Toplum Sözleşmesi Adı Altında İnsanları Köleleştirme Projesi

Toplum sözleşmesi teorisyenleri, fikir ve düşüncelerini bireylerin “doğa durumu” varsayımı üzerine inşa etmişlerdir. Bu varsayıma göre doğa durumunda, yani devletsiz bir ortamda, her insan bireyi diğerleriyle eşit konumdadır; bireyler arasında üstünlük ya da tabiiyet ilişkisi bulunmaz. Bu çerçevede her bireyin varlığı başkası için değil, yalnızca kendisi içindir iddia edilmektedir.

Bireyin varlığı kendisine ait olduğundan, kendi varlığını korumak ve sürdürmek amacıyla gerçekleştirdiği her eylem etik kabul edilir. Ne var ki bu doğa durumu, birey açısından ciddi tehlikeler barındırır. Doğa durumunun birey için bir tehdit hâline dönüşmemesi adına, bireyin rızasıyla, birincil haklarını koruyabilmek için bazı ikincil haklarından vazgeçmesi gerektiği ileri sürülür. Böylece bireyin, doğa durumundan çıkarak bir gücün-yani devletin-himayesine girmesi zorunlu hâle gelir. Başka bir ifadeyle, bireyin özgür iradesiyle kendisini bir otoriteye teslim etmesi gerektiği savunulur.

Burada hayati öneme sahip olan husus şudur: Bireyin kendisini teslim edeceği güç, doğa durumunun temel ilkesini- “bireyin varlığının kendisi için olduğu” ilkesini- korumalı; bireyi başkasına ait bir varlığa dönüştürmemelidir. İtaat edilen güç, kendi varlığını sürdürmek adına bireyleri feda etmemelidir.

Bu anlayış, dünyada tek bir gücün varlığını zorunlu kılar. Zira birden fazla güç ortaya çıktığında, bu güçlerin her biri adeta birer “doğa durumu aktörü”ne dönüşür ve birbirleri için potansiyel tehdit hâline gelir. Böyle bir durumda güçler de tıpkı bireyler gibi, bazı haklarından vazgeçerek daha üstün bir gücün otoritesi altına girmek zorunda kalırlar.

Dolayısıyla teorisyenlerin (Thomas Hobbes, John Locke, Jean-Jacques Rousseau) yaklaşımına göre bireyler, doğalarından kaynaklanan temel haklarını koruyabilmek için ulus devlete; ulus devletler ise aynı gerekçeyle küresel bir devlete itaat etmek zorundadır. Hatta bu küresel güç zulüm dahi etse, ona itaat edilmesi gerektiği ileri sürülür. Oysa zulme rıza göstermek, köleliğe rıza göstermekten başka bir anlam taşımaz.

Eğer ulus devletlerin (ister site devletleri ister padişahlıklar olsun; kısacası beşerin kendi düşüncesiyle tasarladığı her türlü yönetim biçiminin) küresel bir devlete teslim olmasının zorunlu olmadığı savunulursa, bu durumda ulus devletler arasında çıkar çatışmaları kaçınılmaz hâle gelir. Bu çatışmalar savaşa dönüştüğünde ise itaat edenler, itaat edilenler adına, doğa durumlarından kaynaklanan varlıklarını feda etmek zorunda kalırlar. Böylece bireylerin temel haklarını korumak amacıyla kurulan gücü elinde bulunduran yöneticiler (devlet), kendi varlığını sürdürebilmek için bireylerini feda etmiş olur. Bu durum ise köleliğin ulaştığı en ileri aşamayı ifade eder. Bir düşünce sistemi, temel aldığı ilkeye bağlı kalamıyorsa o düşünce sisteminin sahiplerinin sadakatinde doğal olarak şüpheler oluşur.   İslam anlayışında her insanın varlığı kendisi içindir. İnsanın bu ilkeyi muhafaza edebilmesi ise, itaat etmesi gereken gücün Yaratıcıyı temsil eden ve Yaratıcıdan gelen bilgiye sahip olan kimse olmasıyla mümkündür. Yaratıcının tayin ettiği kimseye bütün bireylerin itaat etmesi, varlık âleminde yalnızca Yaratıcının iradesinin hâkim olması anlamına gelir. Zira Yaratıcının tayin ettiğine itaat, gerçekte Yaratıcının bizzat kendisine itaattir. Yaratıcının iradesinin hâkim olmasıyla varlık âleminde adalet tecelli eder; her birey madde âleminde ecel-i müsemmâsını yaşayarak hakkını alır ve hayatını tamamlar. Ölümden sonra ise dünyada Yaratıcının iradesine uydukları için ahirette de Yaratıcının iradesinin bir tezahürü olarak varlıklarını sorunsuz biçimde sürdürürler. Zira ahirette insanın bu dünyada işlemiş olduğu amellerin tamamı amel defterine yansıtılır. Amel defterine yansıyan bu fiiller, insanın dünya hayatında itaat ettiği yöneticilerin irade ve taleplerinin bir yansımasıdır. Eğer insan bu dünyada Yaratıcıyı temsil eden birine itaat etmişse, Yaratıcının iradesi onun amellerine; amelleri de kıyamet gününde önüne konulacak kitaba yansıyacaktır. Bu nedenle sağ tarafından kendisine verilen kitap, Yaratıcının iradesinin bir tezahürü niteliğindedir. Zât-ı Bârî Teâlâ’nın iradesi, ister dünya hayatında ister ahirette olsun, adaletin bizzat kendisidir. Buna karşılık, dünyada bu hakikati idrak edemeyerek Yaratıcının tayin etmediği kimselere itaat edenler “kör” olarak nitelendirilmiş ve onların amellerine dönüşmüş irade/istekler, Yaratıcı tarafından tayin edilmemiş kimselerin iradesi/istekleridir ve dolayısıyla kendilerine hiçbir fayda sağlamaz. Bu sebeple ahirette de kör olarak vasıflandırılmışlardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün, her insan topluluğunu kendi imamlarıyla (önderleriyle) çağırırız. Kime kitabı sağından verilirse, işte onlar kitaplarını sevinçle okurlar ve kendilerine kıl payı kadar bile zulmedilmez. Kim bu dünyada kör ise, ahirette de kördür; hatta yol bakımından daha da sapıktır.” (İsrâ 17/71-72)

Ancak insanlardan bir kısmı bu ilahî iradeye karşı çıkar; ilahî iradenin dışında beşerî iradelerin şekillenmesine imkân tanıyan teorisyenler, yani mütrefler ve tağutlar ortaya çıkar. Bunlar, varlık âleminde zulüm, fesat ve günahsız insanların kanı dökülmesine kaynaklık eden düşünce ve dinî anlayışların oluşmasını sağlayarak ilahî iradeyi temsil edenlerle mücadeleye girişirler. Bu mücadelede, ilahî iradeyi temsil edenlerin safında yer alarak öldürülen kimseler ise şehit olarak nitelendirilir. Dolayısıyla bu kimseler, varlık âleminde zulüm ve fesadı ortadan kaldıracak ve adaleti tesis edecek olan ilahî iradeye itaat uğrunda öldürüldüklerinden, her ne kadar dünya hayatında yaşamlarını kaybetmiş olsalar da kendilerini başkası uğruna feda etmiş, kölelik durumuna düşmüş bireyler değildirler. Zira onlar, hak ettikleri mükâfata ahirette Yaratıcı tarafından kavuşturulacaklardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler; Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar. Allah’ın kendilerine lütfundan verdikleriyle sevinç içindedirler; arkalarından henüz kendilerine katılmamış olanlara da hiçbir korku olmayacağı ve onların mahzun olmayacakları müjdesini verirler.” (Âl-i İmrân, 3/169–170).

Bu sebepledir ki İslam dininde iman, her bireyin rızasıyla, kendisi gibi bir beşere değil; Yaratıcısı olan Zât-ı Bârî Teâlâ’nın iradesini hâkim kılmak üzere Yaratıcıyla yaptığı bir sözleşmedir. Birey, bu sözleşme ile yalnızca kendisi için var olur; artık başka hiçbir irade için değil, sadece Yaratıcının iradesi doğrultusunda hareket eder. Bu sözleşme çerçevesinde gerçekleştirdiği eylemlerle de hak ettiğinin tamamını alır. Bu ilahî iradenin hâkimiyeti için harcadığı mal da boşa gitmez, bu uğurda öldürülmesi hâlinde canı da boşa gitmiş sayılmaz. Zira harcadıklarının ve feda ettiklerinin karşılığı cennettir. Nitekim Zât-ı Bârî Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında onlara cenneti vermek üzere satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah’ın üzerine aldığı hak bir vaattir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösteren kim vardır? Öyleyse O’nunla yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin. İşte bu, büyük kurtuluştur.” (Tevbe, 9/111)

Sonuç olarak, İslam dininde iki husus son derece önemlidir ve değeri ölçülemez ilkeler olarak kabul edilir: Birincisi, kanun koyan Yaratıcı, kanunları kendi menfaati için değil, yarattığı varlıkların menfaati için koyar; işte bu, saf ilahi dinin öz anlamını yansıtır. İkincisi, kendini feda eden birey, başkası için değil, yalnızca kendisi için kendini feda eder.

Bu iki ilke, İslam dini dışında hiçbir anlayış veya düşünce sisteminde bulunmaz. İslam bağlamında şekillenen çeşitli yorumlar arasında da bu iki ilkeyi sağlayabilecek anlayış, imamet anlayışını benimseyen yaklaşımdır. İmamet dışında kalan tüm dinî yaklaşımlar ise, toplum sözleşmesi teorisyenlerinin ortaya koyduğu çerçeveye benzer bir zeminde oluşmuştur. Bu nedenle, imamet anlayışı dışındaki hiçbir dinî yaklaşım, özünde insanın özgürlüğünü kazandırma, dünyada fesadın ve zulmün önünü keserek adaleti tesis etme ve nihai olarak ahirette “büyük kurtuluş” olarak nitelendirilen saadeti sağlama potansiyeline sahip değildir.

Başkasına ait tespit ve fikirleri kendi görüşüymüş gibi sunarak insanlar nezdinde mevki kazanmaya çalışan; dünyevi arzularını tatmin etmek için insanlık adına insanlığı, ulus adına milleti, ırk adına mensup olduğu topluluğu, Allah adına ise tahrif edilmiş sahte dini anlayışlarla dindar olanları kullanan ve böylece insanları ebedi saadetten mahrum bırakan önderlerden (başkalarını etkilemeye çalışan bireylerden) daha zalim ve fasit bir kimse olamaz. Bu tür önderlerle övünen bir milletten daha bilgiden yoksun bir topluluk tasavvur etmek de mümkün değildir. Öte yandan, insanlığın, milletin ve mensup olduğu toplumun aklını güçlendirerek hakikati anlamalarına yardımcı olmaya, onları kandırılmaktan koruyarak mensup olduğu topluluğu doğru yönlendirip onlarla birlikte insanlığa ebedi saadeti kazandırmaya çalışan önderlerden (yön vermeye çalışan bireylerden) daha adil ve ıslahçı bir kimse olamaz. Bu önderlerle övünüp onlara destek olan bir topluluktan daha akıllı ve dirayetli bir topluluk tasavvur etmek de mümkün değildir. Öte yandan, böyle önderlerle övünmeyip onlara gerekli desteği vermeyen bir milletten daha nankör bir topluluk da olamaz.

Dr. Murat Aydoğdu

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın