7 Haziran seçimleri ardından nasıl bir tablo oluştu? Seçim süreci ve sandığa yansıması nasıl oldu? Siyasi partiler açısında halkın mesajı neydi? HDP’nin yükselişi ve Ak Partinin aldığı uyarı ne anlama geliyor? P5+1 görüşmeleri ve İran’a uygulanan ambargoların kaldırılması bölge ve dünya siyasetini nasıl etkileyecek? Bütün bu konuları Eğitim İlke-Sen yönetim kurulu üyesi, aktivist ve araştırmacı-yazar Ahmet Örs ile konuştuk.
S-Sizinle Türkiye ve Dünya gündemini konuşmak istiyoruz. İlk önce Türkiye’yi konuşalım. Malumunuz gündemin ilk sırası koalisyon görüşmeleri yer alıyor. Ancak koalisyon görüşmeleri, kurulması ihtimal hükümet ve hükümeti bekleyen işlere gelmeden evvel size seçim süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
C-Seçim sürecinde cumhurbaşkanının gerginliği artırıcı üslûbu öne çıktı. Adalet ve özgürlük kavgasını yükseltecek bir gerginlikten başkası toplumları ifsada sürükler. Bence seçim sürecinin en göze batan imajlarından biri buydu. Bir de HDP’nin yükselen ya da yükseltilen diyebileceğimiz grafiğinin seçim sürecinin en önemli gelişmesi olduğundan kuşku yok.
CHP gibi Kemalist söylemler doğrultusunda siyaset yapan partilerin bu siyaseti öne çıkarmayarak asgari ücret, yoksulluk gibi vurgular üzerinden ilerlemesi olumlu bir gelişme olsa da kapitalizmle, küresel sömürü düzeni ile hesaplaşma vaadine seçim sürecinde rastlayamadık. Dolayısıyla HDP gibi yeni aktörlerin parlatılması dışında dikkate değer herhangi bir orijinalliğin olduğu bir süreçten bahsedemiyoruz bu durumda.
S-Sandıklar açıldı ve HDP sürpriz yaptı, Ak Parti mecliste sandalye kaybetti. CHP ile MHP’de pek bir değişiklik yaşanmadı. Burada üzerinde durulması gereken iki parti var: Ak Parti ve HDP. Halkın bu iki partiye mesajı neydi?
C-Bu seçimde en belirleyici etkenin Kürt meselesi olduğu son derece açık, bu bence rahat bir şekilde görülebilecek bir hakikat. Çözüm Süreci kaygılarından dolayı bölünme endişesiyle AKP’den MHP’ye ciddi bir oy akışı olduğunu gördük. Kürt halkının önemli bir kısmı da özellikle Erdoğan’ın dilinde somutlaşan bir aşağılama söylemine muhatap kaldığı hissiyatıyla HDP’ye yöneldi. MHP’ye ve HDP’ye giden oyları topladığınızda neredeyse AKP’nin kaybettiği toplama ulaşabiliyoruz. Dindar/muhafazakâr AKP tabanı aynen yerinde kaldı. İlginç bir şekilde, yolsuzluk iddialarının da toplumun siyasi tercihlerini ciddi oranda etkilemediğini gördük. MHP ve HDP oylarındaki yükselişle AKP oylarındaki dindar/muhafazakâr kalıcılaşma bu seçimde kimlik siyasetinin bu ülkede ne kadar belirleyici olduğunu göstermiştir.
S-HDP sürpriz yaptı. Kürt hareketinin en önemli ve en etkili siyasi hareketi olarak ilk kez barajı aştı. Kürt oylarının yanı sıra farklı kesimlerin oyları da etkili oldu. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?
C-Az önce söylediğim gibi pekişen bir kimlik siyaseti gerçeği var. Kürt meselesi bu ülkede temel sorunlardan biri olarak duruyor. Dini kaygılar da öyle… Ancak HDP’nin bir -Öcalan ya da faklı iddialarda da dillendirildiği üzere başka çevrelerin de olabilir- proje olduğu gerçeğini ıskalamamak gerekir. PKK hareketinin küresel değerler ekseninde ıslah edilerek farklı siyasal çevreleri de bünyesine almak suretiyle yeni bir çekim noktası haline getirildiğini görüyoruz. Bu çekim noktası oldukça seküler mahiyettedir ve küresel hegemonya ile hesaplaşma iddiasında değildir. HDP’ye oy veren Kürt halkının önemli bir kısmı bana göre bu niyeti taşımıyor. Burada halkların tarihinde sıkça rastladığımız bir trajediye bir kez daha tanık olmaktayız. Bu, bence üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir durum.
AKP iktidarının yıkılmasına odaklanan kimi İslamcı, sol/sosyalist çevrelerin HDP etrafında kümelenmesi de, daha önce eşine pek rastlanılmamış bir örnek olarak çıktı karşımıza. Ben bu çevrelerin HDP’nin ifade ettiği o küresel anlamı yeterince tahlil etmediklerini düşünüyorum. Kürt halkının da icbar edildiği siyasetler üzerinden ilerlediğini de burada dile getirmiş olalım.
S-Özelikle Ak Partinin el ettiği sonuç çok önemliydi. Aldığı oy oranında pek bir düşüş yaşamadı, fakat tek başına iktidar olmak için yeterli vekil çıkaramadı. Seçimlerden sonra çokça yorumlar yapıldı, farklı farklı nedenlere bağlandı. Benim de dikkatimi iki neden çekti: Biri yolsuzluklar, diğeri ise Erdoğan faktörü. Sizin değerlendirmeniz nedir?
C-Önce AKP oylarının geçen genel seçime göre epeyce düştüğünü söyleyelim. AKP, sermayeden ve küresel hegemonyadan yana bir parti, ezilenlerin değil efendilerin yanında bir siyaset izledi. Yolsuzluk iddialarının ve zenginleşip şımarmanın tavan yaptığı bir iktidar tecrübesiyle duruyor bugün karşımızda. Ancak yukarıda da dile getirdiğim gibi Kemalist korkutmaya fazlasıyla muhatap olan dindar kitlenin çaresizce AKP’ye yönelmekte ısrarcı olduğunu gördük. Kürt halkının yaşadığı benzer trajedi burada dindar Anadolu halkı için de çıkıyor karşımıza. Düşünün onca yolsuzluk iddiaları seçim sonuçlarına yansımadı. Türkiye’de bundan sonra siyaset yapacak bütün İslamcı, sosyalist ya da laik çevreler bu gerçeği dikkate almak, bu sosyoloji üzerinden sahici okumalar yapmak zorundadır.
S-Ortaya çıkan tablo Ak Partiyi sarstı ve onu koalisyona mecbur bıraktı. MHP sandıkların açılmasıyla birlikte Ana muhalefette kalmayı tercih etti. HDP de benzer nitelikte açıklamalarda bulundu. Bir tek CHP kaldı… Siz nasıl bir sonuç bekliyorsunuz?
Ben yeni oluşan Meclis’in en Amerikancı meclislerden biri olduğuna inanıyorum. Antiemperyalist geçmişi olan İslamcı ve sosyalist isimlerin küresel güçlerle artık karşı karşıya gelmeyen HDP içinde erimesiyle birlikte Amerikancı siyasetin, NATO’cu politikaların iyice pekişeceğini düşünüyorum. Dolayısıyla MHP, CHP ya da AKP tartışmaları usulen belki ilgi çekebilir, esastan bakıldığında hakikat maalesef budur.
S-Erken seçim konusunda cumhurbaşkanı oldukça ısrarlı görünüyor. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir cumhurbaşkanı bu kadar hissedilir bir biçimde siyasete dâhil oldu, üstelik bir partinin genel başkanı gibi davranarak… Biraz da bu konuya değinmenizi rica edeceğim.
C-Cumhuriyet tarihinde siyasete doğrudan müdahale eden başka cumhurbaşkanları da var. Mustafa Kemal, İsmet İnönü gibi… Onları atlamayalım. Söyleşinin başında geçti aslında. Siyasete müdahale etmenin azı ya da fazlası olmaz bence. Yaptığınız şey nedir, ona bakmalı. Cumhurbaşkanı adaletten, özgürlükten yana ıslah edici bir dil kullandı mı, kullanmadı mı? Bence oraya bakmalı… Islah yerine, adalet yerine karmaşaya, haksızlığa sebebiyet verildiyse bu sonuna kadar eleştirilmeli. Bana göre cumhurbaşkanı fazlasıyla menfi bir pozisyonda ısrar eti. Bunun özellikle Kürt halkı tarafından net bir şekilde görüldüğüne hepimiz tanık olduk.
S-Hükümet kurulmazsa erken seçim kaçınılmaz olur. Böyle bir durumda nasıl bir sonuç ortaya çıkar?
C-Bu burjuva demokrasisinde ne yapsalar ıslah mümkün değildir. Türkiye, egemen emperyalist güçler tarafından teslim alınan bir ülkedir. Devrimci bir çıkış olmadıkça temel parametrelerde herhangi bir değişim mevzubahis olamaz. Şu anda küresel güçlerin dümen suyuna girmeyen bir parti mecliste olmadığına göre sadece aktörlerin değiştirileceği bir genel seçim hangi sahici ıslahat çalışmalarını yürütebilir?
S-Bütün bunların konuşulduğu bir dönemde “Çözüm Süreci” ister istemez gündeme geliyor. İki taraf da aba altında sopa gösteriyor. Sonuç şu olursa 90’lı yıllara geri gideriz, sonuç şu şekilde olursa “Barış” rafa kaldırılır gibi yorumlar yapılıyor. Siz ne diyorsunuz bu konuda?
C-Kürt meselesi neredeyse 1. Körfez Savaşından bu yana usul usul işlenerek bugünlere geldi ve bence tümüyle küresel güçlerin, sermaye sahiplerinin isteği doğrultusunda ilerleyip şekilleniyor. Güney Kürdistan’dan Rojava’ya, oradan Türkiye’ye kadar Kürdistan’ın bütün unsurları büyük bir proje doğrultusunda yeniden şekillendiriliyor. Meseleye günlük gelişmelerden yola çıkarsak hata ederiz. Kapitalist yayılma Barzani ile, ABD bombardımanı ile sınırları çizilen Rojava ile, Öcalan’nın Misak-ı Milli vurgularıyla dolu mektupları ve Çözüm Süreci yönlendirmeleri ile Kürdistan’ı biçimlendiriyor, geleceğini hazırlıyor. Yarın aktörler değişebilir, Erdoğan ve Öcalan bu süreçlerde yer almayabilir ama o küresel süreç işlemeye devam edecektir. Erdoğan’ın dahi bu süreci tam olarak anladığına inanmıyor. O çok meşhur üst akıl, başka türlü ilerliyor. Dönemsel çatışmalar olabilir, ateşkesler bitirilir, yeniden ilan edilir ama gergef ince ince işlenmeye devam eder.
S-Tek bir soruyla HDP-HÜDA PAR arasında yaşanan çatışmaları sormak istiyorum. Malumunuz üzere bölgede çetin bir durum var. İki parti arasında çatışmalar yaşanıyor, insanlar öldürülüyor ve Kürt halkı arasında ciddi bir ayrılık oluşuyor. İkiye bölünen Kürt halkı ateş hattında… İlginçtir ki devlet bu konuda gözle görülür bir önlem almıyor. Bu da ciddi bir tehdit oluşturuyor. Konuyla ilgili düşünceleriniz nedir?
C-Bizim ikiye bölünmekle ilgili tasavvurlarımıza operasyon yaptılar. Öncelikle bunu tashih etmeliyiz. Belki sorunun dışına çıkmış olacağım ama bu bence çok önemli. Biz tevhid-şirk, iman-küfür ikiliklerine iman ederiz ancak artık buradan bakmıyoruz meselelere maalesef. Bunu bir kenara not ettikten sonra soruya dönelim. PKK, Hüda-Par tabanından hazzetmiyor, bu açıkça görülen bir şey. Onu hem kendince işbirlikçi görüyor hem de hayat tarzından hoşlanmıyor. Dolayısıyla bu çatışmanın bitmesi zor. Bu öfke hâli sürdükçe, ortadoğuya ve Kürdistan’a dönük küresel müdahale devam ettikçe, Suriye ve Irak trajedileri kan akıttıkça bahsettiğiniz acılar maalesef katlanacak gibi görünüyor. Ben seküler bir küresel biçimlendirme operasyonu olarak öne çıkan HDP projesinin Hüda-Par çevresi aleyhine inşa olunacak bir geleceğin açık işareti olduğunu düşünüyorum.
S-Gelelim dış gündeme… Öncelikle Türkiye’nin dış politikası hakkında düşüncelerinizi almak istiyorum. Komşularla “sıfır sorun” diye söz edilen dış politikamızın geldiği durumu nasıl buluyorsunuz?
C-Türkiye’nin, üyesi olduğu NATO’ya rağmen, müttefiki olduğu Büyük Şeytan’a rağmen bağımsız dış politikası olamaz. Sıfır sorun emperyalist yayılmanın bir usulüydü, o olmayınca sürekli ve yaygın çatışmalılık hâli yeni usul olarak benimsendi. Türkiye her zaman bu projelerin koçbaşılığı görevini yerine getirdi maalesef. Bu projelere aykırı davranma temayülünde olanlar tasfiye edilir. Ancak sarsıcı bir devrim dış ya da iç politikayı kökünden değiştirebilir. Şu an yaşadığımız sadece şudur: Birtakım adamlar içeride kendilerine çok ciddi aktör süsü veriyorlar ancak düştükleri şey sefaletten başka bir şey değil. Bir de onlara umut bağlayan çevrelerin kullanışlı safiyetleri…
S-Türkiye’nin dış politikasında, (Arap dünyasındaki) Suudi Arabistan ve diğer körfez ülkelerinin etkisi var mı? Varsa başlıca sebepleri nelerdir?
C-Bu ülkelerle Türkiye arasında ilginç bağlar var, hem de bu kadrolar iktidar olmadıkları çok eski zamanlardan beri. Finansal, dini, mezhebi bağların küresel efendinin de onayıyla yürüdüğü herkesin malumu değil mi? Biz bunları Amerikan muhibliğinde, Suriye trajedisinde, NATO ve ABD üslerini konuşlandırma yarışında, emperyalist işbirlikçiliğinde görüyoruz. Etkiyi bu çerçevede aramak lazım diye düşünüyorum.
S-Bir Ramazanı geride bıraktık ve İslam dünyası olarak birlikte “Fıtrat Bayramı”nı yaşadık. Fakat yıllardır yaşadığımız acıları aralıksız halde yaşadık. Yine savaş, yine kan ve bitmek bilmeyen vahşet görüntüleri… Ramazan’a rağmen Suudi Arabistan ve müttefikleri Yemen halkını bombalamaya devam etti. Irak ve Suriye’de yine sivil halk hedef alındı. Sonuç: korkunç…
C-İslam ümmeti korkunç bir şiddet sarmalında… Ben bütün acılara rağmen İslam dünyasındaki bu acı tablonun, kaynayan kazanın yine de bir dirilik ve dinamizm potansiyelinden kaynaklandığına inanıyorum. İslam dünyasına dönük büyük bir saldırı var. Bu saldırı, batılı yaşam tarzına dönük en esaslı karşı koyuş imkânına, tüm yozlaşmışlığına rağmen İslam’da görüldüğü için yapılıyor. Ya ılımlı usullerle terbiye ya da fiili savaş ve çatışma hâliyle terbiye emperyalizmin İslam dünyasına reva gördüğü yöntemler… Yemen ya da Suriye trajedisi, Afganistan ya da Libya kaosu bu niyet ve müdahalenin görünürlülüklerinden başka bir şey değil.
S-Son olarak Bayram öncesinde hoş olmayan bir gelişme yaşandı. Bağcılar’da Caferilere ait bir camii ile ilgili bir durum yaşandı. Cemaatin ilçe Müftüsü ile bir görüşmeleri oldu. Cemaat, şikâyet ve taleplerini Müftüye arz ettiler. Cemaatin aldığı cevap ise, “İran’a gidin” oldu. Bir hak savunucusu olduğunuzdan dolayı bu soruyu size sormak istedim.
C-28 Şubat sürecinde dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “Başörtülüler Arabistan’a gitsin!” demişti. Şimdi müftü efendi de aynı 28 Şubatçı mantığın başak bir versiyonu akla sahip olmalı ki böyle yakışıksız, mezhepçi bir ifade kullanabiliyor. “Allah ıslah etsin” diyorum. Halkımız örgütlülük halini tahkim etmeli ve bu zihniyeti lanetleyerek mahkûm etmeli. Diyanet iş kolunda örgütlü sendikalar mutlaka müftüden hesap sormalıdır.
sabah7
