Ekonomist Richard Wolff ve Michael Hudson, ABD’nin İran’a yönelik askeri müdahalesini, imparatorluğun düşüşünü yavaşlatmaya çalışan çaresiz bir jeopolitik hamle olarak değerlendirdi.
Küresel güç merkezlerinde yankılanan İran merkezli kriz, Amerikan dış politikasının “inşa edilmiş kurgular” üzerine kurulu olduğunu ifade eden uzmanlarca masaya yatırıldı.
Dialogue Works programında bir araya gelen ekonomist Michael Hudson ve Richard Wolff, Washington’ın İran’a yönelik mevcut askeri harekatının, 2003’te Irak’a yapılan müdahale ile yapısal benzerlikler taşıdığını söyledi.
Michael Hudson, sürecin başlangıcındaki iddiaların -Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu yalanı gibi- bugün İran’ın atom bombası ürettiği iddiasıyla aynı olduğunu belirtti.
Hudson’a göre, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in hızlı bir savaşa girmesinin arkasında, Umman’ın arabuluculuğunda gerçekleşen müzakerelerin başarısızlığı değil, tam tersi, anlaşmaya varılmasının yarattığı “tehdit” yer alıyor.
Hudson, durumu şöyle aktardı:
“Umman Dışişleri Bakanı, İran’ın savaşmaktan kaçınmak için ABD’nin taleplerini karşılayan eşi benzeri görülmemiş bir anlaşmaya razı olduğunu açıklamıştı. İran, uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sınırlandırmayı ve mevcut stoklarını seyreltmeyi kabul ediyordu. Ancak Washington ve Tel Aviv, bu gerçeğin gün yüzüne çıkmasından dehşete düştü. Çünkü eğer bu anlaşma resmiyet kazansaydı, Trump’ın İran’ın nükleer silah peşinde olduğuna dair tüm söylemleri bir kurgudan ibaret kalacaktı. Dolayısıyla, bu gerçek açığa çıkmadan önce harekete geçmeleri gerekiyordu.”
Hudson’ın altını çizdiği üzere, harekatın temel motivasyonu nükleer silahların önlenmesi değil, bizzat Donald Trump’ın ifade ettiği üzere “rejim değişikliği” idi. “ABD, 1979 devrimi öncesindeki Şah dönemindeki gibi, kendisine biat edecek bir yapı istiyor” ifadesini kullanan Hudson, meselenin merkezinde petrolün dolar ile fiyatlandırılması ve bu gelirlerin Amerikan finans sistemine aktarılması zorunluluğunun yattığını kaydetti.
“İsrail, ABD’nin Ortadoğu’daki uçak gemisi gibi hareket ediyor”
Richard Wolff ve Michael Hudson, Ortadoğu’daki çatışmaların sadece bölgesel bir gerilim olmadığını, küresel finansal sistemin Amerikan dolarına bağımlılığını koruma stratejisinin bir parçası olduğunu vurguladı. Hudson, 1974’te Suudi Arabistan ve diğer OPEC ülkeleriyle yapılan anlaşmaya işaret ederek, bu anlaşmanın ABD dış politikasının temel taşı olduğunu ifade etti:
“OPEC ülkelerine, petrolü istedikleri fiyattan satabilecekleri ancak bunu mutlaka dolar ile fiyatlandırmaları ve elde ettikleri gelirleri ABD hazine tahvilleri ile banka mevduatlarında tutmaları gerektiği söylendi. ABD’nin bugün Venezuela’ya, Rusya’ya veya İran’a savaş açmasının nedeni, bu ülkelerin petrolü dolar dışında bir para birimiyle, örneğin Çin Yuanı ile satma iradesi göstermesidir.”
Wolff, İsrail’in bu denklemdeki yerini “yerleşik sömürgecilik” kavramıyla açıkladı. Wolff’a göre İsrail, diğer insanların yaşadığı topraklara yerleşerek ekonomik ve jeopolitik avantaj sağlamaya çalışıyor ve bu süreçte yerel nüfusu etkisizleştiriyor. Wolff, İsrail’in tarihsel pozisyonunu şu sözlerle tanımladı:
“ABD, İsrail’i finanse ediyor, silahlandırıyor ve koruyor; buna karşılık İsrail, ABD’nin askeri kolu olarak işlev görüyor. Ortadoğu’nun, kolonyal geçmişinden kurtulmaya çalışan her türlü bağımsızlaşma çabasını bastırmak İsrail’in görevidir. İsrail, ABD’nin Ortadoğu’daki uçak gemisi gibi hareket ediyor. Ancak 1950’lerdeki Musaddık döneminde yapılan müdahale bugün mümkün değil; dünya değişti.”
“İmparatorluğun çöküşünü yavaşlatmaya çalışan çaresiz bir proje”
Richard Wolff, Amerikan ekonomisinin iç dinamiklerine ve savunma bütçesine dair çarpıcı veriler paylaştı. Mevcut bütçenin 900 milyar dolar seviyesinde olduğunu hatırlatan Wolff, Trump yönetiminin bu rakamı 1,5 trilyon dolara çıkarma planının, ülkenin borçluluk oranının GSYH’nin yüzde 120’sini aştığı bir dönemde gerçekleştiğine dikkat çekti.
Wolff, “Hangi akılla, zaten dünyanın en büyük askeri gücü olan bir ülke, askeri harcamalarını bir yıl içinde üçte iki oranında artırmak ister? Ve bunu, hiçbir borçlanma imkanı kalmamışken nasıl yapacak?” sorusunu yönelterek ekledi:
“Bütçeyi artırmak için sosyal programlarda kesintiye gitmek zorunda kalacaklar. Bu, Elon Musk’ın önerdiği ‘DOGE’ benzeri aşırı kesintilerin veya sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilmesi gibi projelerin kapıda olduğunu gösteriyor. Bu sürdürülebilir değil. ABD, askeri gücünü artırarak imparatorluğun düşüşünü yavaşlatabileceğini sanıyor, ancak Vietnam, Afganistan ve Irak deneyimleri, bu tür hamlelerin nasıl sonuçlandığını gösteriyor.”
“Hırsızlar arasında bir hesaplaşma yaşanacak”
Görüşmenin finalinde iki uzman, savaşın muhtemel sonuçlarına dair karamsar bir tablo çizdi. Wolff, ABD ve İsrail arasındaki ilişkinin kaçınılmaz olarak bozulacağını öngördü. “Bir gün, çalınan minareye kılıf uydurma vakti gelecek” diyen Wolff, Amerikan tarafının başarısızlık için İsraillileri, İsraillilerin ise Amerikalıları suçlayacağı bir “hırsızlar arası hesaplaşma” döneminin başlayacağını belirtti.
Hudson ise, Avrupa’nın bu süreçteki tutumunun önemine vurgu yaptı. İspanya Başbakanı’nın, İspanya topraklarındaki askeri üslerin İran’a karşı kullanılmayacağına dair açıklamasını hatırlatan Hudson, bu durumun NATO içinde bile çatlaklar oluştuğunun kanıtı olduğunu söyledi.
Hudson, “Dünya artık Amerika’nın sunduğu dolar merkezli sisteme mecbur değil. Çin, Rusya ve İran gibi ülkeler, Avrupa ve küresel güney için bir çekim merkezi haline geliyor. ABD’nin elinde ise artık sadece ‘terör’ kaldı; Ukrayna’da Ruslara karşı, Ortadoğu’da İran’a karşı, Çin Denizi’nde Tayvan’ı silahlandırarak yaratılan terör. Ancak bu, imparatorluğun kurtuluşu değil, sonunu hızlandıran bir süreç” sözleriyle analizini sonlandırdı.
Uzmanlar, Amerika’nın bu “tarihsel olarak modası geçmiş” stratejilerinin, hem kendi toplumsal sözleşmesini tehdit ettiğini hem de küresel ekonomiyi büyük bir belirsizliğe sürüklediğini ifade etti.
harici
