Hz. Peygamber Olmasaydı, Var Olmanın Ne Anlamı Kalırdı?!

Yüce Peygamberimizin kutlu miraca/vefatına ve İmam Hasan el-Mücteba ile İmam Rıza’nın (hepsine selam olsun) şehadet yıldönümlerine yaklaştığımız bu günlerde; söyleşi sütunumuzu bugünlerin ruhuna uygun olarak farklı bir biçimde kaleme alıyor ve onu, daha önce Kayhan gazetesindeki bir yazımızın başında da yer verdiğimiz 8 yıllık Kutsal Savunma yıllarına ve Tahran’ın füze fırtınasına tutulduğu ilk geceye ait bir hatıraya ayırıyoruz.

Yazar o gece; daha önce henüz gençlik yıllarındayken Şehit Üstat Mürteza Mutahhari, merhum Allame Caferi ve diğer isimlere sorduğu, onlardan teorik olarak son derece akılcı ve delillendirilmiş yanıtlar aldığı bir sorunun cevabını bizzat yaşayarak buldu. Ancak o gece bulduğum yanıt farklı türden ve gönlü okşayan bir yanıttı; adı geçen büyük şahsiyetlerin teorik delillerle anlattıklarının somut ve canlı bir tezahürüydü. Aşağıda okuyacağınız metin, Kayhan‘daki o yazının bir bölümüdür. Buyrun okuyun!

«O gece Tahran’ın füze saldırılarına maruz kaldığı ilk geceydi. İlk füze, gün batımına bir saat kala Şeyh Hadi Caddesi’ne düşmüş ve bir hastaneyi yerle bir etmişti. İnsanlar o korkunç ve peş peşe gelen patlamaların Saddam’ın füze fırlatmasından kaynaklandığını henüz bilmiyordu. Tıpkı önceki zamanlardaki gibi hava bombardımanı olduğunu sanıyor ve bombardımandan önce her zamanki gibi neden kırmızı alarm çalmadığına şaşırıyorlardı. Biz ise Devrim Muhafızları (Sepah) bünyesinde, menzili artırılarak Tahran’a kadar ulaşan bu füzelerin Irak’a ait —siz bunu müstekbir güçlerin ortak üretimi diye okuyun— füzeler olduğunu biliyorduk. Tahran sokakları tenha; füzeler ise arada sırada gürleyen bir sesle Tahran semalarına ulaşıyor ve birkaç saniye sonra uzayda korkunç bir patlama sesi yankılanıyordu…

Gecenin sonlarına doğru bir füze daha geldi. Alev izi, kuzeydeki Tahran dağlarına doğru gittiğini gösteriyordu ve ardından… O civarda korkunç bir patlama… Yanımdaki arkadaşım benzi atmış bir halde sordu: Jamaran mı?!… İkimizin de içine bir kurt düştü… Jamaran’daki Devrim Muhafızları mensubu kardeşlerle iletişime geçtik…. Şükür ki bir şey yoktu. Peki ya o gece füzelerden biri Jamaran’a ve İmam’ın o mütevazı, sığınaksız evine isabet etseydi ne olurdu? Felaketin düşüncesi bile dehşet vericiydi… Ya İmam gitseydi?…

O gece bu soru yazarın zihninde endişeyle dönüp durdu ve nihayet şu noktaya ulaştı: Eğer Humeyni gibi bir lütuf olmasaydı ne olurdu?…

Bizler; kötülüklerle dolu bir dünyayla, var olan ve var olmaya devam eden hiçbir işe yaramaz insanlarla ve doktrinlerle baş başa kalırdık. Reagan ve ürpertici liberal demokrasisiyle Amerika ve onun karakterden yoksun, kokuşmuş liderleri; insanlığı kasıp kavuran Marksizmiyle Sovyetler; içinden korsan torunlarının iktidara çıktığı İngiltere… Bu renkte, bu kokuda bir dünya ve bu doğrultudaki doktrinler ne işe yarardı ki?…

Yavaş yavaş o sorunun cevabına yaklaşmıştım… Eğer Allah’ın Resulü (s.a.a) olmasaydı ve Muhammed Mustafa (s.a.a) peygamber olarak gönderilmeseydi, bu dünyada var olmak hangi bahaneyle haklı çıkarılabilirdi?!… İnsanların yaratılmasının, yerin ve göğün var edilmesinin ne anlamı kalırdı?!… Ve bu yanıt; Allah’ın Yüce İslam Peygamberi’ne hitaben buyurduğu o nurani kelamın eksiksiz ve net bir açıklamasıydı… “Lavlâke lemâ halaktu’l-eflâk… Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım…”

Uhud Savaşı sırasında Resulullah’ın (s.a.a) şehit olduğuna dair söylentiler dillerde dolaşmaya başladığında, O’nun gidişiyle her şeyin bittiğini sanan bir grup mümin derin bir üzüntü ve kederle meydandan çekilmişti. Yüce Allah onları şu sözlerle kınadı: “Eğer O ölür veya öldürülürse gerisin geri eski halinize mi döneceksiniz?” Geride duran o kimseler utançtan başlarını öne eğdiler ve gafletlerine yandılar. Çünkü kalıcı olan Resulullah’ın risaletiydi; her ne kadar O’nun ayrılığı müminlere ağır ve katlanılmaz gelse de.

İşte Büyük Humeyni’nin vefatı da böyleydi. Hiç gönül bağlamadığı bu dünyadan göçüp gittiğinde, liderlik kapısı kapanmadı. Gayptaki Muradımız (ruhlarımız O’na feda olsun), risaletini Yüce Peygamberin temiz soyundan gelen bir başka büyük adam olan Şehit Efendimize devretti. Hazretlerinin şehadetiyle birlikte, ümmete tanıtmaları için Uzmanlar Meclisi’ne (Hobregan) bir başka temsilci seçip sundu…

İlahi olarak seçilmiş önderlerin bu kutlu silsilesi olmasaydı, ümmetin eli ayağı müstekbir güçlerin zulüm zincirleriyle bağlanmış olup kalmaz mıydı? Kalırdı, değil mi?!»

 

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın