Trump’ın Petrol Oyunu Karşısında Çin Ve Rusya’nın Tepkisi Ne? İran’ın Gölgede Ama Belirleyici Rolü

Amerika Birleşik Devletleri, binlerce asker konuşlandırarak Venezuela’yı fiilen demir bir kuşatma altına almış durumda. Çin ve Rusya art arda Venezuela’ya sözlü destek açıklamaları yaparken, ABD bu tutumlara aldırmaksızın fiilî adımlar atmış, hatta Çin’in Hong Kong bölgesine ait bir petrol tankerine el koymuştur. Tam da bu süreçte Rusya, Venezuela’daki vatandaşlarını tahliye etmeye başlamıştır. Bu gelişmeler, Venezuela krizinin en tehlikeli aşamasına mı girdiğini gösteriyor? Çin ve Rusya ittifakı bile artık ABD’yi dizginleyemiyor mu?

Çin’in önde gelen uluslararası ilişkiler uzmanlarından biri olan ve Fudan Üniversitesi’nde çağdaş Çin tarihi profesörü olarak görev yapan Şie Şiaorong, son analizinde Latin Amerika’daki artan gerilimlere ve bunun küresel düzen üzerindeki stratejik sonuçlarına dikkat çekti.

20 Aralık tarihinde ABD ordusu, Centuries adlı petrol tankerine zorla el koydu. Panama bayrağı taşıyan bu geminin sahibi, Çin’in Hong Kong bölgesinde kayıtlı bir şirketti ve gemi 1,8 milyon varil Venezuela ağır petrolü taşıyordu. Bu petrolün nihai varış noktası, Çin’in Guangdong eyaletindeki Cieyang şehriydi.

Daha da dikkat çekici olan nokta ise şudur, bu tanker ABD’nin hiçbir yaptırım listesinde yer almıyordu ve taşıma sözleşmesi tamamen yasal ve şeffaftı. Buna rağmen ABD ordusu, hiçbir makul gerekçe sunmaksızın doğrudan gemiye el koydu ve resmi bir bahane üretme zahmetine bile girmedi.

ABD medyasının ifadesiyle bu adım, Trump’ın sergilediği bir “güç gösterisinden” başka bir şey değildir ve Venezuela ve Çin’e aynı anda gözdağı vermeyi amaçlayan bir hamledir.

Ancak bana göre ABD’nin hedefi bunun çok ötesindedir. Bu 1,8 milyon varil petrolün arkasında, doların küresel hâkimiyetini sarsabilecek bir stratejik iş birliği modeli yatmaktadır ve bu, Çin yuanı üzerinden tasfiye edilen “petrol karşılığı kredi” modelidir.

Bu yıl Venezuela’nın petrol ihracatının yüzde 85’inden fazlası Çin’e bu mekanizma üzerinden gerçekleştirilmiş ve bu işlemlerin yüzde 60’ından fazlası yuan ile ödenmiştir.

Bu sıradan bir ticaret değildir, aksine Çin’in Latin Amerika’da yuanı uluslararasılaştırma stratejisinin bir “örnek projesidir”. Bu model, dünyanın en stratejik ürünü olan petrolün, Çin’in kilit ortakları arasında yavaş yavaş Amerikan dolarından uzaklaştığını açıkça göstermektedir.

ABD ordusunun el koyduğu Centuries petrol tankeri, yuan temelli bu petrol tedarik zincirinin tam merkezindeki halkalardan biriydi. Bu tankerin durdurulması, fiilen Çin’in enerji güvenliğine ve finansal nüfuzunun ön cephelerinden birine yönelik doğrudan bir saldırı anlamına gelmektedir.

Daha da kötüsü, ABD tarafı bilinçli bir medya manipülasyonu yaratarak, bu tankerin varış noktasının Malezya olduğunu iddia etti. Görünürde bu iddia, petrol yüküne “hukuki” biçimde el koymanın ve onu ABD’nin stratejik petrol rezervlerine aktarmanın zeminini hazırlamak için ortaya atıldı.

Bu bağlamda Trump, bu olayı bir test olarak kullanmak istemektedir:

Bu test de şudur: Acaba Çin, yurtdışındaki ekonomik çıkarlarını savunmak için ne kadar ileri gidebilir? Pekin’in kırmızı çizgileri nerededir? Çin, doğrudan askeri çatışma riski karşısında geri adım atar mı?

Tam da bu kritik aşamada, Avrupalı istihbarat kaynakları çarpıcı bir haberi ortaya çıkardı: Rus diplomatik kurumları, iç değerlendirmelerinde Venezuela’daki durumu son derece vahim olarak nitelendirmiş ve başkent Karakas’taki Rus diplomatların ailelerinin tahliyesine başlanmıştır.

Görgü tanıklarının aktardığına göre, diplomatik plakalı ondan fazla araç Rusya Büyükelçiliği önünde durarak insanları almış ve bölgeden ayrılmıştır. Moskova ise yalnızca muğlak bir açıklama yaparak “diplomatların tahliye edilmediğini” söylemiş, ancak ailelerin çıkarılması konusunda fiilen sessiz kalmıştır.

Bu durum kesinlikle sıradan değildir. Diplomat ailelerinin tahliyesi, olası bir çatışma öncesinde alınan en standart önlemlerden biridir. Bu adım, sahadaki diplomatik ve hatta askeri kadroların en kötü senaryolarda daha serbest ve hızlı hareket edebilmesini sağlamak amacıyla atılır.

Bu da Venezuela krizinin en tehlikeli evresine girdiğini ve Rusya’nın yalnızca sembolik destekle yetinmeyip sert bir karşılaşma senaryosuna hazırlandığını göstermektedir.

Bu çerçevede Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, yakın zamanda Venezuela’daki mevkidaşıyla acil bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiş ve sert bir dille ABD’nin eylemlerini uluslararası deniz taşımacılığına yönelik bir tehdit olarak nitelemiş ve tam destek sözü vermiştir.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ise Pekin’in tek taraflılığa ve zorbalığa karşı olduğunu ve ülkelerin egemenliklerini savunma hakkını desteklediğini vurgulamıştır.

Her iki açıklama da hem içerik hem de ton açısından açık ve nettir.

Buna rağmen Trump yönetimi bu uyarıları adeta duymamış gibidir, ABD savaş gemileri kuşatmayı sürdürmekte ve tanker el koymaları kesintisiz devam etmektedir.

İşte burada şu temel soru ortaya çıkmaktadır: ABD neden bu kadar pervasız davranıyor? Çin ve Rusya’nın ortak tepkisinden gerçekten korkmuyor mu?

Cevap, daha derinlerde aranmalıdır. ABD, “gri alan savaşı” olarak adlandırılabilecek bir strateji izlemektedir ve bu tür bir savaşta ne resmi savaş ilanı vardır ne de doğrudan askeri saldırı. Böylece Washington, Venezuela’ya doğrudan müdahalenin yüksek askeri risklerinden ve uluslararası hukukun ağır baskılarından kaçınmaktadır.

Bunun yerine ABD’nin stratejisi, saldırı olmadan kuşatma üzerine kuruludur: Psikolojik savaş, ekonomik boğma ve petrol tankerlerine yönelik hedefli el koymalar ki bu, “dakik bir yağma” olarak nitelendirilebilir.

Bu yöntem düşük maliyetli, esnek ve son derece etkilidir, çünkü doğrudan Maduro hükümetinin ekonomik can damarını hedef almakta ve aynı zamanda diğer büyük güçlerin tepki sınırlarını test etmektedir.

Çin ve Rusya’nın çıkmazı da tam olarak buradan kaynaklanmaktadır. Mevcut uluslararası sistem kuralları çerçevesinde, açık denizlerde “muhtemel yaptırım ihlali” bahanesiyle korsanlığa varan eylemler gerçekleştiren hegemon bir güce karşı doğrudan askeri müdahalenin hukuki zemini yoktur, oysa böyle bir adımın riski son derece yüksektir.

Pekin ve Moskova’nın başlıca araçları sert diplomatik açıklamalar ve Birleşmiş Milletler çerçevesinde yürütülen girişimlerdir. Ancak bu süreç zaman alıcıdır ve Maduro yönetiminin en fazla yoksun olduğu şey de tam olarak zamandır.

ABD’nin stratejisi, bu “zaman boşluğundan” ve “hukuki gri alanlardan” yararlanarak resmi savaş ilanı olmaksızın kademeli bir boğma ve tecrit süreci yürütmektir.

Çin ve Rusya küresel denge hesapları nedeniyle doğrudan müdahalede bulunamazken, Maduro beklenmedik bir koz elde etmiştir; yani İran.

Venezuela, İran ile acil istişarelere başlamıştır. Her iki ülke de ABD yaptırımlarının daimi hedefidir, her ikisi de devasa petrol rezervlerine sahiptir ve her ikisi de ABD ile mücadele iradesine sahiptir.

İran, savunma sanayisinde nispeten daha olgun bir yapıya ve asimetrik savaş konusunda geniş bir tecrübeye sahiptir. İnsansız hava araçları, füze teknolojileri ve siber savaş kabiliyetleri, bunların tümü Venezuela için hayati bir destek anlamına gelebilir.

Her ne kadar Körfez’den Karayipler’e, ABD’nin yoğun gözetimi altında askeri ekipman taşımak son derece zor olsa da, jeopolitik dünyada her zaman “sorunlardan daha fazla çözüm” vardır. Üçüncü taraflar, parçalı sevkiyatlar ve doğrudan ekipman yerine teknoloji transferi gibi seçenekler göz ardı edilemez.

Eğer ABD karşıtı ada yani İran ile Amerika’nın arka bahçesi olan Venezuela arasında gerçek ve operasyonel bir bağ kurulursa, bu sinerji stratejik açıdan ABD’yi çift cepheli bir baskı altına sokabilir, bu baskının hem sembolik hem de pratik etkileri, bilinen tahminlerin çok ötesinde olacaktır.

Daha da önemlisi, Venezuela’nın kararlı direnişi Latin Amerika genelinde sessiz bir ortak dalga yaratmaktadır. Trump yönetiminin yeni Monroe Doktrini’ni kaba ve açık biçimde uygulaması, bölgedeki birçok ülkeyi varoluşsal bir tehdit algısıyla karşı karşıya bırakmıştır.

Bu ülkeler şimdilik Maduro’ya açık destek vermeye cesaret edemeyebilir, ancak iç hoşnutsuzluğun derinleşmesi ve ABD hegemonyasına yönelik nefretin artması, gelecekte etkisini gösterecek güçlü bir yeraltı akımına dönüşecektir.

“Haklı olanın yardımcısı çoktur; haktan sapanın ise yoldaşı az.” ABD her gemiye el koyduğunda ve her askeri güç gösterisinde bulunduğunda, aslında kalan yumuşak gücünü ve ahlaki itibarını aşındırmakta, daha fazla ülkeyi şüpheye, sorgulamaya ve mesafe koymaya itmektedir.

Ve şimdi baştaki soruya geri dönelim: Çin ve Rusya gerçekten ABD’yi dizginleyemiyor mu?

Cevap şudur: Dizginleyebilirler, ama tamamen değil.

Çin ve Rusya, Birleşmiş Milletler’de ABD’ye meşruiyet kazandırma yollarını tıkamış durumdadır; ancak Washington’un “gri alanlardaki” zorbalığını henüz tamamen engelleyememektedirler. Yine de bu ABD’nin kazandığı anlamına gelmez. Venezuela krizi hâlâ derinleşmektedir; Maduro direnmeye devam etmektedir; Çin ve Rusya diplomasi sahasında pazarlık yürütmektedir, İran perde arkasında rol oynamaktadır ve asıl gösteri henüz sona ermemiştir.

Tahririehnews’den tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın