Mekke İttifakı ve Yemen-Suud savaşı konusunda TBMM’ne gelen tezkere bizi 2003 yılı 1 Mart tezkeresine götürmektedir. Hatırlanacağı üzere o günlerde Irak’ın Türkiye üzerinden merkez Mardin olmak üzere 1.000 km’lik coğrafi daire içinde Irak’ın işgali amacıyla 65 bin Amerikan askeri Akdeniz açıklaırnda bekliyordu. Tezkerenin geçeceğinden o kadar emindiler ki Amerikalılar, Mardin’de toprak kiralamaya başlamışlardı bile.
Hamdolsun, geniş çaplı sivil ve kararlı bir gayret ve şuurla tezkere Meclis’ten geçmedi, büyük bir badireyi atlattık, vebal ve cürüm altına girmekten kurtulduk.
Bugün benzer bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz. Yine Amerika’nın ve İsrail’in bölge üzerindeki jeo politik ve jeo stratejik tahakküm kurma planları doğrultusunda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’dan oluşan Mekke İttifakı kurulmuş bulunuyor, yakında Mısır’ın ve Suriye’nin de İttifak’a dahil olması ihtimal dışı değil.
Bütün bu olup bitenlerin bir anlamı var. Anlamı sahada cereyan eden somut gerçeklerden çıkarmak mümkün:
İki senedir Amerika ve İsrail’in, İran’a saldırmasıyla başlayan savaşta taraflar şöyle konumlanmış bulunuyorlar:
Bir cephede İran, Filistin, Lübnan’da Hizbullah ve Yemen’de Ensarullah, diğer tarafta Amerika, İsrail, Suudi Arabistan ve diğer Körfez monarşileri.
Olup bitenin adını doğru koyalım: Bu bir din savaşıdır!
Amerika, “dini bir savaş” yürüttüğünü kendisi açıklıyor, George Bush da Irak’ı işgal ettiğinde, bunun bir ‘Haçlı savaşı’ olduğunu söylemişti, şimdi de saldırılardan önce Trump’ı rahipler kutsamaktadır, birkaç gün önce onu bir kere daha kutsadılar. İsrail Başbakanı Netanyahu ise sıkça İran’a, Filistin’e, Lübnan’a ve Yemen’e düzenlediği saldırıları “Yeşu’nun kehaneti” olarak adlandırmaktadır.
Evet, gayet açık biçimde özünde emperyalizm, sömürgecilik ve dini motivasyon olan bu savaş bir din savaşıdır. Trump gayet fütursuzca Peygamberimizi tezyif edici demeçler veriyor, en üst düzeydeki yetkililer “Sünni-Şii farketmez” savaşın Müslümanlara diz çökertmek olduğunu açıklamaktan çekinmiyorlar.
Haçlı Amerika’nın ve Siyonist İsrail’in hedefi İslam dünyasını askeri, siyasi tahakküm altında tutmak, direnenleri yok etmek ve müslüman dünyanın yer altı veyerüstü kaynaklarını yağmalamaktır.
Lakin bugüne kadar Amerika ve İsrail, varolan devasa askeri, teknolojik ve mali güçleriyle İran’ı, Hamas’ı, Hizbullah’ı ve Ensarullah’ı dize getiremediler, tarihin en büyük sivil katliamına imza attılar; göz göre göre çocukları, bebekleri öldürdüler; camileri, hastanaleri, okulları, pazar yerlerini, meskenleri enkaza çevirdiler; mülteci çadırlarını bombaladılar, milyonlarca insanı açlığa mahkum ettiler ama sonuçta kendileri askeri ve ahlaki olarak utanç içinde rezil rüsvay duruma düştüler:
Halen cürümlerine devam ediyorlar; şimdilerde, Allah katında ve insanlık vicdanında ağır cürüm işleyenlerin daha şiddetli saldırılarda bulunacağı anlaşılıyor.
Suudiler ile Yemen Ensarullahı arasındaki savaş da bu cürümlerin bir parçasıdır. Yazık ki Araplar ve Kurucu İmamların (Ebu Hanife, İmam Şafii, Ahmed İbn Hanbel ve İmam Malik) ilmini ve fıkhını zalim, fasık ve facir iktidarlara meşruiyet aracına dönüştüren Kurumsal Sünniği bir payanda olarak kullanan sözüm ona Sünni ülkeler, gayet açık biçimde Amerika ve İsrail’in yanında saf tutumuş bulunuyorlar. Amerika ve İsrail’in yanında saf tutan Arapların ve sözde Sünni yönetimlerin –ki bunların Kurucu İmamların Sünniliğiyle alakaları yok-, beslemesi ulema, akadimseyen, aydın, yazar ve çizerler; dernekler, vakıflar, sözüm ona stk’lar; Gazze için periyodik hamaset yüklü gösterilerden başka bir şey yapmayan gerçek veya tüzel kişilikler bilerek veya bilmeyerek- Amerika ve İsrail’in suç ortaklarıdır.
Kaldı ki, bu savaşta mezhebin hiçbir önemi yoktur; savaş saldıran ile saldırıya uğrayan, işgalciler ile toprağı işgal edilen, zalimler ile mazlumlar, kısaca Müslümanlar ile Haçlılar-Siyanistler arasındadır.
Biz Türkiye’de yaşayan, İslami hassasiyeti olan dindarlar olarak ülkemizin bu küresel ve bölgesel suç çetesinin yanında yer almasını tasvip etmiyoruz; 2003 tezkeresinde olduğu gibi vicdan sahibi laik-seküler, Kemalist, solcu, sosyalist, milliyetçi, liberal çevreler de aynı hassasiyeti ve tepkiyi gösteriyorlar.
Gazze hergün biraz daha ölüme yaklaşır, Filistin ve Kudüs tamamen İsrail’in kontrolüne geçerken, İsrail’e bir çakıl taşı dahi atamayan yönetimlerin, ayaklarında terlikle savaşıp sefih, facir ve zalim, kibirli yönetimlere kök söktürürken, bizim haksızın yanında yer almamız İslami, vicdani ve insani olarak meşru ve ahlaki değildir, 90 milyon insana helal ve meşru çıkar sağlayan doğru siyaset de değildir.
Suudilere askeri, teknolojik ve lojistik destek sağlamak veya muharip asker göndermek büyük bir hatadır, sonu vebal, badire ve musibet getirir. Ayrıca “İttifak üyelerinden birine yapılan saldırı diğer üyelere de saldırı yapılmış kabul edelicek” maddesi, bizim Ensarullah’a karşı hasmane pozisyon almamızı gerektirmez, zira saldıran, Yemeni Gazze türü abluka altına alan 75 bini çocuk olmak üzere 400 bin insanın ölümüne sebep olan Ensarullah değil, Suudi Arabistan’dır.
Bize yakışan ve görev olarak düşen Filistin-Gazze, Hizbullah, Ensarullah ve İran safında yer almaktır.
Ortadaki somut gerçek bellidir: İslam aleminin harimine tecavüz edilmekte, itiraz eden herkesin başı ezilmek istenmektedir. Kur’an-ı Kerim’in gösterdiği yol açıktır:
“Ve (O mü’minler ki) haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır.” (42/Şura, 39)
“– Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler (müttefikler, ortaklar, dostlar) edinmeyin. Siz onlara sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah’a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış olur. 2- Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin inkâr etmenizi içten arzu etmişlerdir. 3- Ne yakın akrabalarınız ne çocuklarınız, kıyamet günü size bir yarar sağlar. (Allah) Sizin aranızı ayıracaktır. Allah yaptıklarınızı görendir.” (6//Mümtehine, 1-3)
O günün Mekke müşrikleri bugün Haçlı emperyelisteler, işgalci ve sömürgeci Siyonistlerdir.
“Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz? 3– Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında bir gazab (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti). 4– Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” (61/Saf, 2-4)
Kur’an-ı Kerim’in bu açık emirleri doğrultusunda eğer savaşın içinde aktif rol alacaksak, yapmamız gereken yegane şey, Amerika ve İsrail’e karşı yiğitçe savaşan kardeşlerimizin sagında yer almaak ve acilen Gazze’ye asker gönderip milyonlarca insanı bombalar altında ve aç-susuz bırkalırak ölüme mahkum olmaktan kurtarmaktır.
Ancak bu yönde tutum alacak gücümüz yoksa, yetkililerin dış bağlantıları buna el vermiyorsa, bu durumda hergün Filistin ve Gazze için retorik üretmeyi bırakalım; zalimlerin, saldırganların, fasık ve facirlerin safında yer almayalım; ağır bedeller ödeyenler için dua edelim; sığındıkları ve dost/veli edindikleri Amerika ve İsrail’in yanında durmayalım, hiç değilse cürme ortak olmayalım.
Hüsn- zanla şöyle düşünelim:
Belki hükümet, bilemediğimiz mecburiyetler altında bu yönde tutum almış olabilir, belki hükümet Mekke İttifakı’na, savaşa dahil olmaya karşı sivil tepkilerin, gösterilerin yapılmasını içten içe arzu ediyor, bekliyor da olabilir. Bu yanlış politikaya gösterilecek tepkiler, vicdani infialler belki hükümetin bu cendereden kurtulmasında elini güçlendirebilir, ona yardım olabilir.
Bu sırada sürekli 1.500 sene önceki olayları ısıtıp ısıtıp gündeme getiren, mezhepçileri, reel politik güzellemeler yapanları kaale almayalım; bunların bir bölümü şuuru bulanık gafiller, bir bölümü içimize sinmiş siyonist ajanlardır. Kesinlikle komplo teorisinden söz etmiyorum: Amerika ve siyonistlerin önemli elemanları maalesef mezhebi dinin önüne çıkarmış dernek, vakıf, tarikat ve cemaatlar içinde faaliyet göstermektedirler.
Bizim yerimiz Sünni-Şii, Zeydi, Selefi; Türk, Arap, Kürt, Fars, Çerkez, Boşnak, Siyahi, Peştun, Malay vd. İttihad-ı Anasır-ı İslam’dır.
1 Mart 2003 günlerini yaşıyoruz, bir kere daha ahlaki sorumluluğumuzu üstlenip bu yanlış, tehlikeli politikadan dönülmesi için hukuk-kanun çerçevesinde sivil tepkilerimizi dile getirelim, böylelikle en azından Din Günü’nde Mahkeme-i Kübra’ya çıkarken, Ahkamü’l Hakim’in huzurunda mücrim, hor ve hakir halde olmayalım.
Allah, doğru istikamet üzere olup, sabreden ve sebat gösterenlerle beraberdir.
HABERDURUŞ.COM
