Molla Sadrâ’da Namazın İç Dünya Üzerindeki Etkisi Ve Meryem Suresi’nin 71-72. Ayetlerine Getirilen Yorum

Murat Aydoğdu

Bu genel başlık altında ele alınan konu, bir dizi makale şeklinde siz değerli okuyucularla paylaşılacaktır.

Çalışma kapsamında öncelikle Bakara Suresi’nin ilk ayetleri üzerinden konumuza temel teşkil eden bir giriş sunulacaktır. Takip edilen süreçte konu üç ana bölüm/aşama halinde işlenecektir.

Birinci Bölüm: Meseleye sağlam zemin ve kapsamlı bir giriş ve teorik çerçeve oluşturmak.

İkinci Bölüm: Molla Sadrâ’nın konu bağlamındaki özgün metninin doğrudan tercümesini ve analizini içermektedir.

Üçüncü Bölüm: Giriş bölümünde ortaya koyduğumuz teorik çerçeve ile Molla Sadrâ’nın metninden elde edilen muhtevanın ilişkilendirildiği bir değerlendirmeden oluşmaktadır.

Giriş ve Mukaddime Bakara Suresi Girişindeki İnsan Kategorileri ve “Muttakiler” Hikmeti Giriş bölümünde yer alan bu alt başlık çerçevesinde; Kur’an-ı Kerim’in çizdiği insan kategorileri içerisinde muttakilerin konumu ve İman-İslam ayrımı, insanın epistemolojik/zihinsel yapısı üzerinden incelenecektir. Bu doğrultuda, insanın yaratılıştan sahip olduğu doğal/fıtri kimliği ile sonradan kazandığı ikincil kimliklerin birbiriyle uyumu ya da ayrışması bağlamında “mümin” ve “Müslüman” kavramlarına özgün bir açılım ve tefsiri yorum sunulacaktır. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in ikinci suresi olan Bakara Suresi’nin hemen başında insanları zihinsel, ameli ve ahlaki tutumlarına göre üç ana grupta toplamaktadır: Muttakiler, Kâfirler ve Münafıklar.  İnsanların doğrudan “müminler” değil de “muttakiler” olarak kategorize edilmesindeki temel hikmet; muttakilerin zihinsel olarak kendilerine bahşedilen akıl yetisinden gereğince yararlanmaları ve amelde hakkın yanında yer alarak mutlak dürüstlüğü seçmeleridir. Muttakiler; bu özelliklerinden dolayı, zahiren mümin görünüp içten pazarlıklı olan münafıklardan kesin bir biçimde ayrılırlar. Kur’an-ı Kerim incelendiğinde, kendini “mümin” olarak tanımlayan kitlelerin pek çok ayette uyarıldığı, azarlandığı, kınandığı hatta şirke düşmekle itham edildiği görülür; “Onların çoğu, Allah’a ancak O’na ortak (şirk) koşarak iman ederler.” (Yûsuf, 12:106) “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saff, 61:2)

“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin…” (Mümtehine, 60:1) “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrîm, 66:6) “Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 4:65) “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin de amellerinizi boşa çıkarmayın!” (Muhammed, 47:33)

Buna karşın, Kur’an’ın hiçbir yerinde muttakiler azarlanmamış, aksine her daim övülmüş ve müjdelenmişlerdir. Bakara Suresi’nin başında muttakiler 3 ayette, kâfirler 2 ayette, münafıklar ise 12 ayette açıklanmıştır. Muttakiler için beyan edilen en kritik nokta; Kur’an-ı Kerim’in ancak onlar için mutlak bir hidayet rehberi (“hüden li’l-muttekîn”) oluşudur. Molla Sadrâ, bu ayetin tefsirinde son derece derin bir tespite varır: “Kur’an’ın hidayetinin bir ayette muttakilere tahsis edilmesi, bir başka ayette ise genel olarak insanlar için bir hidayet kitabı (“hüden linnâs”) şeklinde ifade edilmesi, insanlık âlemi içinde yalnızca muttakilerin “hakiki insanlık niteliğini” koruyabildiklerini gösterir”.

Zira insanı insan yapan değer; epistemolojik tahlil yetisiyle zihin âleminde teşekkül eden önermeler arasından, kesin bilgiyi yansıtan ilkeler vasıtasıyla hangisinin hakikati, hangisinin ise bâtılı temsil ettiğini ortaya koyabilmesidir. Muttakiler, epistemolojik yapıları gereği yaratılıştan oluşmuş doğal kimlikleriyle hareket eden kimselerdir. Onlar, hakikat ve bâtıl karşısında sergiledikleri tutumla kazanacakları ikincil kimliği, doğal kimlikleriyle tam bir uyum içinde tutarak inşa ederler; böylece kendilerini bâtıl fikir ve amellerden muhafaza eden “muttaki” kimliğine ulaşırlar. Kâfirler ve münafıklar ise hakikat karşısındaki tutumlarıyla doğal kimliklerinden sapmış ve kendilerine yapay ve itibari birer ikincil kimlik oluşturmuşlardır; biri kâfirlik, diğeri ise münafıklık kimliğini edinmiştir. Nitekim İblis de ilahi emir karşısında sergilediği tutumla asli konumunu kaybederek “şeytan” kimliğini kazanmıştır.

Muttakilerin Nitelikleri ve “Ahsen” olana tabi olma ilişkisi Bakara Suresi’nde muttakilerin temel nitelikleri şu şekilde sıralanır: Onlar gaybe iman ederler, namazı ikame ederler ve kendilerine rızık olarak verilen şeylerden infak ederler. Buradaki rızık; gayrimeşru yollarla değil, tamamen helal yollarla elde edilmiş temiz kazancı ifade eder. Haram, istismar veya aldatma yollarıyla elde edilen kazanç hakiki anlamda rızık sayılmadığı için, böyle bir kazançtan yapılan harcama da meşru bir infak kabul edilemez. Muttakiler ayrıca Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve O’ndan öncekilere indirilen ilahi kitaplara inanırlar; ahirete ise yakînen (şüphesizce) iman ederler. Bu nitelikleri taşıyanlar hakkında Allah Teâlâ: “İşte onlar, Rablerinden gelen asıl hidayet üzeredirler” buyurmaktadır. Bu tablo, Zümer Suresi 17 ve 18. ayetlerde beyan edilen; din, ayetlerin tefsiri veya genel itibariyle fikir ve düşünce bağlamında ortaya konmuş ekol/oluşumlardan “en güzel olanına (ahsen)” tabi olan kimselerin portresiyle birebir örtüşmektedir. Zümer Suresi’nde ahsen olana tabi olanlar; akılını selim bir şekilde kullanan, sergiledikleri kulluk bilinciyle kendilerini Tâğût’tan sakındıran, Allah’ın müjdesine mazhar olan ve yine O’nun tarafından hidayete erdirildiği bildirilen “Ulû’l-Elbâb” (öz akıl sahipleri) olarak tanımlanır. Dolayısıyla ahsen olana tabi olanlar; her dönemin muttakileri ve bu muttakilerle birlikte hareket eden basiret sahibi kimselerdir. İslam – İman Ayrımı ve Dış/İç Teslimiyetin Epistemolojisi Hucurât Suresi 14. ayetinde yer alan “Bedeviler ‘İman ettik’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz; ancak ‘İslam olduk / teslim olduk’ deyin…” ifadesinden hareketle Müslüman düşünürler genelde şu sonuca varmışlardır: İslam dışsal/zahiri teslimiyet, iman ise içsel/kalbi teslimiyettir. Ancak Yûsuf Suresi 106. ayetindeki “Onların çoğu, ortak koşmadan Allah’a iman etmezler” beyanı dikkate alındığında hem görünürdeki Müslümanlığın hem de görünürdeki mümin‘liğin bünyesinde şirk ve münafıklık barındırabileceği gerçeği ortaya çıkar. Bu durumun epistemolojik ve psikolojik iki temel mekanizması bulunmaktadır: 1. Fiziksel güç karşısında teslimiyet (zahiri Müslümanlık): Kişi iç dünyasında tasdik etmediği halde; savaş, baskı, korku veya toplumsal konjonktür nedeniyle dışarıdan teslim olmuş olabilir. Bu durumda kişinin “İman ettim” demesi kalbi bir hakikate değil, fiziksel/dışsal bir zorunluluğa dayanır. 2. Delil karşısında zihnen mağlup olma ama Kalben direnme (zahiri müminlik): kişi sunulan deliller karşısında susmuş, zihnen verecek cevap bulamayarak teslim olmuştur; ancak kendi öz iradesi ve iç rızasıyla bu hakikati benimsememiştir. Böyle bir insan dışarıdan “mümin” görünür; fakat iç dünyasında rıza ve samimi kabulleniş gerçekleşmediği için batınen mümin değildir. İşte Molla Sadra’nın namazın iç dünya üzerindeki dönüştürücü etkisine dair yorumu; insanın bu zahiri teslimiyetten kurtulup kalbini ve ruhunu ateşle arındırarak batıni hakikate ve muttaki niteliğine nasıl ulaşacağını mükemmel bir biçimde ortaya koymaktadır. Bizim burada vurgulamak istediğimiz husus; mümin, müşrik ve münafık kavramlarının sınırlarının Kur’anî tevhid, din felsefesi ve sosyolojik gerçeklik açısından epistemolojik olarak daha farklı bir değerlendirmeye tabi tutulmasının gerekliliğidir. Zira geleneksel olarak mümin ile Müslüman ayrımı için yapılan açıklamalar, Kur’an’ın bu ayetleri çerçevesinde değerlendirildiğinde sorunlu kalmaktadır. Yapılan bu analizler ve Molla Sadra’dan aktaracağımız nakiller; “mümin-müşrik” kavramının epistemolojik deşifresini yaparak konuyu kelamî bir ilke seviyesine ve daha derin boyuta taşımamıza imkân tanımaktadır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan “Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah’a iman ederler.” (Yûsuf, 12:106) ve “Onlara ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan kesinlikle ‘Allah’ derler.” (Lokmân, 31:25) ayetlerinin arkasındaki temel dinamik, tam olarak bu gerçeği yansıtmaktadır:  Varlık düzeyinde iman, itaat düzeyinde şirk bu kimseler Allah’ın varlığını, yaratıcılığını ve evrenin tek sahibi olduğunu tartışmasız kabul ederler. Ancak “sorumluluk ve itaat” alanına gelindiğinde; Allah’ın yetkilendirmediği, ilahi bilgiye (ilm-i ilahî) sahip olmayan ve dolayısıyla adaleti tecelli ettirmekten aciz olan fani varlıklara, din sınıflarına veya kendi heves ve arzularına itaat ederler. Yaşam alanında zan üzerinden hareket ettikleri için ilahi adaletin tecellisi imkânsız hale gelir. İlahi bilgiyle donatılmamış kimselerin koyduğu kurallar, yapılan içtihatlar ve verilen emirler zorunlu olarak zan, arzu ve heves üzerine kuruludur. Mutlak bilgiye sahip olmayan bir otoriteye itaat edildiğinde ise itaatten beklenen “Adalet” asla gerçekleşemez. Burada tevhidî bir kısır döngü oluşur. Zira Yaratıcıya kulluk ettiğini iddia edip O’nun tayin ettiği ilahi rehberliği reddederek arzulara veya tayin edilmemiş yetkelere itaat etmek; Allah’ın Yaratıcılık yetkisini kabul edip, Rablık / Yasa koyuculuk yetkisini başkalarına devretmektir ki, şirkin özü tam olarak budur. Münafıklık hakkındaki tespitimiz ise inançsızlığın gizlenmesiyle kâfirlerin zahiren Müslüman formatına girmesidir. Müşrik, Allah’a inanıp itaatte başkalarını ortak koşarken; münafık esasta Allah’a, ahirete veya dine hiç inanmamaktadır. Münafık, Müslüman toplumun içine sızmak, onları içeriden zayıflatmak veya imkânlarından yararlanmak için Müslüman rengine bürünen bir aktördür. Münafıklık bir ırka veya tek bir gruba özgü değildir; münafık olan kişi özünde bir Yahudi, Hristiyan, Müşrik veya Materyalist/Dehrî (ateist) olabilir. Hepsinin ortak paydası; inançsızlıklarını dini bir maske arkasında gizleyerek Müslümanları kandırmaktır. Nitekim gerçek bir müminin, aşırı zorlu ve ölümcül şartlarla karşılaştığında iç âleminde en ufak bir sarsıntı yaşamaksızın, canını korumak adına dışarıda muhataplarına karşı görünür/fiziksel bir teslimiyet sergilemesine Kur’an-ı Kerim’in (ikrah ruhsatı çerçevesinde) müsaade etmesi de sunduğumuz bu yöntemsel ayrımı ve epistemolojik analizleri güçlendirmektedir.

Buna binaen Kur’an ayetleri dikkate alındığında, insanın hakikat karşısında sergilediği tutumla kazandığı kimlikler şu şekilde sınıflandırılabilir:

  1. Muttakiler: Akılları bilgi oluşumunu zatından olan bilgileri ilke edinerek, söz konusu bilgilere bağlı kalarak selim bir biçimde çalıştıran, kesin delile dayanan, itaati Allah’a itaat sayılan ilahi hüccetlere itaat ederek Tâğût’u ve zannı reddeden, iç ve dış dünyasında dürüst olan, her daim “ahsen” (en güzel/doğru) olanın yanında yer alan ve Kur’an’da daima övülen gruptur.
  2. Mümin-Müşrikler: Allah’a inandığı halde; itaatte, hukukta ve kullukta Allah’ın yetkilendirmediği kişilere ve kendi hevalarına uyarak zanna tabi olan kitledir.
  3. Kâfirler ve Münafıklar: Özünde inançsız (Dehrî/ateist, Müşrik, Ehl-i Kitap vb.) olduğu halde, sırf menfaat sağlamak veya Müslüman toplumu içeriden zayıflatmak amacıyla Müslüman rengine bürünüp insanları kandıran kitledir. Dolayısıyla insanlık tarihi boyunca üretilen tüm düşünce ve ekollerin tamamı bu kimlik sınıflarından türemiştir; bunlar da nihayetinde varlık düzeyindeki şu üç temel iddiadan birine dayanmak zorundadır:
  • “Yaratıcı yoktur.”
  • “Yaratıcı vardır fakat itaat istememektedir.”
  • “Yaratıcı vardır ve insanlardan kendisine itaat etmelerini istemektedir.”

Netice itibarıyla, hiç kimse başkalarını etiketlemek veya damgalamakla vakit kaybetmemelidir. Bilakis her birey, kendi tutum ve tercihlerini sorgulayarak bu gruplardan hangisine mensup olduğunu samimiyetle araştırmakla mükelleftir. Kur’an-ı Kerim, bu kimliklerin ortaya çıkarılmasında ve ayırt edilmesinde en uygun ölçütün “ahsen” (sorunsuzluk / en güzel olan) Kriteri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim bir önceki makalemizde de bu Kriter ayrıntılarıyla ele alınmış ve kavramsal çerçevesi çizilmişti. Bilinmelidir ki kişinin kabul veya beyan ettiği en genel iddia ile çelişen tutumlar sergilemesi, kendisi farkında olsun ya da olmasın, samimiyetsizliğinin somut bir göstergesidir.

 

Dr. Murat AYDOĞDU

22 Ekim 2026

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın