Nükleer Anlaşmada Avrupa’nın Yüzsüzlüğü 120 Dolarlık Petrolün Çizmesi Altında

Betul

Üç Avrupa ülkesinin (Almanya, Fransa ve İngiltere 24 Ekim günü “İran’ın nükleer programı ve Yemen dosyası hakkında müzakere” için hazır olduklarını açıklaması, dış görünüş itibarıyla yeni bir diplomatik hamledir; ancak gerçekte, enerji krizi ve toplumsal kargaşa anında defalarca başvurulan o bilindik “ileri kaçış” modelinin bir tekrarıdır.

JCPOA (Nükleer Anlaşma) meselesinde asgari mali kanalın (SPV) oluşturulmasından INSTEX’in faaliyete geçirilmesine kadar en ufak bir taahhüdünü dahi yerine getirmeyen Avrupa, bugün 120 dolara yaklaşan petrol fiyatları, enerji aktarımındaki stratejik güzergahlarda yaşanan aksamalar, enflasyon dalgası ve sokak eylemleriyle boğuşurken; savaşın ve krizin ana faili olan Amerika’dan hesap sormak ve kendi açık “taahhütsüzlük” karnelerini eleştirmek yerine, bir kez daha İran’ın nükleer dosyasını tozlu raflardan çıkarmıştır. Bunu hem kendi kamuoylarını oyalatmak hem de Amerika ile Siyonist rejim için sahte bir baskı aracı üretmek amacıyla yapmaktadırlar. Oysa İslam Cumhuriyeti, İslamabad Anlaşması uyarınca; Washington ve Avrupa taahhütlerini yerine getirene kadar nükleer konunun gündemden çıkarıldığını açıkça ilan etmiştir. Bu mesele son derece basit ve anlaşılırdır: Top, JCPOA’yı bozanların sahasındadır; JCPOA taahhütlerinin ve İslamabad Anlaşması’ndaki yükümlülüklerinin ötesinde hareket eden ve her aşamada onların açık düşmanlığıyla karşılaşan İslamî İran’ın sahasında değildir. JCPOA’dan bu yana Avrupa’nın İran’a karşı tutumunun yeniden okunması, bir kısmına aşağıda değinilecek olan Avrupa’nın samimiyetsizliğini gözler önüne seren gerçekleri ortaya koymaktadır:

1- Avrupa, Amerika’nın JCPOA’dan tek taraflı olarak çekilmesinin ardından, İran’ın meşru mali ve petrol alışverişlerini en azından kolaylaştırmak amacıyla “Özel Mali Mekanizma” (SPV) ve ardından “INSTEX”i kurma sözü verdi. Sonuç ne oldu? Yapılan şey, gerçek işlevi olmayan hukuki bir suret teşkil etmekten ibaretti. Resmi Avrupa raporları bile INSTEX’in birkaç göstergesel ve petrolyok işlem dışında İran için pratikte hiçbir ekonomik kazanım sağlamadığını kabul etmektedir. Amerika, yaptırım ve tehditlerle sahneyi çıkmaza sokarken, Avrupa da “arabuluculuk pozu” ve yeniden müzakere talebiyle zaman kazanmakta ve nihayetinde her ikisi de “İran’ı çevreleme” noktasında buluşmaktadır. Bugün de aynı model tekrar edilmektedir. Washington stratejik hatasını (yaptırımların kaldırılması ve pratik garanti sunulması) düzeltmeye yanaşmamakta, Avrupa başkentleri de “diyaloğa dönüş” anahtar kelimesini tekrarlayarak enerji krizinin ve iç protestoların siyasi maliyetini dışarıya yıkmaya çalışmaktadırlar. Bütün kusurlarına rağmen JCPOA metninde Avrupalı taraflar ticaretin, sigortacılığın, denizciliğin ve İran’dan petrol alımının kolaylaştırılması taahhüdünde bulunmuşlardı. Bu durum karşısında, Avrupa’nın İran’dan petrol alımı sıfırlanmakla kalmamış, Avrupalı bankalar ve sigorta şirketleri Amerika’nın en küçük yaptırım tehdidiyle bile geri çekilmiştir. Bugün enerji pazarının sıkıştığı, 117 dolarlık petrolün tecrübe edildiği ve yakında 130 doların üzerindeki petrolün kibirli Avrupalı yetkililerin gözyaşlarını akıtacağı, yakıt krizinin kontrolden çıkacağı bir dönemde; aynı ülkeler özür dilemek ve taahhütlerini yerine getirmek yerine nükleer dosyayı gündeme getirmektedirler ki bedel ödemeden imtiyaz alabilsinler. Bu, Amerika ile Avrupa’nın birlikte kurguladıkları iş bölümünün ta kendisidir.

2- Petrol fiyatlarının 120 dolar sınırına sıçraması, eş zamanlı birkaç faktörün sonucudur: Siyasi yaptırımlar, Batı’nın petrol endüstrisindeki yatırım açığı, enerji aktarım güzergahlarının güvenlik riskleri ve Amerika’nın bölgenin istikrarına karşı yürüttüğü vekalet savaşları. Yıllardır uzun vadeli sözleşmeler ve güvenli yatırımlar yerine enerjiyle siyasi-mali oyunlar oynamaya alışmış olan Avrupa, şimdi enerjideki “siyasallaşmanın” bedelini ödemektedir. Hürmüz Boğazı ve Babülmendep, enerji ve mal ticaretinin iki hayati damarıdır ve bu damarlardaki her türlü risk artışı derhal fiyatlara ve deniz sigortacılığına yansımaktadır. Son aylarda Yemenlilerin saldırgan Suudi koalisyonuna ve Batılı destekçilerine karşı yürüttüğü karşılıklı ateş altında; mazlum Yemen halkına yıllardır baskı uygulamak için Suudi Arabistan’ın sergilediği akılsızca davranışlar neticesinde Babülmendep şiddetli bir güvensizlikle karşı karşıyadır. Bu durum, yıllardır Yemen’e yönelik saldırılara siyasi ve silahlı destek veren başkentlere net bir mesaje sahiptir. Batı dünyası, bugün bölgedeki saha denkleminin geçen on yıla göre tamamen değiştiğini kabul etmelidir. Yemen’den Lübnan ve Irak’a kadar Direniş Ekseni, “rahatsız edici bir değişken” değil, “caydırıcı bir etken”dir. Bölgesel tepki kapasitesi hesaba katılamadan İran’a baskı yapılması büyük bir hatadır; doğrudan olması gerekmeyen bu tepkiler, kesinlikle dolaylı, etkili ve sinerjik olacaktır.

3- Enerji maliyetlerindeki artış, enflasyonun büyümesi, enerji yoğun endüstriler üzerindeki baskı ve işçi ile orta sınıfın sofrasının küçülmesi, bugün Avrupa sokaklarını, patlamasını Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinin sokaklarında müşahede ettiğimiz mesleki ve siyasi mitinglerle doldurmuştur. NATO şemsiyesi altında “ücretsiz güvenlik” vaadi, devasa enerji faturalarına ve üretim hatlarının kapanmasına dönüşmüştür. Bu birikmiş hoşnutsuzluk, siyasetçileri bir “ikame özneye” muhtaç kılmıştır; Avrupa devletlerinin iç beceriksizliklerinden bakışları başka yöne çevirmek ve medyatik tüketim için “İran’ın nükleer dosyasından” daha uygun hangi özne olabilirdi ki? Ahde vefa (SPV ve INSTEX) gibi basit bir sınavda başarısız olan devletler, acaba daha büyük sınavlarda kendilerini nasıl güvenilir birer ortak olarak gösterebilecekler? Bu soru Avrupa’nın ekonomi çevrelerinde de sorulmaktadır; bir Avrupa devleti bankalarını İran’la meşru ve yasal işlemler yapmaya ikna edemediğinde, İran’la diyalog için hangi “garanti gücünden” bahsetmektedir?

4- İran, herhangi bir diyalog için ön koşulun, Amerika ve Avrupa’nın taahhütlerini fiilen yerine getirmesi olduğunu ve bu şart hayata geçirilene kadar nükleer konunun gündemden çıkarıldığını açıkça ifade etmiştir. Bu önermenin anlamı nettir: Birincisi, yaptırımların pratikte gerçek anlamda kaldırılması; ikincisi, tek taraflı çıkışların tekrarlanmaması için geçerli bir garantinin sunulması; üçüncüsü, bankacılık ve petrol kanallarının normalleştirilmesi ve dördüncüsü, İran’ın yıllara dayanan zararlarının telafi edilmesi ve uluslararası mecralarda İran topraklarına saldırganlık edenlerin kınanması. Bunlar olmadan yapılacak her müzakere, sonuçsuz bir tiyatronun tekrarı olacaktır. 2018 sonrası tecrübesi göstermiştir ki “garanti edilemeyen” her anlaşma özünde istikrarsızdır. İran bugün oyunun kurallarını açık bir dille ortaya koymuştur. Eğer Avrupalılar gerçekten enerji güvenliği ve bölge istikrarının peşindeyse, bunun yolu “geciktirilmiş taahhütlerin yerine getirilmesinden” geçer; ikincil ve vakit kaybettirici gündem maddeleri üretmekten değil!

5- Batı’nın Yemen’e karşı savaşı desteklemesi, sadece insani bir felaket yaratmakla kalmamış, aynı zamanda küresel ticareti kronik bir riske maruz bırakmıştır. Avrupa’nın bugün “Yemen’i İran’la müzakere etmeye” geri dönmesi, savaş çığırtkanlığı stratejisinin başarısızlığının zımni bir itirafıdır. Gerçek çözüm; saldırganlığa verilen desteğin kesilmesi, Yemenlilerin güvenlik ve egemenlik haklarının kabul edilmesi ve insani ablukanın kaldırılmasıdır. Bundan başka her yol, Avrupa ve müttefikleri için maliyetlerin sürmesinden başka bir şey olmayacaktır. Batı, bölgedeki insanların güvenliği olmaksızın enerji ve denizcilik güvenliğinin sağlanamayacağını idrak ettiği an, Babülmendep ve Hürmüz güvenli hale gelecektir. Bu önerme, Avrupalı ülkelerin endüstrileri için tüketim amaçlı tek taraflı bir güvenlik değil, yerli “karşılıklı güvenlik” formülüdür.

6- Eğer Avrupa gerçekten kendi ekonomisinin enerjisi ve istikrarı derdindeyse, nükleer dosyayı medyatik bir kalkan olarak kullanmaktan vazgeçmeli ve gecikmiş taahhütlerin yerine getirilmesine geri dönmelidir. İran’ın bankacılık ve petrol kanallarının fiilen açılması bir lütuf değil, üç Avrupa ülkesi liderlerinin kurnazlığı nedeniyle bugüne kadar gerçekleştirilememiş olan İran milletinin hukuki ve ekonomik gecikmesinin telafisidir. Eğer Avrupalılar enerjilerinin temin edilmesini, kış soğuğundan kurtulmayı, vatandaşlarının araçlarının depolarının dolmasını ve endüstrilerinin enerji kıtlığıyla karşılaşmamasını istiyorsa; bölgeye silah sevk etme dehlizinden taahhütlerini yerine getirme dehlizine dönmeleri uygundur; o zaman Hürmüz Boğazı ile Babülmendep’in de sakinleştiğini göreceklerdir. İslamî İran için İslamabad Anlaşması’nda ilan edilen şeffaf politikanın sürdürülmesi, yani “sembolik ve yapay müzakereye” karşı “pratik eylem ve doğrulamanın” öncelenmesi, sahneyi yönetmenin anahtarıdır.

Dolayısıyla şunlar söylenebilir: Avrupa bugün güç konumundan değil, çaresizlik ve mecburiyetten “diyalog” sahnelerine geri dönmüştür. Adı “pahalı petrol, güvensiz boğazlar ve öfkeli insanlarla dolup taşan sokaklar” olan bir mecburiyettir bu. Böyle bir sahnede, taahhüdünü nakde çeviren kazanır; kim eskisi gibi “arkası boş sözler” oyununa dönerse kaybedecektir. Zira İran görevi netleştirmiştir; önce taahhütlerin yerine getirilmesi, sonra diyalog. Bu bir slogan değil; İslamî İran’ın bir yılda iki savaşı geride bırakarak ve Aziz İmam’ın, yiğit komutanların, büyük alimlerin, mazlum çocukların ve vatandaşların şehadeti gibi ağır bedeller ödeyerek ulaştığı bir kuraldır.

Not: bu analzi kayhan.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın