ABD’nin kaçırdığı Venezuela lideri hakkında düzenlenen iddianamenin uzun bir öyküsü var. Öykünün detayları da ilginç, çünkü konu yalnızca Maduro veya Venezuela’yla ilgili değil.
Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores, 3 Ocak Cumartesi günü ABD’nin onlarca kişiyi öldürdüğü haydutça saldırısıyla Karakas’tan New York’a kaçırıldı.
Maduro ve—saldırı sırasında ağır yaralandığı ve kaburgaları kırıldığı ortaya çıkan—eşi, burada bir gözetim merkezindeler.
5 Ocak Pazartesi iki esir, mahkeme önüne çıkarıldılar. Bu ilk duruşma, esasen, “şüphelilere” suçu kabul edip etmediklerini sormak ve iddianameyi okumak için düzenleniyor. Maduro ve Flores, iddianameyi ilk kez bu duruşma sırasında gördüler. “Şimdi elime geçti” dedi Maduro, “kendim okumayı tercih ederim” diyerek mahkemede okunmasından imtina etti.
İşte 25 sayfalık o iddianame, yaşananların nasıl bir haydutluk olduğunun açık kanıtlarından biri.
Fakat, ötesi de var. İddianame yakından incelendiğinde, tamamen çarpıtma suçlamalarla dünya genelinde sola yönelik ağır bir saldırıya girişildiği görülüyor. Chávez’e, Kolombiya’daki gerilla hareketlerine, hatta Türkiye’den TKP’nin de gözlemci olarak katıldığı São Paulo Forumu’na karşı…
Bir de, iddianamenin Türkiye’de ele alınışında bir çarpıklık var. Tipik bir “bizim kitle Türkiye’yle ilgili kısmıyla ilgilenir” refleksi, iddianame ve hatta sürecin kendisiyle hiç ilgisi olmayan, ama daha fenası, siyaseten tamamen yanlış şekilde bir konuyu gündeme getiriyor.
Şimdi adım adım gidelim ve olguyu kavramaya çalışalım.
Yıllar sonra işe yarayacak çamur: ‘Güneşler Karteli’
1990’lı yıllarda Venezuela, ABD petrol şirketlerinin çekip çevirdiği petrol üretiminin bizzat ABD’yi ve bir avuç Venezuelalı burjuvayı zengin ettiği, halkın büyük kısmının altında beton zemin dahi olmayan teneke barakalarda yaşadığı, dünyanın en büyük petrol rezervi üzerinde oturan ve dünyanın en eşitsiz ülkelerinden biriydi.
Piyasa ve para, her yerde yolsuzluk üretir. O zamanlar da yolsuzluk vardı, özellikle de Soğuk Savaş döneminde ABD’yle yakın ilişki kurarak siyasi etkisini de artırmış olan ordudaki generaller arasında. Sınır ve nakliyat yollarının kontrolünü elinde tutan kimi generaller, uyuşturucu ticaretinden büyük paralar kazanıyordu.
Halk arasında bunlara “Cártel de los Soles” deniyordu, “Güneşler Karteli”. Generallerin apoletlerindeki güneşten geliyordu isim. Ama bu esasında bir deyimdi, “cukkacı generaller” gibi, “avantacılar taburu” gibi bir genellemeydi.
Nitekim, onlarca yıldır Latin Amerika’daki uyuşturucu kartellerine dair sayısız operasyon, gözaltı, tutuklama yapıldı, binlerce iddianame, rapor ve kitap yazıldı, hiçbirinde Güneşler Karteli diye bir kartele rastlanmadı.
Çünkü, yoktu böyle bir kartel. Bir deyişti sadece.
Peki ne oldu?
Venezuela’nın iliğini kemiğini Amerikalılarla birlikte sömüren ve ekseriyeti Avrupalı beyaz kökenli ailelerden gelen egemen sınıfın çarkına çomak sokmaya kararlı bir devrimci, oyunu bozdu.
Hugo Chávez, askerdi. Yerliydi. Dobralığıyla, mertliğiyle, dürüstlüğüyle örnekti. Çok seviliyordu. 1992’de iki defa darbeye girişti, yenildi. Hapse düştü, vazgeçmedi. Çıktı, siyasete atıldı, 1998’de başkanlık seçimlerini kazandı.
Emperyalistlerin burnu koku almakta mahirdir. Chávez’in kendilerine tehdit olduğunu fark ettiler. Erkenden önlem almak istediler. 1999’da ABD’de, sanki gerçek bir örgütmüş gibi “Güneşler Karteli”nden söz edilmeye başlandı.
Zaten 2001’deki 11 Eylül saldırıları öncesinde ABD’nin temel doktrini, “uyuşturucuya karşı savaş”tı, Latin Amerika’da her tarafa uyuşturucu bahanesiyle dalıyorlardı. Bir nevi refleksti, bir antiemperyalist figürü peşinen uyuşturucuyla ilişkilendirmek.
Haksızlar mı? 21 yıl sonra işlerine yaradı o çamur…
2020 yılında, Trump’ın ilk ABD başkanlığı döneminde, Chávez’in halefi Maduro’ya karşı bir iddianame hazırlandı. İddianame, mantık olarak bizim Ergenekon iddianamesine benziyordu: “Güneşler Karteli” diye bir örgüt vardı, Venezuela devletini, ordusunu, kurumlarını ele geçirmişti. Bunların amacı ABD’ye uyuşturucu sokarak “ABD’yle savaşmak”, bu arada iktidarı ellerinde tutup uyuşturucu ticaretinden paraları cukkalamaktı.
FARC’la barış görüşmelerine sabotaj
Peki, gerçekten ne vardı iddianamede?
Şüphelilerden başlayalım. Hepi topu altı şüpheli vardı. En başta Nicolás Maduro. Sonra, Venezuela’nın mevcut İçişleri Bakanı, tüm Bolivarcı mücadelenin en önemli isimlerinden Diosdado Cabello. Venezuela ordusunun eski askeri istihbarat şefi olan ve 2018’den itibaren Chávezci iktidara sırt çevirip muhalefeti desteklemeye başlayan Hugo Carvajal. Venezuelalı emekli general Clíver Alcalá.
Ve iki kritik isim: Luciano Marín Arango ve Seuxis Paucis Hernández Solarte. Tüm kamuoyunun bildiği örgüt isimleriyle, Iván Márquez ve Jesús Santrich. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’nin, FARC’ın liderleri.
Niye bu iki isim kritik? Çünkü 2020’deki ilk iddianame de tamamen siyasiydi ve hedefine yalnızca Venezuela’daki iktidarı değil, genel olarak sosyalist hareketi oturtuyordu. FARC, 2010-2011’de Kolombiya devletiyle bir barış süreci için görüşmelere başlamıştı. 2012’de süreç kamuoyuna duyuruldu. 2012-2016 arasında devletle FARC, Havana’da resmi müzakere süreci yürüttüler. Garantör ülkeler Küba ve Norveç’ti. Venezuela ve Şili de görüşmelere refakat ediyordu. 2015’te Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos ve FARC lideri Timochenko el sıkıştılar. 2016’da anlaşma imzalandı.
Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos ve FARC lideri Timochenko’nun Havana’da el sıkıştığı an. Ortada, Küba Devrimi’nin liderlerinden Raúl Castro.
Tarihi bir olaydı. Santos’a bu süreçten dolayı Nobel Barış Ödülü bile verildi. Zaten Norveç de işin içindeydi…
Sonra, ABD ve Kolombiya’daki sağ güçlerin provokasyonu geldi. Barış anlaşması referanduma götürüldü, yüzde 50,2 oranla, kıl payı “hayır” çıktı. Anlaşma yeniden müzakere edildi, revize edildi, tekrar uzlaşıldı. 2017’de FARC silah bıraktı. Binlerce silah teslim edildi, eritildi, o metallerle barış anıtları dikildi.
Fakat 2018’de Kolombiya seçimlerini Iván Duque isimli sağcı lider kazandı ve FARC’a karşı saldırı hepten yoğunlaştı. Suikastler, tutuklamalar… Anlaşma çöpe atılıyor, ABD destekli sağcılar, devrimci hareketin üzerine gidiyordu.
Ağustos 2019’da Iván Márquez ve Jesús Santrich, yani ilk iddianamede şüpheli listesine eklenen FARC liderleri, hükümetin anlaşmaya uymaması nedeniyle yeniden silahlanma çağrısı yaptı. “İkinci Marquetalia” adıyla teşkilatlanıp yeniden dağlara çıktılar.
Yeniden silahlanma çağrısı Ağustos’ta demiştik… Ama Ağustos ayına gelene kadar FARC liderlerine karşı ağır bir kampanya yürütülüyordu zaten.
Temmuz 2019’da, yani bir ay önce, Latin Amerika ve dünya solunu bir araya getiren São Paulo Forumu, Karakas’ta toplandı. Türkiye’den TKP’nin delegeleri de başından beri gözlemci olarak parçası oldukları zirve kapsamında Venezuela’daydı.
Temmuz 2019’da Venezuela’nın başkenti Karakas’ta toplanan São Paulo Forumu sırasında düzenlenen yürüyüş.
Maduro, burada yaptığı konuşmada ABD’nin suçlu ilan ettiği iki FARC liderine sahip çıkan bir konuşma yaptı:
Iván Márquez ve Jesús Santrich’in buraya geleceğiyle ilgili bir skandal yaratmak istediler… Iván Márquez ve Jesús Santrich, ne zaman gelmek isterlerse Venezuela’ya ve São Paulo Forumu’na gelebilirler, hoş gelirler. Onlar barışın iki lideridir.
İşte 2020’de hazırlanan ilk iddianame, Maduro’nun bu konuşmasını, “Güneşler Karteli”nin FARC’la birlikte uyuşturucu kaçakçılığını sürdürmek için Venezuela devletinin diplomatik gücünü kullanma çabası olarak suç saydı.
Bir taşla çok kuş vuruluyordu. 2018’de Venezuela’da seçimler olmuş, Chávezciler kazanmış, Maduro yeniden başkanlık koltuğuna oturmuş, ABD ve Avrupa ülkeleri sonuçları tanımayıp ülkede bile kalamayan mağlup muhalif Juán Guaidó’yu kendi kendilerine “meşru Venezuela devlet başkanı” ilan etmişti.
Böylece iddianame hem Venezuela’daki iktidarı, hem Kolombiya’daki devrimci FARC’ı hem de genel olarak Latin Amerika solunu, bir büyük suç şebekesinin parçası ilan etmeyi hedefliyordu.
Somut suç iddiaları neler?
İddianamede somut pek az şey vardı, hele bir devlet başkanına karşı yazılmasının gerektireceği ciddiyet düşünülürse… Güneşler Karteli’ni bizzat Chávez’in kurduğu ima ediliyordu. FARC, “dünyanın en büyük kokain üreticisi” ilan ediliyordu. 1999’da FARC, operasyonunu Venezuela’ya taşımak için görüşmeler yaptı deniliyor, kanıt sunulmuyordu. FARC uyuşturucuyu Venezuela limanları ve havalimanlarından ABD’ye gönderiyor, Maduro ve diğerlerine de pay veriyor deniliyor, kanıt sunulmuyordu.
İronik olan, kendi günahlarını bile iddianamede “suç kanıtı” olarak sundular. ABD, 2002’de Chávez’e karşı darbe örgütlemiş, darbeciler Chávez’i rehin alıp bir adaya kaçırmış, milyonlarca yoksul gecekondu mahallelerinden inip başkanlık sarayını kuşatınca darbe püskürtülmüş ve Chávez geri getirilmişti. Sonrasında ABD ülkedeki casusluk faaliyetlerini daha da yoğunlaştırdı.
Bu casusluk için Büyükelçilik’ten sonra en çok kullanılan kılıf, ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi’ydi (DEA). Teşkilat, uyuşturucuyla mücadelede işbirliği kapsamında Venezuela’da ajanlara sahipti. Chávez, 2005 yılında siyasi olarak ülkeye karşı casusluk faaliyetlerinden dolayı DEA’yı ülkeden kovdu.
İddianame, 2005’te alınan bu kararın da Venezuela’daki iktidarın uyuşturucu ticaretini gizlemek amacıyla alındığını öne sürüyor!/sol
