Bursa’da yayın yapan Erdemli Duruş Gazetesi, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi ile bir söyleşi gerçekleştirdi.
7 Haziran seçimlerinden toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarına kadar farklı konularda sorulara cevap veren Hüseyin Hatemi’nin röportajından ilgili kısımları iktibas ediyoruz:
7 Haziran seçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kaybeden kim, kazanan kim? Bundan sonra ne olur? Özellikle HDP’nin çıkışı Kürdistan’ın geleceği açısından nasıl okunmalı?
Ak Parti ortaya çıkmak üzereyken kendilerine şöyle demiştim: “Türkiye’de millet çok hayal kırıklığına uğratıldı. Bir Karaoğlan denildi, dağlara taşlara Karaoğlan yazıldı. Sonra Keloğlan dendi Demirel’e. Yiğitoğlan dendi Mesut Yılmaz’a. Tansu Çiller de büyük ümit verdi sözde. Halka öyle taktim edildi, fakat hepsi arka arkaya iflas etti. Şimdi de yeni bir ‘oğlan’ çıkarmadan önce 10 yıl kadar bir vakıf kurarak önce sağlam bir fikir temeli meydana gelsin, sonra parti kurun; şimdilik sadece fikir alanında çalışın.” Sonra Tayyip Bey’den değil ama çevresinden çok sert sözlerle karşılaştım. “Siz anayasa ya da ceza profesörü değilsiniz, medeni hukukla meşgul olun ve bu konuları bize bırakın.” dediler. Bunu söyleyenler de ne anayasa profesörüydü ne ceza profesörüydüler.
Amerika’nın icazetiyle iktidara gelince Ak Parti, ben de ümidi kestim. Açıkça söylemek gerekirse, ilk seçimde Ak Parti’ye oy vermedim. Kazanamayacağını bile bile Saadet Partisi’ne oy verdim. Nitekim barajı dahi aşamadılar. Benim için sürpriz değildi, sadece Amerika’dan icazet alındığı için vermek istemedim.
2007 seçimlerine gelince baktım ki, tezkere meselesine çok kızan Siyonist odak bu defa Tayyip Bey’i iyice harcamak için hücuma geçince ben de kayıtlı olmayan Ak Partili olup Cumhuriyet mitinglerine karşı çıkıp Ak Parti’yi ve Tayyip Bey’i desteklemeye başladım. O sene de iyi bir başarı kazanıldı. Benim de ümidim arttı millet artık uyanmış diye. Eskiden böyle Cumhuriyet mitingleri gibi bir teşebbüs olsaydı, halk etki altında kalırdı. Şimdi tam aksine Ak Parti’nin oylarını artırdı. Anayasa değişikliğini beklemeye başladım. Cumhuriyet mitingleri tertipçileri bazı şer odaklarıyla perde arkasından ittifak kurarak bu defa iyice bir hücuma geçtiler. Laiklik hücumuna… Başsavcı Ak Parti’yi kapatmak için başvuruda bulundu.
Ak Parti dediğim 10 yıllık eğitim sürecini geçirmediği için gene 28 Şubat’ta Refah Parti’sinin yaptığını yaptı. Birden bire arazi olup “Biz gerici filan değiliz, sizin gibi cumhuriyetçiyiz ve futbola meraklıyız.” demeye başladı. Siyasi söylemi tamamen bırakıp Türk bayrağı işlenmiş beyaz kıyafet, beyaz şapkayla milli takım savunmacılığına başladı. Benim de tekrar ümidim kesildi. Bu hava karşısında bir süredir yazdığım Yeni Şafak’ı terk ettim. Perde arkası pazarlıklar oldu anladığımıza göre. Anayasa değişikliğinden vazgeçmezseniz iflahınızı keseriz, dendi. Anayasa değişikliğinden vazgeçin, şöyle zevahiri kurtaran bir cezayla perdeyi kapatmayalım, denildi. Öyle de yapıldı. Çok iyi bir başlangıç önlenmiş oldu, ama Tayyip Bey amacını terk etmedi.
