Ne zaman savaş ABD’nin nefes almaya ihtiyaç duyduğu bir noktaya ulaşsa, aniden Zarif’in Foreign Affairs dergisinde ana fikri “Verip Kurtulalım”dan başka bir şey olmayan bir makalesi yayımlanıyor. Her ne kadar bu tavizler peşin verilse de karşılığında yalnızca vadeli hayaller alınıyor. Görünen o ki klasik “Havuç ve Sopalı” yaklaşım bazıları üzerinde hâlâ işe yarıyor!
Bölgesel ve uluslararası meseleler ile gelişmelere dair yanlış algıları defalarca İran’ın ulusal çıkarlarını tehlikeye atan eski İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, Foreign Affairs dergisindeki yeni makalesiyle aynı şeyleri bu kez farklı bir dille tekrarladı. Söylediklerinin varacağı nihai nokta, ABD’nin talepleri karşısında tamamen “Teslimiyet” ve “Verip Kurtulalım” yaklaşımıdır; ancak bu kez “Barış” ve “İtidal” rötuşlarıyla!
Nitekim Zarif, Foreign Affairs’te çıkan bir önceki makalesinde de yeni makalesinin bir yansıması sayılan şu ifadeleri kullanmıştı: “İran, tüm yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programına kısıtlamalar getirmeyi ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden trafiğe açmayı teklif edebilir.”
Bununla birlikte Zarif bu kez açıkça “İran’ın İtidalli Olması Gerektiğinden” söz etmiş ve üstü kapalı olarak “diğer ülkelerin” siyasi, ekonomik ve askeri baskılarını kaldırması karşılığında İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki bu “kırılgan kaldıracı” bırakması gerektiğini savunmuştur. Sanki boğazın stratejik mülahazalar üzerinde artık hiçbir etkisi yokmuş ve onu bırakmak Washington’ın İran dosyasını kapatmasını sağlayacakmış gibi!
Zarif makalesinde şunları yazdı: “Diğer ülkeler İran’ın boğazdaki çıkarlarını tehlikeye atabilecek ekonomik, siyasi ve askeri eylemlerden kaçınması gerektiği gibi, Tahran da itidal göstermelidir. Bu eylemler, İran’ı seyrüsefer serbestisinden yararlanmaktan fiilen mahrum bırakan yaptırımları, İran’a karşı diplomatik ittifaklar kurulmasını veya Hürmüz Boğazı üzerinden İran’ın güvenliğini bozan askeri teçhizat sevkiyatını kapsamaktadır.”
İşin özü, daha önce söylediklerinin aynısıdır: Yaptırımların kaldırılması ve baskıların azaltılması vaadi karşılığında boğaz üzerindeki peşin kozun terk edilmesi. Eğer bu illüzyonların gerçeklikle bir bağı olsaydı, kendisinin mutfağından çıkan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (Nükleer Anlaşma/KOEP) “Mutlak Zarar” olarak anılmazdı!
Büyüteci Biraz Uzaklaştırın!
İki savaştan sonra nihayet Zarif’in zihni biraz çalışmaya başladı ve mevcut savaşın Batı Asya’daki güvenlik düzenini belirleme savaşı olduğunu fark etti. Bu durum, savaştan önceki müzakerelerin ne kadar semeresiz olduğunun ve daha önce reformist kanadın üzerinde çokça durup hayal sattığı süreçlerin boşluğunun bir kanıtıdır.
Zarif, “ABD’nin Batı Asya’daki uzun vadeli taahhütlerinin yükünü azaltmasından” ve “ABD’nin bölgedeki rolünü İsrail’e devretmesinden” söz ederek bunu “Asya’ya Yönelim” olarak adlandırmış. Bu tespit doğru olmakla birlikte, analiz seviyesi hâlâ bölgesel düzeyde sıkışıp kalmış ve “Büyük Oyun”un genel resmini kavramaktan aciz kalmıştır.
Gerçekte ABD’nin maliyetleri nedeniyle bölgedeki taahhütlerini azaltması ve bunu İsrail’e devretmesi doğru bir okumadır; ancak bölgesel düzeyden çok daha büyük bir kavga cereyan etmektedir: ABD’nin dünya liderliği için Çin ile girdiği rekabet!
Başka bir deyişle, Çin son yirmi yılda gücünü artırdığı ve ABD de kendi gerileyişi gerçeğiyle yüzleştiği için eski uluslararası düzen sona ermiştir. Çin ile ABD arasındaki rekabetin kaderini belirleyeceği yeni bir düzene geçiş dönemi başlamıştır.
Bu açıdan bakıldığında Amerikalıların gözünde İran, Çin’in daha zayıf bir halkası olarak görülmektedir. İran petrolüne ve Hürmüz Boğazı su yoluna hakim olmak, Çin karşısında ABD’ye üstünlük sağlayabilir. Bu nedenle mevcut savaş, bölgesel güvenlik düzenini belirleme savaşı olsa da daha makro bir bakışla uluslararası sistemdeki gelecek ve hegemonya üzerine bir savaştır. Bu durum, ABD’nin İran üzerindeki baskıları azaltma isteğini bir hayale dönüştürmektedir. Nitekim son bir ayda görüldüğü üzere Washington, İran’ın gücünü artıracak hiçbir taahhüdü yerine getirmeye yanaşmamış ve bu yüzden mutabakat zaptı ölüme mahkum olmuştur.
Nitekim John Mearsheimer’ın Büyük Güç Siyasetinin Trajedisi kitabındaki ifadesiyle, “Yalnızca aptal bir devlet uluslararası sistemde hegemonya kurma fırsatını kaçırır.” Daha önce bu konumda bulunmuş ABD gibi bir devletin, Çin’in rekabette üstünlük sağlamasına izin verecek kadar aptal olmadığı açıktır. Bu, Zarif’in hâlâ kavramaktan uzak olduğu makro tablodur.
“Görüş Ayrılığı” Değil, “Dayatma”
Zarif’in dar görüşlülüğü, “Hürmüz Savaşı” hakkındaki yazılarının da kaynağıdır. O, mevcut çatışmaları “anlaşma maddelerine, özellikle de Hürmüz Boğazı’na ilişkin farklı yorumlardan” kaynaklanan ve çatışmaya yol açan durumlar olarak değerlendirmiştir.
Ancak eski Dışişleri Bakanı hâlâ meselenin basit bir görüş ayrılığı değil, özünde bir savaş olduğunu anlayamamıştır. Oysa o, bunun sadece bir görüş ayrılığı olduğunu ve çözülmesi halinde “300 milyar dolarlık yatırım” hülyasıyla yeniden yapılanma gibi hayali iş birliği zeminlerinin oluşacağını sanmaktadır. Bu savaş, mutabakat zaptında yer alan maddeler ve konular üzerinde iradelerin ve arzulanan yorumların dayatılması savaşıdır; mevcut konjonktürde Hürmüz Boğazı’nın savaş öncesi durumuna dönmesi ABD’nin talepleri arasındadır.
Diğer bir husus ise Amerikalıların gözünde İran ile savaşın bir “Sıfır Toplamlı Oyun” teşkil etmesidir. Yani İran’ın gücündeki her türlü artış, ABD ve müttefiklerinin gücünde bir azalma anlamına gelecektir; İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyeti de bu kurala dahildir.
Bu nedenle Zarif’in; yaptırımların ABD tarafından kaldırılması, ABD’nin bölgeden “diplomasi, yeni bir barış anlaşmasına varılması ve bölgesel, yerli bir güvenlik yapısının şekillenmesi yoluyla” çekilmesi ve bunun İran’ın bölgedeki gücünü artıracağı yönündeki hayalleri bir seraptan ibarettir. Bu, nihayetinde ulusal güvenliği ve çıkarları tehlikeye atan “Kerry’nin imzasının garantisi” türünden bir seraptır.
Aslında Zarif’in görüşlerinde her şeyden çok göze çarpan şey şudur: Her ne kadar “Tahran ve Washington dost olamaz” inancında olsa da tüm Batı hayranlarının ortak özelliği olarak ABD’nin İran’a olan “düşmanlığına” hâlâ inanmamaktadır!
“Yumuşak Normalleşme”
Zarif’in son makalesi ve Seyyid Muhammed Hatemi’nin konuşmaları, İran’ın ABD düzeni içinde sert yollarla normalleşmesinden veya daha doğru bir ifadeyle sindirilmesinden umudunu kesip “Yumuşak Normalleşmeye” yönelen Reformistlerin yeni çizgisinin belirgin bir göstergesidir.
Bu perspektiften, mevcut bağımsız İran’ın, bölgede yalnızca kendi hakimiyetini veya vekili İsrail’i kabul eden bir ABD ile iş birliği yapabileceği ve ilişkileri normalleştirebileceği varsayılmaktadır. Bu düşünce tarzının şifresi ise Hatemi ve Zarif tarafından daha önce ortaya atılan “barış” ve “itidal” kelimelerinin arkasına saklanmaktır!
Buna rağmen Amerikan tarafının davranışlarında görülen şey, bu ülkenin kapısının hâlâ “Teslimiyetçilik” ekseninde döndüğüdür. İlk adımı belki 300 milyar dolarlık aldatıcı vaatler olan bir teslimiyet… Ancak bunun son durağı, ABD’nin son savaştaki asıl hedefinden başka bir şey olmayacaktır: İran’ın parçalanması.
Gerçekte İran, Amerikalılar ve İsraillilerin gözünde bu şekliyle varlığını sürdürmesi bile onların çıkarlarına potansiyel bir tehdit oluşturan kapasitelere sahiptir. Bu nedenle Zarif, Hatemi ve diğer reformist hayalperestlerin anlayamadığı şey, İran’ın parçalanmadan normalleşmesinin, ölüme yol açmaması beklentisiyle zehir içme hayalinden farksız olduğudur!
Bu yüzden Zarif’in “Birleşik Devletler İran’ın toprak bütünlüğünü tanımalıdır” ifadesi, onun makro siyasi ve jeopolitik gelişmeleri yanlış anlamasından başka bir şey değildir. Çünkü esasen Birleşik Devletler böyle bir şeyi kabul edemez; nitekim Ramazan Savaşı’nda Kürtleri destekleyerek İran’ı parçalama sürecini başlatmayı hedeflemişlerdi. Maalesef Ruhani hükümetinin Dışişleri Bakanı’nın, bakanlığı döneminde de tezahürleri görüldüğü üzere siyasetin alfabesinden bile hâlâ nasibini almadığını itiraf etmek gerekir.
Çelişkiler Diyarı: Savaş Anında Hayal Satma Dükkanı
Zarif’in makaleleri ve genel olarak Reformist projeler hakkındaki garip husus şudur: İran ne zaman savaş meydanında üstünlüğü ele geçirse, barışçıl bir dille yazılmış olsa da özü ABD’nin taleplerine teslim olmak için korku ve zayıflıkları ifade etmekten ibaret olan yeni bir hayalperest ve Batı merkezli reçeteler dalgası ortaya çıkmaktadır.
Başka bir deyişle, İran ne zaman kendi çıkarlarını ve haklarını korumaya, stratejik konumunu pekiştirmeye çalışsa, buna paralel olarak Batı hayranı grupta gizemli bir şekilde tüm kazanımları terk etmeyi amaçlayan bir tutum beliriyor; yeter ki Amerikan imparatorluğuna bir halel gelmesin! İşte bu yüzden Cevad Zarif, İran’ın Hürmüz Boğazı’nda yeni bir hukuki rejim oluşturma çabasını “daha fazla kaldıraç elde etme yönündeki semeresiz çaba” olarak nitelendiriyor.
Sanki Zarif ve diğer reformistlerin penceresinden İslam Cumhuriyeti, İran’a saldıranlara karşı direnmeyi bırakmalı ve onlara her türlü eylem imkanını tanımalıdır. Elbette bu durum kendileri tarafından açıkça ifade edilmiyor; ancak “Verip Kurtulalım” çarkı dönmeye başladığında, Hürmüz Boğazı’ndan sonra muhtemelen nükleer programla ve hatta Üç Ada ile de vedalaşmak gerekecek; yeter ki dünyada ama Reformistlerin gözünde değil, heybeti kırılan ABD ile karşı karşıya gelinmesin!
Özetle, Batı hayranlarının perspektifinden, tapındıkları put yani ABD ile çatışmak yerine, somut ve gerçek fırsatları değil, bolca hayali elde edebilmek adına sürekli taviz verilmelidir. Oysa on yıldan fazla bir süre önce “ekonominin ve santrifüjlerin çarklarını” döndürmesi beklenen o hayali Nükleer Anlaşma’nın (KOEP) çarkı bile bizzat Trump tarafından kırılmıştı.
Not: bu analiz snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
