İran Dosyası Sonu Gelmez Bir Savaşa Mı Dönüşecek?

Önde gelen Amerikalı düşünce kuruluşu, Donald Trump’ın tıpkı Vietnam’daki Lyndon Johnson gibi sonu artık kontrol edilemez hale gelebilecek bir savaşa girme riskiyle karşı karşıya olduğunu iddia etti.

ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR) İran kökenli uzmanı ve Orta Doğu Çalışmaları Kıdemli Araştırmacısı Ray Takeyh yaptığı analizde şu ifadelere yer verdi:

On yıllardır Amerikalı siyasetçiler ve askeri komutanlar, Küba ve İran gibi orta ölçekli güçleri Washington’ın taleplerine —örneğin silah programlarından vazgeçmek veya Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak gibi— uymaya nasıl zorlayabilecekleri sorusuyla meşgul olmaktadır.

Tüm boyutlarıyla kapsamlı bir savaş fiilen mümkün olmadığından, Amerikalı liderler kaçınılmaz olarak askeri baskıyı kademeli olarak tırmandırma stratejisine yönelmişlerdir. Amaç, karşı tarafa mesaj göndererek direnişi sürdürmenin bedelini kademeli olarak artırmaktır.

Bu yaklaşımın mantığı yüzeysel olarak ikna edici görünse da, karnesi birbiri ardına gelen başarısızlıklarla doludur. Vietnam’dan İran’a kadar birbirini izleyen ABD yönetimleri geçmişteki hatalarından ders çıkarmayı başaramamış ve bu başarısızlıkların sonucu da genellikle ucu açık savaşlar ve insani felaketler olmuştur.

Kademeli tırmanış fikri ilk kez 1960’larda ABD Savunma Bakanı Robert McNamara ve Pentagon’da “dâhiler” olarak tanınan meşhur ekibi tarafından ortaya atıldı. Bu kişiler genellikle doktora derecesine ve parlak akademik geçmişe sahipti ancak eleştirmenlere göre gerekli pratik anlayıştan ve gerçekçilikten yoksundular. Askeri baskının dozunu hassas bir şekilde ayarlayarak Kuzey Vietnam’ın sonunda savaşmayı sürdürmenin bedelinin getirisinden daha fazla olduğu sonucuna varacağına inanıyorlardı. ABD kararlılığını gösterdikten sonra müzakere yolu açılacak, ancak anlaşma şartlarını Hanoi değil Washington belirleyecekti.

Bu tür bir yaklaşımın sorunu, düşmanın baskıya dayanma ve yeni koşullara uyum sağlama yeteneğini göz ardı etmesidir. Bombalama kampanyaları genellikle liderlerin iradesini güçlendirir ve birçok durumda halkı da direniş ekseni etrafında kenetler. Buna karşılık karşı taraf da misillemeyle karşılık verir ve böylece savaşın kapsamını kademeli olarak genişleten bir döngü oluşur.

Vietnam’da bu strateji sonunda ABD’yi, New Mexico eyaletinden biraz daha büyük bir ülkeye, önceki tüm savaşlarının toplamından daha fazla bomba yağdırdığı bir noktaya getirdi; yaklaşık üç milyon Vietnamlının hayatını kaybettiği bir savaş.

Başkan Trump’ın Şubat ayında İran’a karşı savaşı neden başlattığı henüz tam olarak netleşmiş değildir. Yönetiminin açıklamaları defalarca değişmiş ve beyan edilen hedefler sürekli kaymıştır. Ocak ayındaki iki olayın Başkanı Orta Doğu’da kolay bir zafer elde edebileceğine ikna ettiği görülüyor.

Birincisi, Nikolas Maduro’nun devrilmesiyle sonuçlanan Venezuela’daki başarılı operasyon; ikincisi ise İran’da hükümetin temellerini sarsan huzursuzluklardı.

Ancak bu değerlendirme, İran’ın iç politikasının yanlış anlaşılmasından kaynaklanıyordu. Çünkü İslam Cumhuriyeti hem düzeni yeniden tesis edebilecek kadar katı bir yapıya sahipti hem de toplumda yozlaşmış bir Latin Amerika hükümetine kıyasla çok daha derin köklere sahipti.

ABD, İsrail ile birlikte savaşı, aralarında İslam Cumhuriyeti’nin yaşlı Lideri (Ayetullah) Ali Hamaney’in de bulunduğu onlarca İranlı yetkiliyi öldürerek başlattı. Ancak sistemin yapısı ayakta kaldı ve yönetimin çok katmanlı elitleri durumun kontrolünü elinde tuttu. Yeniden yapılanan hükümet bu çatışmayı bir ölüm kalım savaşı olarak değerlendirdi ve savaşın kapsamını Basra Körfezi’ne taşıdı; burada ABD müttefiklerine ağır darbeler indirdi ve hayati su yollarındaki deniz trafiğini aksattı.

Bu durum İran’ın en kritik nüfuz kozuydu: Hem küresel ekonomiye hem de Amerikalı mükelleflere maliyet yükleyebilmek. Asıl soru kimin daha fazla acı verebileceği değil, kimin daha fazla acıya katlanmaya hazır olduğudur. Böyle bir rekabette, bu savaşı bir varoluş meselesi olarak gören taraf, isteğe bağlı bir savaşa girmiş uzak bir imparatorluğa kıyasla baskıya dayanmak için daha fazla motivasyona sahiptir.

Öngörülemezlik, Trump’ın stratejisinin temel özelliği gibi görünüyor; öyle ki askeri operasyonlar defalarca durdurulmuş ve ardından hızla yeniden başlatılmıştır. Ancak kademeli tırmanışın kaçınılmaz mantığı bu ay da kendini gösterdi; Trump sosyal medyada şöyle yazdı:

“Şu andan itibaren, İran İslam Cumhuriyeti Hürmüz Boğazı’ndaki bir gemiye füze, roket, İHA veya başka herhangi bir araç ya da silahla ne zaman ateş açarsa, Amerika Birleşik Devletleri bir köprüyü veya elektrik santralini bombalayıp yok edecektir; buna başkent Tahran’ın yanında veya içinde yer alanlar da dahildir.”

İran halkı halihazırda elektrik kesintilerinden, gıda eksikliğinden, yüksek enflasyon oranlarından ve felç edici işsizlikten muzdariptir. Bu hesaplaşmanın önemi göz önüne alındığında İran’ın, kendi topraklarına yönelik daha fazla saldırıya yanıt olarak bölge genelindeki ABD askeri tesislerini hedef alma ihtimali bulunmaktadır; bu da Amerikan güçlerine önemli miktarda zayiat verdirebilecek bir adımdır.

Bu tür saldırılar neredeyse kesinlikle ABD’nin karşı misillemesiyle karşılaşacak ve hedef listesi sürekli genişleyen bir saldırı ve karşı saldırı döngüsünü başlatacaktır. Savaş uzadıkça askeri ve sivil hedefler arasındaki sınırın ortadan kalkma ihtimali artacaktır. İnsani krizler tam olarak bu şekilde şekillenir; adım adım.

Basra Körfezi küresel ticaret için hayati öneme sahip uluslararası bir su yoludur ve İran tarafından aksatılmamalıdır. Kurallara dayalı uluslararası düzenin temel ilkelerinden biri seyrüsefer özgürlüğüdür. Amerika Birleşik Devletleri, tüm gemilerin Basra Körfezi’nden güvenli geçişini garanti altına almak adına çok uluslu bir güç oluşturulmasına yetki vermesi için Birleşmiş Milletler’e başvurmalıdır.

Trump yönetiminin ittifaklara ve çok taraflı kurumlara yönelik şüpheci yaklaşımı dikkate alındığında, böyle bir adımın gerçekleşmesi zor olacaktır. Bununla birlikte, herhangi bir uluslararası yetkiden bağımsız olarak, öngörülebilir gelecekte Basra Körfezi’ndeki trafiğin güvenliğini sağlama konusundaki asıl sorumluluk, orantısız bir şekilde ABD Deniz Kuvvetleri’nin omuzlarında olacaktır.

Yeterli inceleme ve öngörü olmaksızın başlatılan düşüncesiz savaşlar, genellikle başlatanların iktidardan ayrılmasından uzun süre sonra bile devam eden sonuçlar doğurur. Amerikalı diplomat George Ball’un 1964 yılında, Vietnam Savaşı’nı genişletmeye kararlı olduğu bir sırada Başkan Lyndon Johnson’ı uyardığı gibi: “Kaplanın sırtına bindiğimizde, artık nereden ve nasıl inebileceğimizden emin olamayız.”

Bugün de gözlerimiz kör bir şekilde bir başka kaplanın sırtına biniyoruz.

not: bu analiz tahirireh.com sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın