İran’ın verdiği karşılık, ABD ve İsrail’in hesabının tutmadığını gösterdi. İran, ABD’ye ve bölge ülkelerine savaşı yaymaya değil, maliyeti anlatmaya çalışıyor.
- Umman aracılığındaki müzakerelerin sonucunun önemi olmadığı görüldü. Umman Dışişleri Bakanı’nın İran’ın tüm zenginleştirilmiş uranyumu teslim etmeyi ve asla nükleer silah yapmamayı kabul ettiği minvalindeki, saldırının başlamasından saatler önce yaptığı açıklama, Trump’ın “İranlılar anlaşmayı reddetti, vurduk” argümanını boşa düşürdü. Esas olarak görünen, İsrail’de 12 Gün Savaşı’nın ardından yazılan hesap şuydu: İsrail, bölgede, özellikle Filistin-Gazze, Lübnan ve Suriye’de ortaya çıkan tablonun ve uluslararası dengenin, İran’ı güçten düşürmek için geçici bir pencere yarattığı sonucuna vardı. 12 Gün Savaşı ilk hamleydi, İran’ı içeriden karıştırma denemeleri ikinci hamleydi, son saldırı da üçüncüsü oldu.
- ABD, Cumartesi sabahı yapılan saldırının ardından ortaya çıkacak tabloya dair farklı bir kestirimde bulunmuş, Hamaney’in ve diğer üst düzey isimlerin öldürülmesinin ardından İran’ın sarsılacağı ve ya paralize olacağı ya da içeriden çökeceği bir noktaya savrulacağı olasılığını öngörmüştü. Nitekim, hem ABD hem İsrail’in savaşın ilk anında dile getirdiği “hedefler” o kadar maksimalistti ki, hedef bile değildi. Trump, nükleer bir yana, İran’ın tamamen silahsızlandırılmasından, bir diğer deyişle İran devletinin devlet olmaktan çıkarılmasından söz etti. Trump’ın söylediklerinden rahatlıkla caydığı ve bu tarzla konuştuğu bilinse de, ilk açıklamalar, saldırının sonucuna dair beklentinin de yüksekliğiyle paraleldi.
- Fakat İran’ın karşılığı, Batı’daki beklentileri doğrulamadı. 12 Gün Savaşı’nda İsrail’in ilk saldırısının ardından karşılık vermesi yaklaşık 14 buçuk saat sonra olmuştu. Bu kez İran, bir saat içinde karşı saldırı başlattı. Dahası, bu ilk ve erken tepkinin dahi, hangi hedeflere hangi silahlarla ve ne kapasitede saldırılacağı açısından önceden planlanmış olduğu görüldü. Sonradan anlaşıldığı üzere, bu refleks, dini lider Hamaney’in ilk saldırıda ölmüş olmasına, dolayısıyla daha en baştan itibaren bir numaralı ismin yokluğuna rağmen gösterildi. Bu açıdan özellikle Hamaney’in konutunda ve diğer kimi üst düzey isimlerin ölümünün engellenememiş olması soru işareti yaratsa da, özellikle ikinci ve üçüncü gün Batı medyasında yapılan yorumlar, İran’ın direncinin beklendiğinden yüksek çıktığına dair kanının yaygınlaştığını gösterdi.
- Öte yandan, İran’ın önceden ayrıntılı şekilde çalışıldığı anlaşılan karşılığının, kimi yorumcuların “Savaşı bölgeye yaymaya çalışıyorlar” iddiasının tam tersini amaçladığı söylenebilir. ABD üs ve kuvvetlerine ev sahipliği yapan bölge ülkelerine yapılan ilk saldırıların tamamı, doğrudan ABD hedeflerine yönelik oldu. İkinci günün sonunda ve özellikle üçüncü gün bu ilk saldırıları takip eden ve ilgili ülkelerin özellikle enerji altyapılarına yönelik saldırıların güç, kapsam ve ölçeğine bakıldığında, İran’ın bu altyapıları yok etmeye değil, mesaj vermeye çalıştığı sonucu çıkarılabilir. Yine Basra Körfezi’ne bakan (ve bazıları ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan, bazılarıysa İsrail’in enerji hattının parçası olan) limanlara yönelik sınırlı saldırılar, “Hürmüz Boğazı’nı kapatma” tehdidinden bağımsız bir olguyu, bölgedeki enerji ve ticaret akışının mutlak ihtiyaç duyduğu “istikrar” durumunun kırılganlığını hatırlatma amacı taşıyor gibi görünüyor. 12 Gün Savaşı, İsrail’in acı eşiğinin yüksekliğini bir kez daha gösterdi. İran, mevcut savaşın erken bitmesinin tek yolunun, ABD’nin bu yönde karar alması olduğunu hesaplamış görünüyor. Aynı hesaba göre bunun yolu ABD açısından işin maliyetinin, elde edilecek kazanımdan daha büyük olacağı fikri uyandırmaktan, ABD’ye ev sahipliği yapan bölge ülkelerinin de bu işten zararlı çıkacaklarını hissedip ABD’ye durma baskısı yapmalarından geçiyor.
- İran’ın amacının durumu bölgesel bir savaşa evriltmekten ziyade, tüm taraflara bu işin maliyetini açıkça göstermek, özellikle Körfez Arap ülkelerine “şimdiye kadar yapmamış olmam yapamayacağımdan değil, yapmamayı seçmemden, bunu ve sonuçlarını bilin” mesajı vermek olduğuna dair en açık göstergelerden biri, İran’ın “vekil güçleri” denilen bölgedeki müttefiklerinin ilk üç gün itibariyle çatışmaya büyük oranda girmemiş olması. Çatışmayı bölgeye yaymak noktasında İran’ın elindeki esas enstrüman, Lübnan, Irak, Yemen, Bahreyn gibi ülkelerde, sahada harekete geçirebileceği kuvvetler. Irak’ta ABD diplomatik binalarını kuşatan kalabalıkların, üzerlerine ateş açılmasına rağmen silahlı bir saldırıya geçmemiş olması, bu konuda Tahran’ın ilk aşamaya dair net bir kararı olduğunun emaresi olarak okunabilir.
- Körfez Arap ülkelerinin tepkileri de bu gözle okunduğunda, kimi yorumcuların algıladığı şekilde İran’a karşı savaşa girme isteklerinin artması, ortaya çıkan tablonun bitmesi isteklerinin artması olarak yorumlanabilir. Topraklarına füze atılması karşısında her devlet, sert bir kınamada bulunmak zorundadır elbette. Ancak ilk iki gün İran’ın bazı ülkelerde ABD hedefleri dışında bazı otellere, dolayısıyla “sivil hedeflere” nokta atışı füze saldırıları yapması karşısında rahatlıkla gösterilebilecek büyük tepkiden kaçınılmış olması, bir işaret sayılmalı. Anlaşıldığı kadarıyla ABD, bölgedeki onlarca üssünü, ofisini ve binasını ve 50 binden fazla asker-sivil personelini tümüyle koruyamayacağını öngördüğü için bunların bir kısmını otellere ve apartmanlara taşımış, bu istihbarata sahip olan İran nokta atışı saldırılar yapmış, durumu bilen “ev sahibi” ülkeler de mesajı almıştı. Bu bakımdan, “Dubai imajı” sarsılan Birleşik Arap Emirlikleri’nin ikinci günkü açıklamasında “bölge ülkelerinin topraklarının birer hesaplaşma alanı veya çatışmanın kapsamını genişletme sahnesi olarak kullanılmasını kesin bir dille reddettiğini” söylemesi, ABD’ye de mesaj niteliği taşıması açısından manidar sayılmalıdır. Şimdiye kadar “karşılık vereceğiz” ifadesi geçen tek açıklamayı Katar’ın, üçüncü gün, dünyanın en büyük LNG depolama tesisi olan Ras Laffan vurulduktan sonra yapmış olması, İran’ın neyin can acıtacağına ve maliyetinin büyük olacağına dair düşüncesini teyit niteliğindedir. Nitekim, özellikle Suudi Arabistan’dan kimi yorumcuların “ABD bizi korumuyor” çıkışları, özetlediğimiz tartışmanın gerçekliğini ortaya koymaktadır.
- Körfez ülkeleri konusunda iki husus da akılda tutulmalıdır: Birincisi, şu an konu İran saldırıları olsa da, İsrail’in Katar topraklarına yaptığı saldırı ve bunun ardından ABD’nin “güvenlik şemsiyesi” olarak güvenilirliğinin tartışılması hâlâ çok taze. Dolayısıyla onlarca yıldır güvenliklerini ABD’ye emanet edip karşılığında işbirlikçiliklerini sunmuş olan bu ülkeler, konuyu, İran’a karşı savaşa katılıp katılmamaktan ziyade, İran’ın ortadan kalktığı ve İsrail’in muazzam bir güç kazandığı bir bölge tablosunda kendi güvenlik ve ekonomilerinin nasıl etkileneceğine dair büyük resmi göz önünde bulundurarak hesap yapmak durumundadır. İkincisi, Körfez Arap ülkelerinin iç rekabetinin de bu hesaba katılacağı bilinmelidir. Özellikle son dönemde Suudi Arabistan’ın BAE’ye karşı giriştiği soğuk savaşın, Suudilerin mevcut duruma dair verecekleri tepkileri belirleyen parametrelerden biri olacağı öngörülebilir.
- Daha savaşın ilk gününde kulislere yansıyan “Trump, İtalya aracılığıyla İran’a haber gönderip ateşkes teklif etti” iddiası sonradan doğrulandı. İran, teklifi reddetti, zira yukarıdaki maddelerde ifade ettiğimiz maliyeti herkesin görmesini istiyor. 12 Gün Savaşı’ndan dokuz buçuk ay sonra mevcut saldırının gerçekleşmesi, İran’da benzer bir ateşkesin orta vadede yine benzer sonuç vereceği kanısı yaratmış gözüküyor, ki, Trump da kimi açıklamalarında özetle “gerekirse birkaç gün sonra dururuz, ileride yine vururuz” diyerek bu kanıyı doğruladı. Bu açıdan İran’ın savaşın uzamasını veya bölgeye yayılmasını istemediği, fakat kısa bir aranın ardından bir kez daha saldırıya uğrayacağı neredeyse kesin olacak bir tablo değişmeden savaşı bitirmek niyetinde olmadığı düşünülebilir. Dolayısıyla İran açısından, en azından üçüncü gün itibariyle, bir ateşkes kararının, ABD ve daha önemlisi bölgede ABD’ye ev sahipliği yapan ülkelerin pozisyonda bir değişiklik yaratma hedefine bağlı olduğu söylenebilir.
- Üçüncü gün itibariyle ABD’nin beklemediği biçimde şekillenen tablo karşısında nasıl bir yol izleyeceğine dair henüz net karar vermediği, tüm taraflar arasında havada uçan füze trafiğinden daha büyük bir diplomatik görüşmeler trafiği yürüdüğü görülüyor. Trump’ın ikinci günün sonunda ABD’deki birçok gazeteciyi arayıp birbiriyle alakasız mesajlar vermesi, bu izlenimi güçlendiriyor. (Washington Post’a “Hedefimiz İran halkının özgürlüğü”, Axios’a “Belki birkaç gün içinde anlaşmaya varıp sonlandırabiliriz, The New York Times’a “Dört-beş hafta sürebilir, İran’ı kimin yöneteceğine dair elimde üç çok iyi seçenek var”, ABC’ye “İlk saldırımız o kadar başarılıydı ki İran’ı yönetmesi için elimdeki üç aday da öldü” dedi.)
- Savaşın esas tarafı olan üç ülkenin de kendi içlerinde “rahat” durumda olmadıklarını bilmek ve burayı da takip etmek gerekiyor. ABD’de Trump’a yönelik ve İsrail’e karşı hem halktan hem düzen içinden baskı giderek artıyor. İsrail’de Netanyahu’nun yalnızca siyasi geleceği değil hapsi boylayıp boylamayacağının bile savaşların gidişatına bağlı olması bir yana, savaşların maliyeti İsrail ekonomisi üzerinde inanılmaz bir yük oluşturmaya başladı. İran’da dış güçlerin saldırısı ve Hamaney’in ölümü hükümete yönelik desteği hareketlendirmiş olsa da halkın huzursuzluğu, özellikle büyük oranda çökmüş olan ekonomi de düşünülünce ciddi bir tehlike olarak bekliyor.
sol
