Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın imzaladığı Mekke Anlaşması, ABD’nin Orta Doğu’dan fiilen çekilmesiyle eş zamanlı olarak bölge ülkelerinin kendi bölgelerinin güvenliğini bizzat üstlenmelerine yönelik bir çaba olarak sunuluyor. Ancak bu anlaşmanın metni dikkatle incelendiğinde, bu belgenin bağımsız bir bölgesel güvenlik çerçevesinden ziyade, Washington’ın gerçek amacını açıkça dile getirmeye cesaret edemeden sorumluluğu başkalarına devrettiği bir koalisyon olarak değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.
Şanghay Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Küresel Yönetişim ve Bölgesel Araştırmalar Enstitüsü araştırmacısı Wu Jiangshuai, Mekke Anlaşması’nı bölgede kapsayıcı bir güvenlik düzeninin şekillenmesi açısından kaçırılmış bir fırsat olarak nitelendiriyor.
Giriş: Ağustos’tan Ekim’e; Art Arda Hızlanma
Bu yılın Ağustos ayında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif “Mekke Anlaşması”nı imzaladılar. 20 Ekim’de anlaşma, incelenmesi ve onaylanması amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunuldu. Türkiye Anayasası’nın 90. maddesine göre, bir anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için meclis onayından geçmesi gerekmektedir. Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinden biri Reuters’a yaptığı açıklamada, anlaşmanın onaylanmasının hemen ardından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suudi Arabistan’a gönderilmesine ilişkin tezkere teklifinin derhal Meclis’e sunulacağını doğruladı.
Ancak Pakistan beklemedi. 2015 yılında Pakistan Parlamentosu, Suudi Arabistan liderliğindeki Yemen’deki askeri operasyonlara katılmayı oy birliğiyle reddetmişti; ancak 11 yıl sonra İslamabad, bu kez parlamento oylaması olmaksızın Suudi Arabistan’a daha fazla asker göndermeyi kabul etti. Reuters’ın haberine göre, Ensarullahın Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının şiddetlenmesiyle birlikte bu anlaşma ilk kez fiilen yürürlüğe girmiş durumdadır.
Anlaşmanın maddeleri kağıt üzerinde nettir: “Taraflardan birine yönelik herhangi bir dış silahlı saldırı, tüm imza sahibi taraflara yapılmış bir saldırı olarak kabul edilir.” NATO Antlaşması’nın 5. maddesini hatırlatan bu hüküm, anlaşmanın çekirdeğini oluşturmaktadır. Ancak anlaşmanın söylemediği şey, söylediklerinden çok daha önemlidir.
Bölgesel gerilimlerin devam ettiği bir ortamda, İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Ali Bagheri, 26 Ekim’de Mekke Anlaşması’na taraf üç ülkenin üst düzey savunma yetkililerinin bölgesel güvenlik meselelerini görüşmek üzere Tahran’ı ziyaret edeceğini açıkladı.
Bu, Mekke Anlaşması’nın bu yılın Ağustos ayında imzalanmasından bu yana bu üç ülkenin ortaklaşa Tahran’a üst düzey bir heyet göndermesi ilk kez gerçekleşmektedir. İran medyasının son raporlarına göre Tahran görüşmeleri “oldukça iyi” olarak nitelendirmiş ve tarafların istişareleri sürdürme konusunda mutabık kaldığını belirtmiştir; bununla birlikte herhangi bir somut anlaşma açıklanmamıştır.
Peki şimdi, Ensarullahın destekçi gücü konumundaki İran bu üç ülkeyle karşı karşıya gelmişken, bu gelişme Mekke Anlaşması için ne anlama gelmektedir?
ABD Geri Çekilirken, Şimdi Bu Boşluğu Kim Dolduracak?
Mekke Anlaşması’nı anlamak için onu, Şubat ayı sonlarından bu yana ABD-İran savaşının yarattığı stratejik çerçeve içinde incelemek gerekir. İran’ın misilleme saldırıları, bölgedeki Amerikan askeri üslerini fiilen felç etmiştir. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Al Jazeera kanalına verdiği röportajda, Ürdün’ü açıkça hedef aldıklarını çünkü “orada Amerikan askeri üslerinin bulunduğunu” söylemiştir. Bu açıklamalar, söz konusu üslerin artık güvenliği garanti etmediğini, aksine doğrudan saldırı hedefi haline geldiğini göstermektedir.
Washington’ın bu üsleri yeniden inşa etme kapasitesi de oldukça sınırlıdır. Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapalı olduğu koşullarda, bölgeye ağır askeri teçhizat sevkiyatı kolay bir iş değildir. Bu teçhizat yerine ulaşsa bile, yeniden inşa edilen üsler İran füzelerinin menzilinde kalmaya devam edecek ve her an yeniden yerle bir edilebilecektir.
Buna ek olarak, ABD’nin kendi içindeki ekonomik sıkıntıyı da hesaba katmak gerekir; Washington, böylesine büyük bir ölçekte yeniden yapılanma maliyetini karşılayacak bir bütçeye sahip değildir. Trump bu dönemde, maliyetlerin “aşırı derecede yüksek” olduğu gerekçesiyle Güney Kore ile ortak askeri tatbikatların azaltılması talimatını vermiş ve Seul’ün İran’a karşı operasyonlara katılmaktan kaçınmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmiştir. Bu tutum, Washington’ın önceliğini açıkça ortaya koymaktadır: Maliyetleri başkalarına yıkmak.
Özetle, ABD bu bölgeden çekilmektedir; daha doğru bir ifadeyle çekilmeye mecbur bırakılmıştır. Böyle bir durumda, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini bağımsız olarak sağlamak amacıyla iş birliğine gitmesi son derece doğaldır ve kamuoyunun beklentisi de bu yöndeydi. Ancak nihai sonuç bu beklentiden oldukça uzaktır.
Birinci Soru: Bütçe Nereden Geliyor? Karşılığında Tarafların Eline Ne Geçiyor?
Bu 16 maddelik anlaşma bir dizi iddialı hükmü barındırmaktadır: Ortak üretim, ortak araştırma-geliştirme, personel değişimi ve istihbarat paylaşımı. Ayrıca “barış, savaş ve acil durum koşullarında” silah, mühimmat, yakıt ve yedek parça temini dahil olmak üzere lojistik destek sağlanmasını öngörmektedir.
Anlaşmada ayrıca Riyad’da bir sekreterlik kurulması, dönemsel bir genel sekreterlik olması ve dışişleri bakanları, savunma bakanları ile genelkurmay başkanlarından oluşan siyasi ve savunma stratejik konseyinin oluşturulması planlanmaktadır.
Ancak anlaşmanın hiçbir maddesinde finansman teminine dair tek bir kelime edilmemiştir. Ortak üretimin maliyetini kim ödeyecektir? Lojistik desteğin masrafları kime aittir? Suudi Arabistan’da konuşlandırılacak askerlerin masrafları kimin hesabına yazılacaktır? Riyad’daki olağanüstü toplantının ardından yayımlanan ortak bildiri de asker sayısı, görev tanımı, komuta düzenlemeleri, maliyetler ve konuşlanma süresi hakkında tek bir kelime bile etmemiştir.
Daha temel bir sorun da mevcuttur: Türkiye ve Pakistan yıllardır askeri ve siyasi olarak birbirini desteklemektedir ve yeni anlaşma bu ikili ilişkiye pek fazla bir şey katmamaktadır. Anlaşmanın gerçekten yeni olan içeriği, iki ülkenin Suudi Arabistan’ı savunmayı taahhüt etmesidir. Peki Türkiye ve Pakistan, Suudi Arabistan’ı savunma karşılığında ne elde etmektedir? Anlaşmanın metni bu sorunun yanıtını vermemektedir.
Bunların ötesinde, anlaşma süresiz olarak geçerlidir ve taraflar yürürlüğe girdiği ilk on yıl içinde anlaşmadan çekilme hakkına sahip değildir. Getirisi ve ödülü tanımlanmamış bir taahhüt, şimdi on yıllık bir kilit altına sokulmuştur.
King’s College London’dan Andreas Krieg, Pakistan hakkında yaptığı değerlendirmede aslında tüm bu anlaşma için geçerli olan şu tespitte bulunmuştur: Çek ve dengeler mekanizmalarının zayıf olduğu sistemler taahhütte bulunma konusunda mahiftir, ancak maliyetler ortaya çıktığında o taahhütleri düzeltmekten acizdirler.
İkinci Soru: Kapıları Herkese Açık Olan Askeri İttifak Tam Olarak Kime Karşı Kuruldu?
Üç başkentin ortaklaşa verdiği mesajlardan biri, ittifakın bölgedeki tüm ülkelere açık olduğu yönündeydi. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ittifakın bölge ülkelerini kabul ettiğini ve kademeli olarak genişleyeceğini söyledi. Pakistan da altı ülkenin daha katılma arzusu ifade ettiğini duyurdu.
Burada temel bir soruşturmayla karşı karşıya kalıyoruz: Askeri bir ittifak, tanımı gereği belirli bir tehdide karşı kurulur. NATO Sovyetler Birliği’ne karşıydı, Varşova Paktı ise NATO’ya karşı. Ancak herkesin katılabileceği bir askeri ittifak tam olarak kime karşı olacaktı? İkinci maddede geçen “dış silahlı saldırı” nereden ortaya çıkmaktadır? Bölgedeki tüm ülkeler üye ise, o “dış taraf” artık kimdir?
Bu sorunun yanıtı sadece iki ihtimalden biri olabilir: Ya bu ittifakın esasta gerçek bir hedefi yoktur ve bu durumda caydırıcılıktan söz etmek iddiadan ibarettir; ya da açıkça adını koyamayacağı bir hedefi vardır ve “herkesi kabul etme” sloganı bu hedefi örtmekten başka bir perde değildir. Anlaşmanın metni de ikinci ihtimali güçlendirmektedir: Yeni üyelerin kabulü, tüm “ana anlaşma taraflarının” onayını gerektirmektedir. Başka bir deyişle, kapı dışarıdan açık görünmektedir ancak anahtarı aynı üç ülkenin elindedir.
Üçüncü Soru: Terörist Kimdir?
Türkiye Parlamentosuna sunulan tasarı ekindeki gerekçe metninde, anlaşmanın amacı şu şekilde tanımlanmıştır: “Mekke Anlaşması, tarafların kendi savunma ve güvenlikleri için ortaklaşa bir tehdit olarak algıladıkları tehdit ve saldırılara karşı ―terörizm dahil― toplu caydırıcılık temelinde üye ülkelerin savunma ve güvenliğini güçlendirmeyi ve bu doğrultuda tarafların silahlı kuvvetleri arasında eşgüdüm, iş birliği ve karşılıklı çalışabilirliği geliştirmeyi amaçlamaktadır.”
Anlaşmanın beşinci maddesi de tarafları, operasyonel düzey de dahil olmak üzere terörizmle tüm biçim ve tezahürleriyle mücadele etmek için iş birliği yapmaya yükümlü kılmaktadır. Bununla birlikte, ne gerekçe metninde ne de anlaşma metninde terörizm veya teröriste dair herhangi bir tanım sunulmamıştır. Örneklem belirleme yetkisi “tarafların ortak değerlendirmesine” bırakılmıştır.
Bu muğlaklık tesadüfi değildir. Orta Doğu’da terörizm ve terörist, çatışan tarafların birbirlerine yapıştırdıkları etiketlerden ibarettir. Pezeşkiyan’ın açıklamaları bunun net bir örneğidir: Başkalarının İran’a terörist etiketi vurduğunu, oysa İran’ın terörizmin kurbanı olduğunu ve uluslararası alandaki gerçek teröristlerin Amerika ve İsrail olduğunu söylemiştir. Washington’ın gözünde Ensarullah teröristtir; Tahran’ın gözünde ise terörist olan Amerika’dır. Ankara, Riyad ve İslamabad’daki terör örgütleri listeleri de birbirinden farklıdır.
Terörizme dair hiçbir tanım sunmayan bir terörle mücadele maddesi, pratikte sonu gelmeyen bir askeri taahhüt anlamına gelmektedir: Taraflardan her biri kendi düşmanını ittifakın düşmanı ilan edebilir.
Dördüncü Soru: NATO ile Uyumluluk Kimin Yararınadır?
Gerekçe metninin bir diğer bölümü de düşündürücüdür: “Bu anlaşmanın etkin bir şekilde uygulanmasının Orta Doğu’da yaratacağı istikrar ve güvenlik ortamı, ülkemizin üyesi olduğu bir diğer koalisyonun ―NATO’nun― Avrupa ve Atlantik güvenliği alanındaki hedefleriyle de uyumludur. Ülkemizin bu anlaşma uyarınca üstlendiği taahhütler, NATO çerçevesindeki hak ve yükümlülüklerimize halel getirmez.”
Bu ifade, ABD’nin bu anlaşmayı neden bu kadar sıcak karşıladığını açıklamaktadır. Trump bunu büyük, cesur ve önemli bir adım olarak nitelendirmiş ve Orta Doğu ülkelerinin nihayet kendilerini daha etkin bir şekilde savunabilecek olmalarından duyduğu memnuniyeti dile getirmiştir. Bölgedeki bazı Arap analistler de bu anlaşmanın ABD’den bir kopuş anlamına gelmediğini, savaş yükünü paylaşmanın bir yolu olduğuna inanmaktadır.
Başka bir deyişle, Mekke Anlaşması, bölge ülkelerinin bağımsızlığının bir göstergesi değil, ABD güvenlik düzeninin “taşere edilmesinin” (outsource edilmesinin) bir aracı olarak okunabilir.
Washington’ın artık kendi askerleri ve bütçesiyle taşıyamayacağı ağır yük, Suudi Arabistan’ın güvenlik koruyucusunu gerçekten değiştirmiş olmaksızın, NATO’daki müttefiki Türkiye’nin ve nükleer silaha sahip Pakistan’ın sırtına yüklenmektedir. Amerika için bu, olası en iyi senaryodur: Ne para harcar ne de risk üstlenir, ancak arzuladığı düzen baki kalır.
İran’a İttifaka Katılma Teklifinin Gerçek Amacı
Böyle bir zemin içerisinde, Pezeşkiyan’ın Al Jazeera ile yaptığı röportajda İran’ın bu koalisyona katılmak istediğini söylemesi ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Müslümanların iki cepheye bölünüp birbirleriyle çatışmak yerine İslam birliğine ulaşması gerektiğini söylemiştir. Elbette İran’ın henüz anlaşmanın detaylarından haberdar olmadığını da eklemiştir.
Ancak bu sözü ciddi bir üyelik talebinden ziyade taktiksel bir hamle olarak görmek gerekir. Tahran, “ittifakın herkese açık olduğu” iddiasını kelimesi kelimesine almış ve üç ülkeyi bir yol ayrımına getirmiştir: Ya İran’ı kabul edip ittifakı anlamsız kılacaklar ya da İran’ın talebini reddedip ittifakın gerçek amacının bizzat İran olduğunu göstereceklerdir. Zira Suudi Arabistan’ı tehdit eden Ensarullahın arkasında kimin durduğu artık gizli değildir; Reuters bile kendi haberinde onlardan “İran destekli Ensarullah” olarak söz etmiştir.
Pezeşkiyan aynı röportajda İran’ın Ensarullah meselesinin çözümüne yardım etmeye istekli olduğunu ve her iki taraf için de barış getirebileceğini söylemiştir; bu söz dolaylı olarak Tahran’ın Ensarullah üzerindeki nüfuzunu da teyit etmektedir.
Eğer ittifakın fiilen mücadele etmek için sahaya indiği ilk tehdit Ensarullahsa ve İran bunların arkasında yer alıyorsa, o halde anlaşmanın gerçek hedefi İran’dır. Reuters, Pakistan’ın Ensarullahla doğrudan savaşa girmesi durumunda İran ile ilişkilerinin ciddi şekilde zarar görebileceğini belirtmiştir; bu da pratikte aynı gerçeğin kabul edilmesi anlamına gelmektedir.
26 Ekim’deki Tahran toplantısı, tam da bu algıyı teyit etmektedir. Türkiye’yi Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın, Suudi Arabistan’ı Savunma Bakanı Halid bin Selman ve Pakistan’ı Genelkurmay Başkanı Asım Münir temsil ediyordu.
Riyad toplantının amacını mevcut krizdeki çatışan taraflar arasındaki gerilimi azaltmak olarak açıkladı. Başka bir deyişle, Mekke İttifakı Tahran’a, ittifakın genişletilmesi konusunda yeni bir üyeyle müzakere etmek için gelmemişti; amaç, Ensarullah meselesi hakkında çatışmanın diğer tarafıyla diyalog kurmaktı. Müzakere masasının bir tarafında ittifakın üç üyesi, diğer tarafında ise İran oturuyordu; müzakere masasının bu dizilimi, ittifakın asıl olarak kime karşı kurulduğunu anlaşma metninden çok daha net göstermektedir.
İsrail’in tutumu da tam olarak bu noktaya işaret etmektedir. İsrail gazetesi Haaretz, diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberinde, İsrail’in ABD arabuluculuğu yoluyla Suudi Arabistan’a Ensarullaha saldırı konusunda yardım etmeyi teklif ettiğini ancak Muhammed bin Selman’ın bu teklifi reddettiğini ve gerekçe olarak Suudi Arabistan içindeki kamuoyunda İsrail ile iş birliğinin olumsuz tepki uyandıracağını öne sürdüğünü bildirdi.
Bununla birlikte Trump, Riyad’ın İsrail’in yardımını kabul etmesi gerektiğine inandığını açıkça ifade etti. Kısa süre sonra üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi, İsrail’in ABD aracılığıyla Suudi Arabistan’a Ensarullah hakkında istihbarat sağladığını bizzat doğrulayarak bu eylemin İsrail’in çıkarlarına çok iyi hizmet ettiğini söyledi.
İsrail, Suudi Arabistan’a yardım etmektedir çünkü Ensarullaha saldırmayı İran’la yüzleşme cephelerinden biri olarak görmektedir. Şimdi Türkiye ve Pakistan da bu cephenin diğer tarafında yer almaktadır.
Demokratik Denetimin Dışında Kalan Savaşa Taahhüt
Anlaşmanın bir diğer sorunu da yürürlüğe giriş biçimidir. Türk hükümeti, anlaşmanın tam metnini resmi olarak kamuoyuna sunmaksızın meclise sevk etmiştir. Sonuç olarak dışındakiler, yalnızca medyaya sızan taslak aracılığıyla maddelerden haberdar olabilmiştir.
Pakistan’da da Reuters’ın bildirdiği gibi bu karar parlamento oylaması olmaksızın alınmıştır; bu husus ordunun dış politika üzerindeki belirleyici nüfuzuna işaret etmektedir. Askeri birliklerin konuşlandırılmasına dair detaylar da “operasyonların gizliliği” gerekçe gösterilerek açıklanmamıştır.
Ülkeyi on yıla kadar çıkışın mümkün olmadığı askeri bir taahhüde sokan, düşmanın ve terörizmin tanımını net bir şekilde vermeyen ve maliyetleri de hesaplanmamış olan bir anlaşma, kamuoyu tartışmasından uzak bir şekilde onaylanmıştır. Bu durum, demokratik denetim ve hesap verebilirlikte ciddi bir açık yaratmaktadır.
Buna karşılık, Mekke İttifakı’nın üyesi olmayan Mısır bambaşka bir yol izledi. 26 Ekim’de ―Tahran toplantısıyla eş zamanlı olarak― Mısır Temsilciler Meclisi, üçte iki çoğunlukla Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi’ye, Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’ı savunmak için gerekli adımları atma yetkisi verdi. Kahire daha önce desteğinin yalnızca Suudi Arabistan’ın toprak ve sınırlarının savunulmasıyla sınırlı olacağını ve Ensarullaha yönelik saldırıları kapsamayacağını açıkça beyan etmişti. Mısır hiç değilse kendi taahhüdüne bir sınır çizdi; ancak Ankara ve İslamabad’ın taahhütlerinin henüz hiçbir sınırı bulunmamaktadır.
Sonuç: Kaçırılmış Bir Fırsat
ABD’nin bu bölgeden çekilmesi, Orta Doğu ülkeleri için tarihi ve gerçek bir fırsattır. Bölge ülkeleri dış güçlere dayanmaksızın diyaloga dayalı, kapsayıcı ve güvenli bir çerçeve oluşturabilirler. Bölge, onlarca yıldır İran da dahil olmak üzere tüm bölgesel aktörleri müzakere masasına oturtacak ve Hürmüz Boğazı ile Kızıldeniz güvenliğini ortak bir mesele olarak ele alacak bir mekanizmaya ihtiyaç duymaktadır.
İran’ın bu konudaki tutumu nettir: Tahran, bölge güvenliğinin ancak ABD ve İsrail’in müdahil olmadığı ve güvenlik çerçevesinin bölge ülkelerinin kendi çıkarlarına dayandığı takdirde gerçekleşebileceğine inanmaktadır. İran, Tahran toplantısını da bu yönde atılmış bir adım olarak değerlendirmektedir.
Ancak Mekke Anlaşması bu fırsattan yararlanmak yerine yeni aktörlerle eski bloklaşma mantığını yeniden sahneye koymuştur. Bütçesi olmayan, üyelerinin karşılıklı çıkarlarını tanımlamamış, düşmanın adını koymaya cesaret edemeyen ve terörizm tanımı sunmayan bir koalisyon, ABD’den kalan boşluğu bölge ülkelerinin ortak iradesiyle değil, Washington’ın yeşil ışığıyla ve Washington’ın rakipleriyle mücadele etme amacıyla doldurmaktadır.
Ankara ve İslamabad’ın kendilerine sorması gereken soru basittir: Suudi Arabistan’ı savunmak bizim kendi savaşımız mıdır, yoksa başkalarının savaşının faturasını mı ödüyoruz?
Not: bu analiz tahririeh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
