İnsanlığın dünyası, ideolojik ve ırkçı bir dünyada, bütün sözcüklerin, bütün kavramların gerçek anlamları olmadığını, bütün sözcüklerin ve kavramların, ideolojik ve ırkçı çıkarlar/mücadeleler/savaşlar doğrultusunda kullanıldığını somut bir biçimde görüyor. İslam dünyası toplumları/ülkeleri/kültürleri, Avrupamerkezci tarih yazımını, Batılı iktidar ve bilgi sistemini yapıbozuma uğratamadıkları, bu konuda, kapsamlı sorgulamalar yapamadıkları, bilgi’yi sömürgecilikten kurtaramadıkları için, siyasal edilgenlikten, teslimiyetçilikten, kültürel sessizlikten kendilerini kurtaramıyor. İslam dünyası toplumlarının/ülkelerinin/kültürlerinin, sessiz ve sözsüz bırakılan toplumlarımızın kaderi ile ilgili her hangi bir kaygıları bulunmuyor. Toplumlarımız, güç düşkünlüğü ile malûl, otokratik rejimlerin keyfilikleriyle ilgilenmekten başka bir şey yapamıyor, gerçek dünya karşısında, romantik düşler kurmaya devam ediyor.
İslam dünyası toplumları, toplumlarımız, konformist/mistik/popülist din algısı aracılığıyla aptallaştırıldıkları için, her şartta otoriteye kayıtsız şartsız itaati sıradanlaştırıyor, kendi kendisini reddediyor. Kayıtsız şartsız itaat eden birey/toplum bu suretle hiçliği seçmiş oluyor. Bütün bu nedenlerle, İslam dünyası toplumlarında, iktidar sahiplerine, neden, sınırsız ahlaksızlık, sınırsız acımasızlık, sınırsız sapıklıkla malûl haçlı emperyalizminin temsilcisi politik kadrolarla işbirliği yapıyorsunuz diye bir soru sorulamıyor. İslam toplumlarında, ahlaksız ve sapık Haçlılara, bu soruyu sorabilecek cesarete sahip put kırıcı düşünürler, put kırıcı bilim adamları put kırıcı aydınlar vb. yok. Toplumlarımızda, kendilerini bir şekilde İslama nisbet etmeye devam edebilen, düşünce/kültür/edebiyat/ilahiyat hayatı, eğitim ve akademik hayat, entelektüel ve akademik bütün kavramsallaştırmaların Avrupamerkezciliğini sorunsallaştırma ihtiyacı duymadığı için, toplumlarımızda entelektüel bir direniş iradesi ortaya konulamıyor, konformist kültür, konformist hayat, konformist siyaset, etkin özne olma yeteneğine sahip olmadıgı için yapısal yoksulluklar ve yapısal yoksunlukları bir hayat tarzı haline getirebiliyor.
İslam dünyası toplumlarının, yeni gerçeklikler, yeni zorunluluklar ve sorumluluklar karşısında, eski yorum çerçevelerini gözden geçirmeleri gerekiyor. Günümüz İslam toplumları, siyasal tercihlerini-duruşlarını, ahlaki-entelektüel bağımsızlık kaygılarıyla değil, ekonomik çıkar kaygılarıyla yapıyor. Müslümanlar, içerisinde yaşadığımız toplumda da görülebileceği üzere, hamaset/propaganda söylemlerinin/sözcüklerinin, gerçek düşünce olduğunu iddia edebiliyor.
İslam toplumları, içerisinde bulundukları yapısal edilgenlik sebebiyle, gerçek bağımsızlığa yabancılaştıkları için, Amerika-İsrail emperyalizmi tarafından, İran’a, Beyrut’a, Gazze’ye yönelik olarak sürdürülegelen yeni Haçlı Seferleri karşısında, ismen Müslüman oldukları halde, yerli-milli politik liderlerin, dış işleri ve güvenlik bürokrasilerinin, cismen soykırımcı tekno-faşist Haçlıların yanında yer almalarını sorgulama konusu yapamayor. Varlıkları, yerli-milli tiranların mülkiyeti altında bulunan kitleler, ahlaki bütünlüğe sahip de olmadıkları için, inisiyatif ve sorumluluk alma yeteneğine de sahip değiller. Emperyalist vesayeti içselleştiren toplumlar, utanç üreten edilgenlikler, utanç üreten teslimiyetçiliklere katlanabiliyor. Kültürel/felsefi/hikemi yoksulluğu/yoksunluğu/çoraklığı/kuraklığı içselleştiren toplumlarımız, çok bayağı, çok kirli önyargılara mahkum olduğunu unutarak, dünyanın, eğitim düzeyi en yüksek ülkesi İran ve Şii’lik etrafında utanç verici fosilleşmeler sergileyebiliyor.
Kendilerini İslama nisbet eden, düşünce/kültür/edebiyat/ilahiyat hayatı, aziz İslamın küresel ölçekte, aşağılanarak dışlanması, İsrail’in-Siyonizmin kutsallaştırılarak sahiplenilmesi, Yahudi-Siyonist kültürün Batı kültürüne dahil edilmesi karşısında etkili bir entelektüel soruşturma yapamıyor, hem küresel bağlamda, hem de yerel bağlamlarda sistematik bir biçimde İran ve Şii’lik etrafında, devrimci-direnişçi hareketler/mücadeleler etrafında gerçekleştirilen önyargı üretimine katkıda bulunmaya çalışıyor. Sünni ortodoksinin, devlet/iktidar çıkarları/beklentileri/ihtirasları doğrultusunda yapılandırıldığı, devlet/iktidar merkezli yorumlara dokunulmazlık kazandırıldığı günden bu yana, evrensel İslami dayanışmanın-digerkamlığın, bütünleşmenin imkanları üzerinde çalışılmıyor. Derinlik ve tefekkür yeteneğine, antiemperyalist siyasal duyarlılığa sahip olmayan oportünist muhafazakar/dindar çevreler, popülist trollerin/aparatçiklerin/linççi zontaların/magandaların unatç verici mezhepçi yorumlarından rahatsızlık duymuyor.
Türkiye örneğinde yaşandığı üzere, seküler otoriterlikten, muhafazakar otoriterliğe savrulan toplumlarımız, maruz bırakıldıkları sömürgeci dayatmalara, saldırılara, meydan okumamalara bilinçli/sorumlu/kararlı yanıtlar vermek yerine, sömürgeci dayatmalarla/saldırılarla/meydan okumalarla uzlaşma yolunu seçiyor.
İslam toplumlarında yaşanılagelen teslimiyetçi itaatkarlıklar, hem toplumu, hem de bu toplumların tarihini edilgenleştiriyor. Bu edilgenlikler, karizmatik/popülist politik figürlerin üretimini, bu figürlerin kahramanlaştırılmalarını kolaylaştırıyor. Edilgen toplum, antiemperyalist bilinç yoksunluğunu hiç bir şekilde sorunsallaştıramıyor. Edilgen toplumlar, masum Müslüman halklara yönelik soykırım ve katliamları bir eğlence olarak gerçekleştirdiklerini ilan eden ahlaksız/hayasız/sapık Haçlı liderlerini dost olarak seçen liderlerle ilgili ahlaki bir öfke/infial gösteremiyor. İçerisinde bulunduğumuz vahşet çağında Haçlı-Siyonist emperyalizminin vesayetini seçerek, İslami onur’dan vazgeçmek pahasına, utanç ve hiçliği içselleştiren İslam toplumları, Haçlı vahşetine/eşkıyalığına karşı direnişi seçen, insanlık tarihine onur toplumları olarak geçen toplumları dışlamaya/yalnızlaştırmaya devam edebiliyor.
Kolonyal tahakküm ve barbarlık aracılığıyla, bütün halkların/kültürlerin, kapitalist/ırkçı dünya sistemine dahil edildiği günden beri, Müslüman halklar/toplumlar/ülkeler, İslami anlamda bilgi/anlam/tarih/felsefe/siyaset/hukuk üretme özgürlüğüne sahip değil, Toplumlarımız sadece propaganda ve hamaset üretme özgürlüklerine sahip bulunuyor. İslam toplumları küresel/ırksal bir hiyerarşiye tabi tutulurlarken aynı zamanda, modern eğitim/üniversite sistemi yoluyla epistemik bir hiyerarşiye de tabi tutuldular. Kendilerini dünyanın merkezi olarak görmeye devam edebilen Haçlı emperyalizminin, kültürel/siyasal/askeri dayatmalarını/tahakkümünü reddederek İslam Devrimiyle, İslami özgürlük/bağımsızlık yolunu seçen İran, bu onurlu tercihinin bedelini çok ağır bir biçimde ödemeye devam ediyor. İşgalci kültür/siyaset yoluyla sömürgeleştirilen ve kendi tahayyül-tasavvurlarını, sömürgeci dil-bilgi aracılığıyla hayata kazandırmaya çalışan İslam dünyası toplumları, İran’ın, emperyalizme karşı devrimci direnişini anlamakta zorlandıkları için, emperyalist vesayete/şiddete katlanmaya devam edebiliyor.
Yerli-milli-resmi düşünceye, resmi dindarlığa ayrıcalık tanıyan, İslam dünyası ulus-devletleri, bu düşünce sebebiyle, evrensel bilgi üretme yeteneklerini kaybetmiş bulunuyor. Bu nedenledir ki, bu devletler, sömürgeci-ırkçı epistemolojiyi aşamıyor. Aziz İslam, iktidar/devlet çıkarlarının sınırları içerisine hapsedildiği için, Müslüman halklar/toplumlar, İslamın çoğul bir evrenselliğin adı olduğunu bilmiyor, anayurdumuzun İslam olduğunu fark etmiyor. İktidar/devlet çıkarlarının sınırları içerisine hapsedilen dindar kitleler, kendilerine dayatılan kültürsüzlüğe, popülizme, taşralılığa, hamaset kültürüne alışıyor. İslami devrim ve direniş düşüncesi/hareket ve mücadeleleri, İslami umutlara hayat verirken, oportünist muhafazakarlığın, dindarlığın ve siyasetin, Türkiyede, mevcut olan antiemperyalist bilinç ve duyarlılığı çok ciddi bir biçimde aşındırdığını görmek, bu konuyu kamusal planda tartışmaya açmak gerekiyor. İslam toplumlarına hakim olan taşralılık, Müslüman halkları evrensel ufuklara, evrensel dikkate/ilgiye/sorumluluğa yabancılaştırıyor. Hangi ülkede olursa olsun taşralılıklar, hiçbir meşruiyete ihtiyaç duymuyor. Toplumlarımızda, politik-otoriter keyfilikler, ahlaki gerekçeye, haklı olmaya değer vermiyor. Oportünist muhafazakarlık, oportünist dindarlık ve oportünist siyaset ahlaki çıplaklığı, vicdani çıplaklığı bir sorun olarak görmüyor. Propaganda yoluyla ele geçirilen kitleler, yanlış kendiliklerle bütünleşebiliyor. Gerçek/sahici/doğru kendiliklere sahip olmayan oportünist muhafazakarlıklar, dindarlıklar hiçbir şekilde varoluşsal sorular sorma yeteneği kazanamıyor.