İslam hukukunda bir usul kuralı vardır. Bir şeyin bütünü elde edilemiyorsa bütünü terk edilmemeli. Elde edilebilecek için uğraşılmalı, gerisi diğer adımlara bırakılmalı. Hz. Peygamber’in Hudeybiye Musalâhası’nda yaptığı gibi… O sırada Mekke fethi gerçekleşemezdi. Daha şartlar oluşmamıştı. İlahi vaat gerçekleşmeyecekti. Hz. Peygamber bunu bildiği için bir dahaki sene hacca gitme iznini alıp böylelikle müşriklerin cephesinde bir gedik açmış oldu. Bir sene kadar sonra, zaten batıl yıkılıp gidicidir, ayetiyle müşriklerin cephesi yıkıldı ve Mekke savaşsız fethedildi. Tayyip Bey de ‘yetmez ama evet’ hareketini başlattı. 2010 referandumuna kadar durum iyiydi. Ak Parti 2011’de de tek başına iktidar olunca, şer cephesi, Türkiye’yi büyük bir belaya sürüklemek için o zamana kadar aramızda hiçbir sorun yokken Suriye’de bir isyan başlattı. Suriye’ye mahsus Gezi olaylarını başlattı. Gezi olayları Suriye’de ustalıkla tertip edilmişti. Beşşar Esed de bunu silah gücüyle bastırmaya başlayınca zaten bekledikleri oldu ve Suriye’yi bugünkü haline çevirdiler. Bu arada bizi de halletmek için, ‘Şam’ı fethetmek’ için Suriye’ye soktular. Tayyip Bey burada da basiretli davrandı. Yoksa Şam’a ordu sokulsaydı Türkiye çoktan Suriye’nin durumuna gelirdi. Bunu yapamayanlar 17-25 Aralık hücumuna geçtiler, başarılı olamadılar. Sonuçta iyi bir dış politika takip edilemedi.
Seçimlere gelince, Ak Parti’nin belki de iktidar yorgunluğu dolayısıyla üç kusuru giderilememişti. Bir kere dış politikada her an bir kıvılcım Türkiye’yi yangına sürükleyebilir. Bu durum önlenemedi. İkincisi belediyelerde, yerel yönetimlerde kamu yararına çalışması gereken görevlilerin rüşvet almaları, müteahhitlerle anlaşmaları vs. önlenemedi. Menderes döneminde de bu tür şeyler Menderes’in itibar kaybetmesine sebep olmuştu. Üçüncüsü de bunlara bağlı olarak emanetlerin ehline tevdi edilmemesi söz konusu. Mesela aday adaylarından seçim yapılırken ümit veren kişiler değil, müteahhitlerle anlaşıp kendilerine bir menfaat kopartacakları kişileri daha çok aday gösterdiler. Bu da halkın hevesini kırdı.
Bir de Kürtlere ‘Zerdüşt’ diye hitap edilmesi çok yanlış oldu. Zerdüşt, kanaatimce bir peygamberdir. Kur’an’ı Kerim’de Zülkifl diye geçer. Hiçbir zaman müşrik olmamıştır. Peygamber olarak o da tek tanrı inancını tebliğ etmiştir. Nasıl bazı kitabi dinler sonradan bozulduysa Zerdüşt dini de Mani diniyle bozulmuştur. Arkadan da Yezidilik çıkmıştır. Yezidilik Zerdüştlüğün de temsilcisi değildir. Yezidilik, sözde bir Arap şeyh tarafından İslam’a karşı Mani dininin inançlarını kullanılarak İslami bir görünüş altında icat edilmiştir.
Tayyip Bey’in etrafındaki danışmanları iyi seçilmediğinden o da bunların etkisi altında kaldı. Halkın bir kısmı eski heyecanını kaybetti. Ben de iyi bir şey seçiyorum diye değil, ehven-i şer diye Ak Parti’ye oy verdim. Ehven-i şer dediğime göre, diğer partiler hakkındaki kanaatimi artık anlamışsınızdır.
Bu sefer oyumu gönülsüz ve bezgin olarak verdim. Seçim akşamı sonuçla karşılaşınca pek de şaşırmadım, ama hiç olmazsa tek başına hükümeti kuracak kadar milletvekiline sahip olacağını tahmin ediyordum.
Şimdi de koalisyondan endişem var. Ak Parti’nin erken seçime kadar kendisine çeki düzen verip halkın karşısına ders aldığını gösteren bir görünümle çıkması gerekir. Koalisyonun fayda getireceğini sanmıyorum. Koalisyon ne HDP ile ne MHP ile ne de CHP ile yapılabilir. Belki en uygun MHP görünüyor ama onlar da Ak Parti’nin ayranını iyice kabartır ve Ak Parti MHP’ye dönüşür. Bu da Ak Parti’nin oy kaybetmesi anlamına gelir. Çünkü kendilerini Türklerle aynı milletten sayan diğer Müslümanlar, iktidar olmak isteyen kişileri ırkçı görürlerse Çerkezliğini, Kürtlüğünü, Lazlığını yahut Boşnaklığını hatırlar ve oy vermez. Bana kalırsa bir erken seçim daha iyi olur. Bu arada Türkiye’ye bir kıvılcım sıçratılmasın da… Bilhassa istediğim bu.
HDP bir kazanım elde ettiğinden ve kendi menfaatini gözeteceğinden erken seçime taraftar olmak istemez. 1994’teki zulümlerden sonra Kürtlerde Türk’e güven olmaz algısı oluşmuştu. Bununla ilgili çok yazıldı, söylendi o dönemde: “Milli mücadeleyi biz de heyecanla destekledik. Mücadele bitince birden bire biz Kürt olduk devlet de Türk devleti oldu.” Türk olmayanın tek bir vazifesi vardır, o da Türk’e uşak olmaktır, gibi laflar söylendi. Köy yakmalar, Müslüman halkın hiç unutamayacağı tacizler… Bunlar Kürt milliyetçiliğini de körükledi. Bu nedenle Ak Parti ırkçılığa kayarsa büsbütün kaybeder. Müslüman Kürtler de ehven-i şer olarak HDP’yi görür.
Bediüzzaman çizgisinde gidip Türkler de Kürtler de ayrılıkçılık istememeli. Kimse Kürt diye, Kürtçe konuşuyor diye aşağılanmamalı. İnsan haklarında, insan onurunda eşitlik sağlanmalı.

Dünyada ve artık Türkiye’de de toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları uygulanıyor. Bu politikalar bağlamında sizce aile kurumu hangi tehlikelerle karşı karşıya? Pozitif normlar aileyi koruyabiliyor mu?
İnsan onurunda eşitlik ilkesi bakımından kadın erkek arasında bir fark yoktur. Fakat şunu unutmamak gerekir ki, Hz. Peygamber’in ifade ettiği şekliyle, erkek ve kadın toplumda birbirini tamamlayan iki eşit yarım küredir. “Kadınlar şüphesiz erkeklerin şakikasıdır.” Bunu senelerce yanlış tercüme ettiler ki kadınlar İslam’dan soğusunlar diye. Dediler ki, kadınlar erkeklerin ancak yarısıdır. Hâlbuki böyle bir mana yok.
İnsan onuru olarak kadın-erkek eşitliği doğru. Fakat görevlere gelince, kadına mayasındaki sevgiyle gelecek nesilleri eğitme gibi bir görev verilmiştir. Erkeğe merhamet ve şefkat duygusunu dizginleyebilecek görevler verilmiştir. Kadının çalışması meşru işlerde yasaklanmaz, ama kadın çalışmaya mecbur edilmemeli. Nafaka ödemeye mecbur edilmemeli. Kadın ahlaki bir vazife olarak isterse bunları yapar. Mali görevler aile reisi olarak erkeğe düşmektedir.
Eşcinsel birlikteliklere hukuki sonuç bağlanması, evliliğe benzetilmesi, hele eşcinsellere evlat edinme yetkisi verilmesi; dolayısıyla gelecek nesillerin tahrip edilmesinden kesinlikle kaçınmak gerekir. Bu ahlaksızlığın sınırlarımıza kadar dayandığını söyleyebiliriz. Türkiye’de de çok taraftarları var. Maalesef HDP’nin endişe verici bir özelliği de yanlış bir eşitlik anlayışına sahip olması. Oy kazanmak ve Kürt olmayanlara yayılabilmek için bunu tercih ettiler. Müslüman Kürtler de bu gibi eğilimleri yüzünden kitle halinde HDP’ye oy vermediler.
Anayasa’da, aile Türk toplumunun temelidir, diye bir vecize var. Medeni kanun da aileyi koruyacak düzenlemeler yapmıyor. Hatta bazı bakımlardan eskisi daha iyiydi. Çünkü Hristiyanlık etkisi tamamen kalkmamıştı o sıralarda. Tabii Katoliklik mezhebinden gelen etkilerden bahsetmiyorum, ama erkeğin evlilik birliğinin reisi olduğu, kadınları ve çocukları barındırma görevinin erkeğe yüklenmesi gibi güzel düzenlemeler vardı. Şimdi kadın-erkek eşitliğini sağlıyoruz diye kadına analık görevini etkileyecek, bilincini kaybettirecek hükümler yüklendi. İslami terimlerle söylersek, erkek de karısından ‘mehr’ isteyebilir. Hâlbuki boşanma tazminatını yalnız kadın isteyebilir. Yeni medeni kanuna göre mesela kadın da erkek de evlilik birliğini temsil eder. Yani erkek karısını borçlandırabilir. Hâlbuki eskiden kadınının evlilik birliğini temsil etmesinin manası şuydu ki, evlilik birliğinin tüzel kişiliği olmadığından kadın evlilik birliğinin ortak ve sürekli ihtiyaçları için alış veriş yaparsa bunlardan koca sorumlu olurdu. Şimdi erkek de sürekli ve ortak ihtiyaçlar için veresiye alışveriş yaparsa karısına borç yükleyebilir. Bu da büyük bir reform gibi takdim edildi. Kadına yüklenmemesi gereken görevler yüklendi. Bunları hukukçularla birlikte sosyologların da oturup düşünmesi gerekir.
Yeni medeni kanun şiddetin önlenmesi için özel bir kanun çıkardı, ama bu kadın cinayetlerini artırdı. Batı bunları kasten yapmaya çalışmıyor belki, ama yanlış bir yola sapmış durumdalar. Bizim de sınırımıza dayandı.
Bunları yazmaktan, söylemekten çekinmemek gerek. Batılın karşısında susmamak lazım. Avrupa öyle yanlış yöne düştü ki… Hatırlıyorum, Hollanda’da ilk defa eşcinsel birlikteliklere evliliğe benzer sonuçlar tanındığı zaman ilk başta buna alışılamamıştı. Ama şimdi şu hale geldik. Geçenlerde Twitter’da gördüm. Lüksemburg başkanı bir erkekle evliliğini ilan etti. Hristiyan Avrupa’da böyle bir şeyin görülmesine imkân yoktu. Şimdi ne hale geldiğini görüyoruz. Bizde de keler deliğine başını sokmak için uğraşanlar var. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Öyle zaman gelecek ki, Müslümanlar olmayanlar başlarını eğer keler deliğine sokup girerlerse, yani şuur altlarındaki yanlış şeytani vesveselere kapılırlarsa, siz de onların arkasından girmeye uğraşacaksınız.”
Onun için Yusuf-u Zehra’yı bekliyorum.
Türkiye’de İslami düşüncenin seyrini nasıl görüyorsunuz? Özellikle son 10-15 yılda İslamcılık nasıl bir noktada?
Türkiye’de doğru bir İslami cereyan yok. İnsanı dehşete düşüren düşünceler ‘İslami düşünceler’ diye genellikle kabul ediliyor. Bazıları ‘Hz. Yezid’ diyecek kadar sapmış durumdalar. Hâlbuki Osmanlı devrinde bazı akıl hastaları veya cahil kişilerde ancak rastlanırdı bu. Yoksa Sultan Hamid ve çevresi ehli beyte bağlı samimi Müslümanlardı. İttihat ve Terakki riya devrinden sonra bir darbe vurdu topluma. Bu darbeler arka arkaya devam etti. Cumhuriyet devrinde dini eğitim yasaklandı. Eski din uleması vefat edince yahut emekli olunca, Türkiye’de yasak olduğu için en yakına, Suriye’ye giderek dar kafalı Işid’cilerin atalarından ders alanlar döndüler Türkiye’ye. Eskiden tarikat demek aynı zamanda ehli beyt sevgisi demek iken, şimdi ‘Muaviye de ehli beyttendir’ denilerek her şey tepe taklak edildi. Şimdi Suudi Arabistan etkisiyle bu gidiş epey kötü.
İslam’ın hedefi başkalarının malını gasp etmek, karısını kızını cariye yapmak değildir. İnsanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet olmaktır. Biz bu ödevi yerine getirmedik. Işid İslam’ı temsil ediyor Avrupa’da ve biz de buna engel olamıyoruz.
