“Zevzeklik” yapanlar meğer çok haklıymış!

İran, 28 Şubat gününden itibaren Amerika ve İsrail’in yoğun saldırısı altındadır.

İsrail, kiralık katil gibi tek tek, üst düzey İran’ın yöneticilerini öldürürken, Amerika’da ortada belli bir stratejik planı olmadan, para karşılığında çalışan bir paramiliter güç gibi İran’ın tüm alt yapısını vurmaya çalışıyor.

Öncellikle 28 Şubat gününden itibaren yaşananlara “savaş” demek son derece yanıltıcı olur, zira Amerika ve İsrail resmi olarak İran’a savaş açmadı, İran’da Amerika veya İsrail’e savaş ilan etmedi.

Amerika ve İsrail, ortada tehdit olmadan saldırıyor, İran ise doğal olarak meşru müdafaa hakkını kullanıyor.

Basın bu saldırılara “savaş” kelimesini sürekli kullanarak ortada olmayan ancak böyle bir saldırı gerçekleşmesi için olması gereken bir tehdit algısını oluşturmaya çalışıyor… yani hibrit savaşın psikolojik manipülasyon ayağını oluşturmaya çalışıyorlar.

İran ise kendisine yapılan çok yönlü saldırılara karşı asimetrik cevaplar vererek asker başarı elde ediyor.

Bir yandan tamamen yerli ve çok daha ucuz ürettiği İHA’larıyla, füzeleriyle Amerikan uçaklarına havada, denizde de gemilerine olağanüstü hasar verirken, coğrafik avantajlarını kullanarak saldırıya uğradığı günden itibaren

Hürmüz Boğazını kapatarak Amerika’ya ekonomi baskı oluşturdu.

Hürmüz Boğazı dünyanın en kritik boğazlarından birisidir.

Dünya petrol tüketimin %20’si, küresel deniz yoluyla yapılan petrol ticaretin %25-30’u ve küresel LNG ticaretin de yaklaşık %20’si bu boğazdan geçiyor.

Küresel ticaretin değeri ise yaklaşık %10’u Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleşen akışlara bağlıdır. Taşınan enerjiye bakıldığını ise hayatı önem taşıyor çünkü gerçek anlamda alternatif rota bulunmuyor.

Saldırıların nerdeyse birinci ayına yaklaşırken, boğazın giriş ve çıkışları kapatarak İran, Amerika ve İsrail’in en “zengin ve sadık”

Körfez müttefiklerine ekonomik zarar vererek bu saldırıların hangi koşullarda biteceğine dair çok önemli koz eline geçmesini sağladı.

Bu saldırıları başlatmış olan İsrail ve Amerika olmuş olabilir ancak istediği koşullarda sonlandıracak olan İran’dır.

Bu kozun eline geçmesinin en büyük sebebi ise Hürmüz Boğazı elinde olmasından kaynaklanıyor.

Türkiye’nin de elinde Hürmüz Boğazı kadar olağanüstü güçlü ve stratejik boğazları vardır.

Boğazlarımız sadece Türkiye için değil, küresel ticaret için son derece kritik geçiş noktalarıdır.

Karadeniz ülkeleri için tek deniz erişimdir. Bu geçit olmadan deniz yoluyla küresel pazarlara ulaşılmaları imkânsızdır.

Tahıl, petrol ve hammaddeler için önemli güzergâh olmakla birlikte önemli denizleri ve ticaret yollarını birbirine bağlar.

Karadeniz’i, Marmara Denizi, Akdeniz’i bağlanma imkânı oluşturarak Avrupa, Asya ve ötesi arasında kesintisiz bir ticaret koridorun parçası olmasını sağlar.

Türkiye’nin tamamen kontrolünde olan Boğazlar aynı zamanda bize olağanüstü stratejik üstünlük imkânı da sağlamaktadır.

Boğazlarımız sadece alternatif güzergâhı olmayan bir darboğaz değildir, aynı zamanda gıda ve enerji ihracatının kontrolünü bizim elimizde kalmasını sağlar, bu da tüm bölge üzerinden Türkiye’ye olağanüstü stratejik güç veriyor.

Boğazdan yılda 40,000 gemi geçiyor, bu da her gün 110 gemi demektir.

Bu gemiler yılda yaklaşık 15 milyon ton yani yaklaşık günde 40 bin ton tahıl, 2-3 milyon varil petrol ve petrol ürünleri taşınması anlamına gelir.

Günlük olarak yaklaşık 350 milyon dolar değerinde “hayati” denilecek ürünlerin ticareti sadece Boğazdan geçer. Bu da yılda ortalama 3 milyar dolar demektir.

Türkiye, olası bir saldırıda meşru müdafaası adı altında bu geçidi kapattığı taktirde anında küresel gıda ve petrol krizini tetiklemiş olur.

Böyle bir kritik ve stratejik güce sahibiz.

Dolayısıyla, bugün görüyoruz ki 20 Temmuz, 1936 yılından imzalanan Montrö Sözleşmesi, Türkiye için olağanüstü diplomatik bir zaferidir.

Bu sözleşme sayesinde birinci dünya savaşından sonra Türkiye’nin egemenliğini ve güvenliğini sınırlayan boğazları üzerinde kaybettiği kontrolünü tamamen geri alması sonucunda bugün İran’ın Hürmüz Boğazı veya Mısır’ın Süveyş Kanalı üzerinden elinde tuttuğu gücü Türklerin de Boğazları üzerinden tutuyor.

Montrö Anlaşması sayesinde Türkiye, NATO ve Rusya arasında denge politikasını yürütecek tek ülke olma avantajını koruyor.

Stratejik kontrol sahibi olduğundan bölgesel çatışmalarının seyrini etkileyecek güçtedir, ki bunu 2022 yılında Ukrayna savaşında, boğazları savaş gemilerine kapatarak savaşın daha fazla yükselmesine ve bize sıçramasına engel olundu.

Boğazlar bize küresel ticaretin seyrini koruma pozisyonu sağlarken, askeri erişim konusunda da kontrolü tamamen elimize tutma imkânı tanıyor.

Montrö Sözleşmesi, görüyoruz ki 90 yıl sonra hiç olmadığı kadar Türkiye’nin ihtiyacı olan güçlü bir jeopolitik kaldıraç görevini sağlıyor.

İşte bu sebepten ötürü bugün İran, elindeki jeopolitik silahı olan Hürmüz Boğazı’nı kullanarak elde ettiği askeri üstünlüğü izlediğimiz günlerde

4 Nisan 2021 tarihinde 103 emekli amiralimizin ortak yayınladıkları “Montrö Bildirisini” hatırlayıp, tekrar değerlendirmemize büyük fayda olacaktır.

Ancak bu sefer bu bildiriyi hamasetten uzak, ucuz siyasi malzeme olarak değil, meşru müdafaanın “olmazsa olmazı” olarak okuyup doğru anlamamız gerekiyor.

Bu bildirideki mesajı çok netti.

Amaçları siyaset yapmak değil veya Meral Akşener’in ortaya attığı “darbe çağrısını andıran” bir girişim paylaşmak da kesinlikle değildi.

Hayatlarını vatanımızı korumaya adamış olan bir birinden değerli tecrübeli Amirallerimiz “Montrö Sözleşmesi’nin tartışma konusu yapılmasına/masaya gelmesine neden olabilecek her türlü söylem ve eylemden kaçınılması gerektiği kanaatindeyiz” sözleri bugün ne kadar yerinde olduğunu görüyoruz.

İran’ın elinde Hürmüz Boğaz kozu olmasaydı, Amerika veya İsrail bu kadar baskı altında tutulabilir miydi?

İran, Amerika ve İsrail’in müttefikleri üzerinden asimetrik baskı oluşturabilir miydi? Ona yapılan saldırılara karşı kısa süre içinde üstünlük elde edebilir miydi?

O yüzden konu meşru müdafaa söz konusu olunca askeri formasyonu olmayan, popülist, asılsız yaklaşımlar halkın işin ciddiyetini anlamasına engel olduğunu bir kez daha görmüş olduk.

Böylece İran’nın uğradığı saldırılara karşı Hürmüz Boğazı üzerinden uyguladığı jeopolitik manevra esasında kısa süre içinde bizlere kendi Boğazlarımız üzerinden kimlerin “zevzeklik” yaptığını göstermiş oldu.

yeniçağ

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın