Batı’nın Tarihsel Kırılması, 7 Ekim Sonrası Jeopolitik Çıkmaz ve “Mekke İttifakı”nın Tahlili

Mekke İttifakı hakkında şimdiye kadar lehinde veya aleyhinde birçok tahlil yapılmış ve bundan sonra da yapılmaya devam edecektir. Ancak bu tahlillerin önemli bir kısmında olaylar ve olguların, birbiriyle ilişkileri ve tarihsel süreklilikleri dikkate alınmaksızın, meydana geldikleri andan itibaren bağımsız ve birbirinden kopuk hadiseler olarak ele alınmaktadır. Oysa gerçekleşmiş olayları ve oluşmuş olguları sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için onları yalnızca kendi anlık bağlamları içerisinde değil, öncesinde meydana gelen olaylarla ilişkileri, birbirleri üzerindeki etkileri ve oluşturdukları tarihsel süreç içerisinde ele almak gerekir.

Bugün İslam dünyasında meydana gelen birçok siyasî ve toplumsal olayları, yalnızca güncel hadiseler üzerinden açıklamak yeterli değildir. Bu olayların arka planını anlayabilmek için, Batı dünyasında özellikle 14. ve 15. yüzyıllardan itibaren din ve siyasetin ilişkisi konusunda ortaya çıkan düşünsel ve tarihsel dönüşümü dikkate almak gerekir. Bu dönüşümün meydana getirdiği zihniyet ve siyasal yapılanmalar, sonraki yüzyıllarda farklı biçimler kazanarak günümüze kadar ulaşmış; dolayısıyla bugün İslam dünyasında yaşanan gelişmelerin önemli bir kısmı, daha uzun bir tarihsel süreç içerisinde değerlendirilmelidir.

Batı’nın Tarihsel Paradigması ve İslam Dünyasındaki Yansıması

Batı dünyası, yüzyıllar önce dini hayatın dışına iterek kendi siyasî ve ekonomik modelini kurarken, İslam coğrafyasını da kendi hegemonyası altında tutmak amacıyla sürekli bir “zihnî ve siyasî formatlama” çabası içinde olmuştur. İslam’ın özündeki tevhid inancı ve hayata müdahil olan Allah anlayışı, insan merkezli (hümanist), seküler, emperyalist ve monarşik sistemler için her zaman yapısal bir tehdit oluşturmuştur. Bu nedenle İslam dünyasındaki mevcut rejimler, “ben merkezli” bir paradigmanın —ki günümüzde bunu Batı temsil etmektedir— yüzyıllar önce şekillendirdiği bu sistemik nefse bağımlı veya onun çıkarlarıyla uyumlu bir çizgide tutulmuştur. Bu çerçeveden bakıldığında, 7 Ekim 2023’te Filistin’de başlayan savaş ve sonrasında meydana gelen gelişmelerin de tek başına ve diğer olaylardan bağımsız bir hadise olarak değerlendirilmemesi gerektiği kanaatindeyim.

Filistin’e yönelik İsrail’in soykırımına karşı yalnızca iddia düzeyinde değil, bilfiil Filistinlilere yardım eden ülkenin İran İslam Cumhuriyeti olması nedeniyle, savaşın bu şekilde devam etmesi hâlinde İslam dünyasındaki toplumların —rejimlerin değil— İran etrafında tek bir cephede şekilleneceği emperyalist güçler tarafından fark edilmiş ve bu durum, kendi paradigmaları doğrultusunda oluşturulmuş rejimlere de bildirilmiştir. Bunun önüne geçebilmek için Filistin’in savaşın dışında tutulmasının gerekliliği sonucuna varılmış ve bu doğrultuda garantör devletler aracılığıyla Filistin’le bir anlaşmaya gidilmiştir. İran bu anlaşmaya karşı çıkmış olsaydı, İran’ın Filistinlilerin düşmanı olduğu yönünde yoğun bir propaganda yürütülebilecekti. Dolayısıyla İran, Filistinlilerin aldığı karara saygı duyduğunu belirtmiş; ancak bu anlaşmanın “bir uydurma” olduğunu ifade eden açıklamalarda bulunmuştur.

Ancak garantör ülkeler, üstlendikleri garantörlük görevlerini, İsrail’in gerçekleştirdiği ihlaller karşısında yerine getirmemişlerdir. Bu durum, Mekke İttifakı açısından da önemli bir soru ortaya çıkarmaktadır: İttifakın taraflarından birine İsrail veya Amerika tarafından saldırılması hâlinde, diğer tarafların ittifakın gereğini fiilen yerine getirmeleri ne ölçüde mümkün olacaktır? Mevcut şartlar dikkate alındığında, böyle bir durumda ittifak taraflarının birbirlerini savunmak üzere ortak hareket edebilmeleri oldukça güç görünmektedir.

İsrail rejiminin Filistin’e yönelik saldırılarıyla başlayan süreç, daha sonra İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı yürütülen ve farklı aşamalarda gerçekleşen savaşlarla yeni bir boyut kazanmıştır. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bu süreçte varmak istedikleri temel hedeflerinden hiçbirisine ulaşamamaları ve uluslararası alanda kaybettikleri prestijin yeniden tesis edilmesine yönelik arayışları dikkate alındığında, İslam dünyasında onların siyasî çizgileriyle uyumlu yeni rejim veya ittifakların oluşturulması üzerinden bölgesel dengelerin yeniden şekillendirilmek istenmesi ihtimalini göz ardı etmemek gerekir.

Bu açıdan Mekke İttifakı da yalnızca kendi kuruluş şartları ve güncel siyasî gerekçeleri üzerinden değil, 7 Ekim 2023’ten itibaren meydana gelen gelişmelerin oluşturduğu bütünlük içerisinde değerlendirilmelidir. Zira bir siyasî oluşumun mahiyetini anlayabilmek için yalnızca onun ilan ettiği amaçlara değil, ortaya çıktığı tarihsel bağlama, hangi gelişmelerin ardından ortaya çıktığına, hangi aktörlerle ilişki kurduğuna ve bölgesel siyasette nasıl bir sonuç doğurabileceğine de bakmak gerekir. Bununla birlikte burada temel bir mesele daha bulunmaktadır. İslam dünyasında yaşanan mücadele yalnızca devletlerarasındaki siyasî rekabetten ibaret değildir. Daha derinde, insanın ve toplumun nasıl yönetilmesi gerektiğine ilişkin farklı dünya görüşleri arasında bir mücadele söz konusudur.

Bugüne kadar dünyada ortaya çıkan siyasî modellerin önemli bir kısmı ister din adına, ister laik veya seküler bir anlayış içerisinde şekillenmiş olsun, siyasî düzenini belirli bir dünya görüşü temelinde kurmuştur. Buna karşılık İslam’ın kendi özünden hareketle, dışarıdan alınmış siyasî modellerden bağımsız ve mevcut modellerin tamamına alternatif oluşturabilecek bir yönetim anlayışının ortaya konulması, meselenin asıl önemli boyutunu oluşturmaktadır.

Tevhid merkezli İslam dünya görüşünün temelinde, itaat isteyen bir Yaratıcı’nın varlığı bulunmaktadır. Buna göre insanın nihai itaati herhangi bir beşerî otoriteye değil, Allah’a aittir. Ancak Allah’a itaatin toplum ve tarih içerisinde somutlaşabilmesi için, Allah’ın tayin ettiği ilahî hüccete itaat anlayışını zorunlu kılar. Bu bağlamda imamet teorisi, Allah’a itaati temsil eden meşru otorite anlayışını ifade eder. Günümüzde ise bu anlayışın siyasî düzlemdeki temsil biçimlerinden biri velâyet-i fakih teorisi etrafında şekillenmiştir.

Dolayısıyla mesele yalnızca İran İslam Cumhuriyeti’nin veya herhangi bir devletin bölgesel siyaseti değildir. Daha temel mesele; Allah’ı yalnızca sözsel olarak merkeze almakla yetinmeyen, müdahil bir Allah anlayışına dayanan, itaati Allah’a itaat sayılan ve siyasî otoritenin meşruiyetini ilahî dünya görüşü içerisinde temellendiren bir yönetim modelinin, dünyada hâkim olan diğer siyasî modellere alternatif oluşturma iddiasıdır. Bu nedenle İslam dünyasında meydana gelen güncel siyasî gelişmeleri değerlendirirken, olayları yalnızca devletlerarasındaki güç mücadelesi olarak okunması eksik kalacaktır. Aynı zamanda hangi dünya görüşünün, hangi insan ve toplum tasavvurunun ve hangi siyasî meşruiyet anlayışının gelecekte belirleyici olacağına ilişkin daha derin bir mücadelenin de dikkate alınması gerekir.

Kanaatimce, Mekke İttifakı’nın da daha geniş tarihsel ve fikrî bağlam içerisinde değerlendirilmesi gerekir. Şayet söz konusu oluşum, mevcut siyasî modellerin devamını sağlayacak bölgesel bir yapılanmanın parçası olarak ortaya çıkmışsa, bunun karşısında bulunan ve kendisini tevhid, ilahî itaat, imamet ve velâyet anlayışı üzerinden temellendiren siyasî model ile arasındaki mücadele yalnızca siyasî bir rekabet değildir; aynı zamanda iki farklı dünya görüşünün karşılaşmasıdır.

Kur’an’ın şu ayeti, bu bağlamda üzerinde düşünülmeye değer bir ilkeyi ortaya koymaktadır: “Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk vardır ki hak ile (tevhit ve itaat merkezlerini liyakatli tekliğe indirmek suretiyle) hidayet eder ve hak ile (tevhit ve itaat merkezlerini liyakatli tekliğe indirmek suretiyle) adaleti gerçekleştirir.” (A‘râf, 7/181)

Bu ayet, hakikate yönlendiren ve hak ile adaleti gerçekleştiren (itaat merkezlerini liyakatli tekliğe indirgeyen) bir topluluğun varlığından söz etmektedir. Dolayısıyla İslam’ın siyasî ve toplumsal tasavvurunu yalnızca mevcut siyasî modellerden birinin alternatifi olarak değil, tevhid, ilahî hidayet, itaat ve adalet esasları üzerine kurulmuş özgün bir dünya görüşünün siyasî tezahürü olarak değerlendirmek gerekir. Bu perspektiften bakıldığında, bugün İslam dünyasında meydana gelen hadiseler birbirinden kopuk olaylar değildir. Aksine bunlar, daha geniş bir tarihsel süreç içerisinde birbirini etkileyen, birbirine bağlanan ve nihayetinde farklı dünya görüşlerinin karşılaşmasını ortaya çıkaran gelişmeler zincirinin parçalarıdır. Mekke İttifakı da ancak bu bütünlük içerisinde değerlendirildiğinde gerçek mahiyeti ve tarihsel anlamı hakkında daha sağlıklı bir kanaate ulaşmak mümkün olacaktır.

Sonuç ve Bütüncül Değerlendirme

Olayları, 14. yüzyıldan bugüne uzanan zihinsel kopuşlar zincirinden bağımsız okuyamayız. 7 Ekim sonrasında Amerika ve İsrail’in uğradığı stratejik yenilgi, İslam dünyasında tevhidî ve direniş merkezli bir alternatifin ne kadar güçlü olduğunu göstermiştir. Bu alternatif karşısında tutunamayan güçler, bölgedeki rejimler vasıtasıyla yeni bloklaşmalar, Mekke İttifakı kisvesi altında, üretmeye çalışmaktadır.

Mekke İttifakı’nın taraflarından biri, direniş cephesinin üyelerinden birine karşı yıllardır saldırgan bir politika yürütmektedir. İttifakın taraflarından birisi, emperyalist cephenin yanında yer almakta ve emperyalizmin ruhunu taşıyan; onun bağlı olduğu günümüz dünyasında emperyalizmin merkezinde yer alan ve neredeyse dünyanın her yerinde üsleri bulunan bir gücün stratejisini temsil etmektedir. Bu güç, stratejik emellerine; itaat isteyen Yaratıcı anlayışını, imamet teorisi üzerinden toplumsal hayata taşıyan ve ilahî iradeyi beşerîleştirmeden toplumsal hayata müdahil olan bir Allah anlayışını temsil eden, velâyet-i fakih ekseninde şekillenmiş direniş cephesi karşısında ulaşamamıştır. Dolayısıyla bu gücünde söz konusu ittifakta yer alması, ittifakın direniş cephesi karşısında şekillenmiş olma ihtimalini oldukça güçlendirmektedir.

Diğer taraftan, ittifakın taraflarından birine Amerika veya İsrail tarafından saldırılması ihtimalinin son derece düşük olduğu da düşünülebilir. Zira bunun temelinde yalnızca stratejik çıkarlar değil, onları oluşturan Batı dünyasının sahip olduğu paradigma bulunmaktadır. Batı dünyasının sahip olduğu siyasî ve toplumsal modeller, “itaat isteyen bir Yaratıcı yoktur” veya “Yaratıcı vardır, fakat insandan itaat istememektedir” şeklindeki dünya görüşlerinden hareketle şekillenmiştir.

Ancak unutulmamalıdır ki tarihin akışını belirleyen temel unsur, emperyalist merkezlerin planları değil; hakka ileten, hak ile adaleti tesis eden ve bu uğurda direnenlerin iradesidir.

Hilfü’l-Fudûl ruhu da Kur’anî adalet ilkeleri de (Nisâ 135, Mâide 8, Nisâ 105), bâtılın ve sömürünün planlarına payanda olmayı değil; kim olursa olsun zalimin karşısında, hakikatin ve mazlumun yanında kararlı bir duruş sergilemeyi gerektirir.

Dr. Murat Aydoğdu

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın