Zarif’in Metnini Bir Amerikalı mı Yazdı?

İran’ın eski Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, kısa süre önce Foreign Affairs dergisinde bir makale yayımladı. Ancak bu makalenin içeriği öyle bir şekilde kaleme alınmış ki, yazarın ismi kaldırıldığında metnin bir İranlıya mı yoksa bir Amerikalıya mı ait olduğu kolaylıkla ayırt edilemiyor.

Zarif makalesinin bir bölümünde şu ifadeleri kullanıyor:
“İran, üstünlüğünü savaşın sürdürülmesi için değil, zafer ilan etmek ve çatışmayı sona erdirecek, yeni bir savaşı önleyecek bir anlaşmaya ulaşmak için kullanmalıdır.”

Zarif, ABD’nin geçmişte anlaşmaları ihlal ettiğini ve İran kamuoyunda müzakere tekliflerine güvenin zayıf olduğunu kabul etmesine rağmen, yine de ABD ile yeni bir anlaşmaya varılabileceğini savunuyor. Bu çerçevede İran’ın yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programına sınırlamalar getirmesi, Hürmüz Boğazı’nı açması ve Washington ile bir tür karşılıklı saldırmazlık anlaşması yapması öneriliyor.

Bu yaklaşım, “her ne pahasına olursa olsun müzakere” anlayışının yeniden üretilmesi ve somut tavizler karşılığında belirsiz vaatlere razı olunması anlamına geliyor. Asıl tartışma da tam bu noktada başlıyor.

Sorun sadece bu önerilerin geçmiş deneyimlere benzemesi değil; asıl mesele, o deneyimlerin hâlâ çözüme kavuşmamış olmasıdır. İran daha önce de yükümlülüklerinin açık, ölçülebilir ve anlık olduğu; buna karşılık diğer tarafın yükümlülüklerinin yorumlara, siyasi iradeye ve geri dönüş ihtimallerine bağlı olduğu anlaşmalara girdi.

Sonuç açıktı: Taahhütler ile garantiler arasındaki denge bozulduğunda, anlaşmalar bir güvenlik kalkanı olmaktan çıkıp bir zafiyet noktasına dönüştü. Bu nedenle aynı yaklaşım farklı ifadelerle yeniden sunulduğunda, kamuoyu bunu bir çözüm değil, daha önce denenmiş ve riskli bir yola dönüş olarak görmektedir.

Bu açıdan bakıldığında, Zarif’in makalesi bir kriz çıkış planından çok, geçmişteki dengesiz modelin yeniden önerilmesi gibi durmaktadır. Zarif mevcut fırsatın değerlendirilmesi gerektiğini savunsa da bu kez ABD’nin neden farklı davranacağını açıklamamaktadır. Washington’daki karar alma mekanizması değişmiş midir? Herhangi bir anlaşmanın, başkan değiştiğinde kolayca ihlal edilmeyeceğine dair bir garanti var mıdır?

Öte yandan Zarif, bu makalesinde daha önce de görülen bir şekilde “saha” ile “diplomasi”yi karşı karşıya getirmektedir. Ona göre savaşın sürmesi yalnızca yıpranma ve daha fazla zarara yol açacaktır; bu nedenle bir anlaşmayla yeni bir savaşın önüne geçilmelidir.

Ancak bu yaklaşım, İran’ın siyasi bağlamında caydırıcılık ve direniş anlayışının zayıflatılması olarak yorumlanmaktadır. Yıllardır baskı, tehdit ve yaptırımlarla yaşayan bir toplum, geri adım izlenimi veren söylemlere karşı hassastır. Çünkü deneyim, bugünkü tavizin yarın daha büyük taleplere yol açabileceğini göstermiştir.

Dolayısıyla mesele yalnızca makalenin içeriği değil, aynı zamanda siyasi etkisidir: şüphe üretmek, ikili karşıtlıklar oluşturmak ve “onurlu çözümün” ancak tavizle mümkün olduğu algısını yerleştirmek.

Zarif’in makalesiyle eş zamanlı olarak, eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin mesajı da yayımlandı. Bu mesaj farklı bir dil kullanmasına rağmen, istemeden de olsa Zarif’in yaklaşımıyla birlikte değerlendirildiğinde benzer bir çerçeve oluşturuyor.

Ruhani mesajında direniş, ülkenin korunması, reform ihtiyacı ve savaşın onurlu şekilde sona erdirilmesi gibi konulara değiniyor. Ancak bu ifadeler somut bir plana dönüşmediği sürece, dengeli bir söylemden öteye geçemiyor. Hangi reformlar? Hangi araçlarla onurlu bir son? Ve en önemlisi, bu söylem toplumsal güveni artırıyor mu, yoksa belirsizlik mi üretiyor?

Toplum artık genel ve yuvarlak ifadelerden yorulmuş durumda. İnsanlar her görüşün güvenlik, ekonomi, caydırıcılık ve ülkenin geleceğiyle nasıl bir ilişkisi olduğunu açıkça görmek istiyor. Somut çözüme ulaşmayan ifadeler kısa sürede sorunun bir parçası haline gelebiliyor.

Daha da önemlisi, her iki metin de İran’ın asıl meselesini doğru yerinden ele almıyor. İran’ın sorunu yalnızca “anlaşma” değildir. Asıl sorun, karşı tarafın her defasında baskı yoluyla daha fazla taviz kopardığı, ancak kendi yükümlülüklerini yerine getirmediği döngünün tekrar etmesidir.

Eğer bu döngüyü kıracak bir anlaşma varsa, elbette tartışılmalıdır. Ancak daha baştan garantilerin, taahhütlerin ve ihlal durumunda uygulanacak yaptırımların net olmadığı bir anlaşma neden çözüm olarak görülmelidir? Garantisiz barış, yalnızca geçici bir sakinliktir ve dış politikada bu tür geçici sakinlikler çoğu zaman daha ağır bir krizin habercisi olabilir.

Bu nedenle Zarif’in makalesine ve Ruhani’nin mesajına yöneltilen eleştiriler, temelde garantisiz güvene, dengesiz tavizlere ve yüzeyde olumlu görünen ancak derinliği sınırlı söylemlere yöneliktir.

Son olarak, şu değerlendirme yapılmaktadır: Halihazırda yürütme içinde görev almayan bu isimlerin, toplumu daha fazla tedirgin etmemek adına daha temkinli davranmaları ve sürecin kendi doğal seyrinde ilerlemesine izin vermeleri gerektiği ifade edilmektedir.

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın