Trump’ın İran Toplumunu Anlama Konusundaki Büyük Hatası

Siyaset bilimi araştırmaları, Amerikalı ve İsrailli yetkililerin iki temel hata yaptığını gösteriyor. İran toplumunu Toronto, Los Angeles veya Münih sokaklarında savaşı destekleyen İranlılarla karıştırdılar ve İslam Devrimi sonrası İran’ı, Irak’taki Saddam Hüseyin veya Libya’daki Muammer Kaddafi rejimine benzettiler.

Rhode Island Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Yardımcı Doçenti ve Good Authority Enstitüsü’nde araştırma görevlisi olan Roya Izadi, bu araştırma merkezinin web sitesinde İran’daki son durum ve gelişmeler hakkında kapsamlı bir analiz yayınladı. Bu analizin tam metni aşağıdaki bölümde okuyucuların bilgisine sunulmaktadır. Dikkat çekici bir husus şudur ki, dürüstlük ilkesine sadık kalmak adına bu analistin kullandığı cümle veya sözcüklerin değiştirilmesinden veya yorumlanmasından kaçınılmıştır.

Analiz raporunda şu ifadelere yer verilmiştir:

Washington Neden Hâlâ İran’ı Yanlış Yorumluyor?

Tarih ve siyaset biliminin bize İran İslam Cumhuriyeti’nin devleti ve kurumlarının dayanıklılığı hakkında söyledikleri.

ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş şu anda altıncı ayına girmiş bulunuyor. İran’ın siyasi ve askeri liderliğini devirmek ve ortadan kaldırmak için yürütülen geniş çaplı ve aralıksız bir kampanyaya rağmen İran hükümeti teslim olmadı. İran silahlı kuvvetleri de misilleme niteliğindeki İHA ve füze saldırılarını ABD güçlerine ve ABD’nin bölgedeki müttefiklerine karşı sürdürdü.

Bu savaşın başlarında Washington ve Tel Aviv yetkileri, özellikle ABD ve İsrail saldırılarının İran’ın iki kilit figürünü öldürmesinin ardından İran devletinin çöküşüne tanık olmayı bekliyorlardı. Görünürdeki hesaplama; İran hükümetinin ülke içinde pek bir destek tabanına sahip olmadığı, hükümet karşıtı protestoların işi bitireceği ve yaklaşık 50 yıllık geçmişe sahip İran İslam Cumhuriyeti’ni devireceği yönündeydi.

Siyaset bilimi araştırmaları, Amerikalı ve İsrailli yetkililerin iki temel hata yaptığını gösteriyor. İran toplumunu Toronto, Los Angeles veya Münih sokaklarında savaşı destekleyen İranlılarla karıştırdılar. Ayrıca devrim sonrası İran’ı, liderin ortadan kaldırılmasının rejimin kendi başının kesilmesi anlamına geldiği Irak’taki Saddam Hüseyin veya Libya’daki Muammer Kaddafi rejimlerine benzettiler. Şimdi, aylar geçtikten sonra, aynı yanlış varsayımlar politika belirleme tartışmalarını etkilemeye devam ediyor.

Bugünkü İran Nasıl Anlaşılabilir?

İslam Cumhuriyeti, 20. yüzyılın en etkili halk devrimlerinden birinin bağrından doğdu. Bölgedeki ve ötesindeki askeri darbelerin sonucu olan birçok otoriter devletin aksine İslam Cumhuriyeti, farklı sosyal geçmişlerden gelen milyonlarca İranlıyı seferber eden geniş çaplı bir devrimci hareketten şekillendi.

Devrimci devletler, iktidar değişimi sağlayan darbeler yoluyla kurulan rejimlerden köklü farklılıklara sahiptir. Devrimci mücadele sırasında şekillenen örgütleri, ağları ve ideolojik taahhütleri miras alırlar. Dolayısıyla bu devletler, belirli bir düzeyde sosyal nüfuza ve kurumsal bütünlüğe sahiptir; bunun diğer örnekleri Çin, Küba ve Vietnam’dır. Devrimci rejimler, zayıf ekonomik performansa ve dış güçlerin düşmanca baskılarına rağmen genellikle rejim türlerinin en dayanıklı olanlarıdır.

Bu açıdan bakıldığında İran’ı, askeri darbelerden kaynaklanan otoriter rejimler için kullanılan aynı ölçütlerle analiz etmek yanıltıcıdır. Bu rejimler genellikle oldukça kırılgandır; çünkü iktidarın askeri yolla ele geçirilmesi üzerine kurulmuşlardır ve dar bir yönetici koalisyona aşırı derecede bağımlıdırlar. Buna karşılık, 1979 sonrası İran’ın siyasi düzeni, devlet kurumlarını ve yeni liderliğin toplumla ilişkisini kökten dönüştüren devrimci bir süreçle şekillendi. Bu farkı anlamak, Libya veya Irak’taki otoriter rejimlere karşı etkili olan stratejilerin İran’da neden aynı sonucu verme ihtimalinin düşük olduğunu kavramak açısından önemlidir.

İran Neden Hükümet Destekçilerini Hızla Seferber Edebiliyor?

İslam Cumhuriyeti’nin güçlü yönlerinden biri, örgütlenme kapasitesidir. Devlet, kırk yılı aşkın bir sürede destekçilerini ülke genelinde seferber edebilecek geniş bir altyapı oluşturmuştur. İslam Cumhuriyeti sadece baskı yoluyla hüküm sürmez; aksine ibadethanelerde, üniversitelerde ve devletin bürokratik aygıtında kök salmış ağları gösteriler, anma törenleri ve diğer kamusal etkinlikleri organize etmek için kullanır. Bu örgütler, hükümet karşıtı protestolar da dahil olmak üzere siyasi veya dış tehditler hissettiği her an devlete, kısa sürede çok sayıda destekçisini seferber etme imkanı tanır. Örneğin 1999, 2009, 2018, 2019, 2022 ve son olarak Ocak 2026’daki büyük hükümet karşıtı protesto dalgalarının ardından ülke genelinde geniş katılımlı hükümet yanlısı mitingler düzenlendi. Kriz anlarındaki bu mitingler, devlete yönelik kamusal desteğin açık göstergeleridir.

İran dışındaki analistler ve politika yapıcılar bu örgütsel kapasiteyi görmezden gelme eğilimindedir. Ayrıca yurt dışındaki İran toplumundaki hükümet karşıtı muhalif sesler, genellikle İran politikasına ilişkin daha geniş çaplı kamusal tartışmalara hakim olmaktadır. Bu durum, gözlemcilerin İran halkının tek vücut halinde İslam Cumhuriyeti’ne karşı olduğu sonucuna varmasına yol açmaktadır. Elbette bu durum İslam Cumhuriyeti’nin çoğunluğun desteğine sahip olduğu anlamına gelmez; ancak aynı derecede hükümetin kayda değer muhaliflerden yoksun olduğu anlamına da gelmez.

Örneğin anket araştırmaları, İran hükümetinin önemli bir sosyal tabana sahip olduğunu göstermektedir. 2024 yılında İran’da ulusal temsil niteliğindeki bir örneklemle gerçekleştirdiğim bir ankette, yanıt verenlerin yalnızca %30’u rejim değişikliğini destekledi; %57’si kademeli reformları tercih etti ve %13’ü mevcut durumu tercih ediyordu. Yakın zamanda siyaset bilimci Daniel Tavana ve meslektaşları, yanıt verenlerin hassas siyasi görüşleri gizleme motivasyonunu azaltmak üzere tasarlanmış bir yöntem olan “gömülü liste deneyi”nin kullanıldığı ulusal temsil niteliğinde bir örneklem anketi gerçekleştirdiler. Doğrudan sorulduğunda yanıt verenlerin %57’sinin İslam Cumhuriyeti’ne desteklerini ifade ettiğini, ancak liste deneyinin sağladığı anonimlik koşullarında destek tahmininin %47’ye gerilediğini tespit ettiler. Başka bir deyişle, tercihlerdeki gizleme veya sahtelik hesaba katıldıktan sonra bile yanıt verenlerin yaklaşık yarısı devlete olan desteğini ifade etmeye devam etmiştir.

Seçimler ve Protestolar Neyi Gösteriyor?

Seçim sonuçları da İslam Cumhuriyeti’nin hâlâ önemli bir sosyal tabana sahip olduğunu göstermektedir. Örneğin 2021 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaklaşık 23,9 milyon İranlı, yani seçmenlerin %48’i, üç ana adaya oy verdi ve 22 milyondan fazla kişi reformcu olmayan adayları seçti. Elbette en öne çıkan reformcu adaylar veto edilmişti ve bir seçimde oy kullanmak mutlaka devleti desteklemek anlamına gelmez.

Bu Destek Ne Kadar Derin?

Son yıllarda ekonomik başarısızlıklar ve kadınların giyim kurallarına yönelik katı düzenlemelere gelen tepkiler, İran hükümetine karşı bir dizi protestoya yol açtı. Ancak protestolar mutlaka rejim değişikliği desteğine dönüşmez ve dış bir askeri müdahale sırasında İranlıların ayaklanıp işi kendilerinin bitireceğine dair hiçbir garanti yoktur.

Siyaset bilimindeki geniş çaplı araştırmalar, dış tehditlerin otoriter rejimlerde bile “bayrak etrafında toplanma” etkisi yarattığını göstermektedir. Nitekim ABD’nin İran’a yönelik yaptırımları da tam olarak böyle bir etki yaratmıştır. Bu siyasi dinamikler, rejimin eli kulağında olduğu öne sürülen çöküşüne dair tahminlerin neden şimdiye kadar gerçekleşmediğini açıklamaya yardımcı olmaktadır.

İslam Cumhuriyeti Çok Güçlü Bir Kurumsal Yapıya Sahiptir

Yabancı gözlemcilerin yaptığı en büyük hatalardan biri, İran’ı tamamen kişi odaklı ve Devrim Lideri’nin kontrolü altında bir rejim olarak görmeleridir. Devrim Lideri ülkenin en yüksek siyasi ve dini makamı ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanı olmasına rağmen, İslam Cumhuriyeti resmi ve gayriresmi kurumlardan oluşan karmaşık bir ağ aracılığıyla yönetilmektedir. Karar alma süreçleri ayrıca seçilmiş kurumlar, denetim kurumları, rakip siyasi hizipler, güvenlik yapısı, ulema elitleri ve geniş bir bürokratik aygıt tarafından etkilenmektedir. İslam Cumhuriyeti tarihi boyunca liderler, defalarca rakip hiziplerle ve siyasi gerçeklerle uzlaşmak zorunda kalmışlardır.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri ne tamamen özgür ne de tamamen adildir; Anayasayı Koruma Konseyi adayların seçimlere katılmasına izin vermeden önce yeterliliklerini inceler. Buna rağmen İran’daki seçimler rekabetçidir ve anlam taşır. Özellikle parlamento seçimleri, seçmenlerin temsilcileri kaynak sağlama, kamu malları ve yerel kalkınmadaki performanslarına göre ödüllendirmelerine veya cezalandırmalarına imkan tanır.

Siyaset bilimciler İran’ı çoklu güç merkezlerine sahip “rekabetçi bir otoriter rejim” olarak tanımlamaktadır. Bu kurumsal karmaşıklık, rejimin dayanıklılığı açısından önemli sonuçlara sahiptir. Liderliğin ortadan kaldırılmasının rejimin çöküşüne yol açması muhtemel değildir; çünkü güç daha geniş bir kurumsal yapı içinde kurumsallaşmıştır. Bu kurumlar, liderliği yeniden üretmek ve sürekliliği sağlamak üzere tasarlanmıştır. Bu durum, ABD ve İsrail saldırılarının Şubat ayı sonlarında İslam Cumhuriyeti Lideri Ayetullah Ali Hamaney’e suikast düzenlemesinin ardından İran’ın gösterdiği dayanıklılığı açıklamaya yardımcı olmaktadır.

Şii İslam’ın İran Askeri Stratejisindeki Rolü

İran, Şii çoğunluğa sahip bir ülkedir ve bu durum siyaset açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır. Şii düşüncesinde halk, tarihsel olarak meşru otoriteyi, rehberlik ve korumaya dayalı olarak lider ile toplum arasında ahlaki ve organik bir ilişki olarak görür. İslam Cumhuriyeti’nin Velayet-i Fakih ilkesi altındaki yönetim doktrininin merkezinde; yakınlık, koruma ve dostluk anlamına gelen “velayet” kavramı yer alır.

Bu açıdan bakıldığında, İran silahlı kuvvetleri ile siyasi otorite arasındaki ilişkiyi anlamak, ordunun esas olarak resmi komuta kademesi ve mesleki yükümlülükler aracılığıyla yönetildiği conventional Batılı sivil-asker ilişkileri anlayışının ötesine bakmayı gerektirir.

İran’da siyasi liderler, askeri komutanlar ve askerler arasındaki ilişki, aynı zamanda rütbe ve hiyerarşinin ötesine geçen dini sadakate ve manevi görev ile fedakarlık duygusuna dayanır. Örneğin şehadet kültürü, köklerini 7. yüzyıldaki Şii Kerbela Savaşı hafızasından alır ve haklı bir davayı savunma uğruna yapılan fedakarlığı ahlaki bir otorite kaynağı olarak sunar.

1980’lerde İran-Irak Savaşı, bu dini anlatıyı daha sonra İran’ın askeri ve siyasi kurumlarına giren bir komutanlar kuşağı için yaşanmış bir tecrübeye dönüştürdü. Savaş; fedakarlığı, azmi ve direnişi ülkenin askeri karar alma yapısına yerleştiren kollektif bir hafıza yarattı. Bu direniş ruhu, bir bakıma İran silahlı kuvvetlerinin olağanüstü acılara karşı gösterdiği görünürdeki dayanıklılığı açıklamaya yardımcı olmaktadır.

Dolayısıyla ulaşılan temel bir sonuç şudur ki; İran, olağanüstü kayıplara dayanma kapasitesi birçoğunun tahmin ettiğinden daha fazla olan kurumlara, ağlara ve askeri güçlere sahiptir. Ayrıca bu tür kayıpların normal İranlıları kendi devletlerine daha da yakınlaştırmasının muhtemel olduğunu unutmamak önemlidir.

Not: bu analiz tahrireh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın