tehdidi” öncelikleri düzenlemek için altın bir araç olarak kullanılmaktadır. İç bölünmeler görmezden gelinerek, rejim içi birlik hayali bir düşman etrafında tesis edilmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda anket sonuçlarının abartılmasını anlamak mümkündür. Rejim vatandaşlarının yüzde 75’inin İran’ı varoluşsal tehdit olarak görmesi, isabetli bir istihbarat değerlendirmesinden ziyade güvenlik söylemi makinesinin siyasal ve toplumsal kaygıları askerî kaygıya dönüştürmedeki başarısını göstermektedir. Rejim, toplumu askerîleştirmeyi meşrulaştırmak ve yayılmacı planlarını ilerletmek için sürekli bir düşman üretimine ihtiyaç duymaktadır.
Meysa el-Masri, bu söylem ile Netanyahu’nun ABD yönetimine yeni bilgiler sunmaya hazırlandığına dair sızıntılar arasındaki bağın tesadüf olmadığını vurguladı. İsrail rejimi bu iki süreci eşgüdüm içinde yürütmektedir: İçeride kaygı yükseltilirken, dışarıda—özellikle Washington’da—geniş bir tehdit anlatısı beslenmektedir. Amaç, olası herhangi bir gelecekteki saldırıyı saldırgan bir seçenek olarak değil, “savunma zorunluluğu” olarak sunacak siyasal ve psikolojik zemini hazırlamaktır. İran’ın binlerce füzesi, hava savunmasının yeniden inşası ve Devrim Muhafızları’nın olağandışı hareketliliğine dair haberler de bu bağlamda araçsallaştırılmaktadır.
Tel Aviv ve Washington, İran’ın son yıpranmaların ardından kolaylıkla saldırgan bir pozisyona geçemeyeceğini ve kapsamlı bir çatışmaya girme kapasitesinin hâlâ çeşitli iç ve bölgesel kısıtlarla sınırlı olduğunu bilmektedir. Öte yandan İsrail rejimi de tek başına bir savaşın maliyetini kaldıramaz. Bu nedenle nihai karar, ABD’den gelecek yeşil ışığı beklemektedir; bu karar yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasal, ekonomik ve diplomatik olacaktır.
Bu bağlamda tehlikeli olan yalnızca savaş ihtimali değil, tehdidin işlevselleştirilmesidir. İsrail rejimi, en güçlü cephaneliklere, silahlara ve uluslararası ittifaklara sahip olmasına rağmen, kendisini düşmanlarla çevrili bir ortamda tehdit altındaki bir rejim olarak sunmaktadır. Bu bilinçli bir çelişkidir ve rejimin hem “kurban” rolünü oynayıp yardım talep etmesine hem de saldırgan rolünü ve yayılmacı söylemi sürdürmesine imkân tanımaktadır.
Bu noktada korku mühendisliğini coğrafyadan bağımsız düşünmek mümkün değildir. Somaliland’ın tanınması, basit bir diplomatik adım değil; çatışma alanının Şam havzasından Kızıldeniz’e taşınmasının parçasıdır. İsrail rejimi, yıpranmış Arap güçlerinin bıraktığı jeopolitik boşlukları doldurma zihniyetiyle hareket etmekte ve dünyanın en tehlikeli su yollarından birinde istihbarî ve güvenlik ayağı edinmeyi hedeflemektedir. Bu hamle, İsrail’i “tehdit altındaki rejim” konumundan “tehdit üreten rejim” konumuna taşımakta; Kızıldeniz’in Arap kimliğini aşındırmakta ve Suudi Arabistan ile Mısır’ın çıkarlarına doğrudan tehdit oluşturmaktadır. Suudi Arabistan bugün, doğrudan askerî bir tehditten daha tehlikeli bir planla karşı karşıyadır: Yemen’den Eritre’ye, Somaliland’dan Etiyopya ve Sudan’a uzanan yumuşak kuşatma. Mısır’ın deniz ve su güvenliği de Arap dünyasının sessizliği ve stratejik yetersizliği gölgesinde tehdit altındadır.
Ürdünlü analizci yazısını şu değerlendirmeyle tamamladı: İsrail rejimi bugün savaşı propaganda etmekten ziyade savaştan korkmaktadır; ancak kendisini ve toplumunu savaşa hazırlamaktadır. Müttefiklerini ikna etmekte ve bölgeyi “yönetilen kaosun” yeni bir evresine hazırlamaktadır. Burada düşman gerçek değil, siyasal bir araçtır. İran fail değil, bahanedir. Nihai karar Washington’da alınacaktır; zira bölgesel savaşlar füzelerle değil, ABD’nin onayıyla başlar.
Bu yazı tahririeh sitesinden tercüme edilmiştir