Emperyalist vesayet ve meşruiyeti içselleştiren İslam toplumları hakkında, hep dışarıdan kararlar veriliyor, bu toplukların nihai bağımsızlık konusunda karar verme iradeleri yok. Hangi toplumda olursa olsun, her teslimiyetçilik, bireyi de, toplumu da, çok yanlış, çok kirli ve yabancılaşmış hayatlar yaşamaya mahkum ediyor. Bugünün dünyasında sömürgeci yorumun diktatörlüğü, İslami yorumlama özgürlüğüne geçit vermiyor. Müslüman halklar kendilerine dayatılan tehdit edici sömürgeci-ırkçı süreçlerle ilgili radikal-entelektüel hesaplaşmalar yapamıyor. İslam, sömürgeci iktidarlar tarafından olduğu kadar, yerli-milli iktidarlar tarafından da sorunsuzca çarpıtılabiliyor. Toplumlarımız, kendi hayatlarını nasıl şekillendireceklerine ilişkin iradelerinin ellerinden nasıl alındığını bilmiyor. Düşünmeyen, sorgulamayan, eylemde bulunmayan yalnızca itaat eden toplumlar, bu tercihleriyle kendi kendilerini şeyleştiriyor. Eleştirel-bağımsız aydınlara/entelektüellere hayat hakkı tanımayan oportünist muhafazakarlık/dindarlık ve siyaset, dini uyuşturucular üreten cüppeli-cüppesiz bütün meczuplara sınırsız etkinlik alanları açıyor. Genel tepkisizliğin, genel edilgenliğin ifadesi olan toplumsal konformizm, düşünmeye/ öğrenmeye/bilmeye/anlamaya cesaret edemeyen bir toplum oluşturduğu için, bu toplum, bencil/narsist tutkuların, sınırsız keyfiliklerin neden olduğu uçsuz bucaksız eşitsizlikleri/adaletsizlikleri görmüyor. Sağduyunun ve değerlerin aklının yerini, çıkar ve ihtirasların aklına, hesapçı akla bırakan toplumlarda, çıkarcı akıl, iktidarda kalabilmek için akla ve hayale sığmayan yöntemler geliştirebiliyor. Konformist/edilgen toplumlar kendilerine dayatılan resmi çerçeveleri/yorumları, eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmaksızın kabule hazır oldukları için, bu toplumlar emperyalist vesayet ve meşruiyeti bile eleştirel bir tartışmaya açmaya cesaret edemiyor.
Kendilerini İslama nisbet eden toplumların/ülkelerin hiçbir şartta kabul etmeyecekleri, hiçbir şartta onaylamayacakları, boyun eğmeyecekleri, hiçbir şartta normalleştirmeyecekleri emperyalist vesayet ve meşruiyeti güle oynaya kabul etmeleri, ancak İslama kökten yabancılaşmaları, İslama ihanet etmeleri, İslamı yok saymaları suretiyle mümkün olabiliyor. Toplumların, iktidarların, hakkaniyete/adalete yabancılaşmaları, keyfi bir biçimde hukuksuzluk üretmeleri utanç duygusunu kaybetmeleriyle ilgili bir husustur. Günümüz insanlığı, küçük hırsızların, küçük çetelerin, küçük eşkıyaların hapishaneleri doldurduğu, büyük hırsızların, büyük çetelerin, büyük eşkıyaların ülkeler yönettikleri bir dünyada yaşıyor. İslam dünyası toplumları insanın içini karartan mutlak teslimiyetçilik, mutlak kayıtsızlık, mutlak fosilleşme sebebiyle teknofaşizmin Haçlı emperyalizminin hizmetine girerek, İran’a, Lübnan’a, Gazze’ye yönelik kan dondurucu yıkıcı/ yakıcı saldırılarını, mutlak bir edilgenlikle seyrediyor. Yerli-milli çıkarlar, iktidar çıkarları doğrultusunda İslamı istismar eden, çarpıtarak kullanan İslam dünyası ülkeleri, İran/Lübnan ve Filistin’le dayanışmak yerine, utanma ve onur duygusunu yitirdikleri için Amerikan Haçlı Emperyalizminin yanında yer almaktan çekinmiyor.
islamianaliz
