Allah’a Kulluk Etmek ve Mutlak Özgürlük

GİRİŞ: 27.03.2025 16:30      GÜNCELLEME: 27.03.2025 16:30
Rasthaber -  Bazıları, Batı kültüründen ilham alarak, özgürlüğü en büyük insani değer sıfatıyla, mutlak bir şekilde kabul etmekte ve insan için en büyük değerin özgürlük olduğunu düşünmektedir. Bunlar kendilerini İslam’a, hükümlere ve İslam kurallarına bağlı bilmelerine ve dindarlık iddiasında bulunmalarına karşın, ısrarlı bir şekilde bu Batısal değeri savunmakta, onlardan öne geçmekte ve kraldan çok kralcı olmaktalar. Bu, kuşkusuz bir şekil sentezciliktir. Eğer bu kesim ile mantıksal olarak tartışmamız icap ederse, onlara İslam’ın esasının Allah’a tapınmak olduğunu söylememiz gerekecektir.

 

Andolsun, biz her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının.” (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik.1

 

Sadece İslam’ın değil, her ilâhî dinin esası, Allah’a halis bir şekilde kulluk etmektir. Bir din mensubunun, bir Müslümanın veya bir Yahudinin yahut bir Hristiyanın, ilâhî dinden başka bir anlayışının olması düşünülebilir mi? Biz, zaman ve mekânın gerekleri uyarınca gelen hükümler dışında, İslam ile diğer tevhidî dinlerin genelde ve itikat usullerinde bir olduğuna inanmaktayız. Eğer bu alanda bir ihtilaf görülüyorsa, bu bazı ilâhî dinlerde yapılmış olan tahriften kaynaklanmaktadır. O hâlde İslam’da en büyük değer, insanın Allah’ın halis kulu olmasıdır. Bu bir hakikat olup Allah Teâla tarafından Kur’ân’da birçok ayette beyan edilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:

 

Oysa onlar, dini yalnızca O’na halis kılan hanifler (Allah’ı birleyenler) olarak sadece Allah’a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru din budur.2

 

Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah’ındır.3

 

Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır.4

 

İnsan, kendini Allah’ın kulu bildiği, Allah’ın kulu olmayı en büyük değer saydığı ve kendisini tam bir şekilde O’nun inisiyatifine bıraktığı hâlde, mutlak özgürlüğe inanabilir mi? Gönlünün istediği her şeyi değer olarak kabul edebilir mi? Bu ikisi birbirleriyle uyuşup bir araya gelebilir mi? Eğer ben gerçekten İslam’ın hak ve ilâhî bir din olduğuna ve onu kabul etmek gerektiğine inanıyorsam ve bir Allah’ın olduğuna, O’na tapmanın, her şeyi O’nun inisiyatifine bırakmanın gereğine ve O’nun iradesine tabi olmanın zorunluluğuna inancım varsa, mutlak bir şekilde özgür olmam ve istediğim şekilde yaşamam gerektiğine nasıl inanabilirim? Bu iki anlayış birbirleriyle nasıl uyuşabilir? Böyle bir iddiaya sahip olanlar, ya bilmeyerek sentezciliğe yakalanmakta, ya kalpten İslam’a inanmamakta, ya diğerlerini aldatmak için bunu söylemekte, ya da bu iki anlayışın gerçekte birbirleriyle uyuşmadığını dikkate almamaktadır. Böyle olmaksızın insan, nasıl olur da bir taraftan “Ben tam olarak ve bütün varlığımla Allah’ın iradesine teslimim.” der ve öte taraftan da kendisi için mutlak özgürlüğü savunarak “Gönlüm neyi isterse onu yaparım.” diyebilir? Bu anlayış yani insanın mutlak özgürlüğe inanması Batılıların batıl düşüncesinin bir ürünüdür. Batı’da Hristiyanlığa inanan bir grup, kendi dinlerine inanmakla birlikte -ki belki de fıtri yönelişlerinden veya ortam ve dinî terbiye şeklinin tesirinden dolayı dinlerini bırakamamışlardır- belirli deliller veya bazı şüpheler sonucunda insanın mutlak özgürlüğü gibi bir takım düşüncelere yönelmişlerdir. Şüphesiz böyle iddialarda bulunan kimseler konuşmalarına delilsiz ve hiçbir açıklama yapmaksızın başlamazlar.

 

Hitap ettiği kimselere çekici olmak ve sözünün kabul edilir olduğunu göstermek için şöyle başlamakta: “Bir güvercini bir kafesin içine koyup, o kafesi de demir bir kafesin içine bıraksalar mı daha iyidir, yoksa güvercinin uçabilmesi ve istediği yere gidebilmesi için kafesin ağzını açmaları mı daha iyidir? En iyi ve istenilenin, güvercinin özgür olup uçması olduğu açıktır. Neticede bizim üzerinde konuştuğumuz özgürlük bu özgürlüktür.” demektedirler.

 

Öncelikle bizim toplumumuzda din ölçü alınarak hazırlanmış bir kâmil kanunlar çerçevesi bulunmaktadır. Sonra bunun içine velayet-i fakih ile irtibatlı kanunlar konulmuştur. Bunun içinde İslami Şûra Meclisi’nin tasvip etmiş olduğu kanunlar bulunmakta ve aynı şekilde "Düzenin Maslahatını Teşhis Etme Kurulu" yerini almakta ve nihayet "Koruyucular Konseyi" tasvip edilmiş kanunları gözden geçirmektedir. Böyle bir yapılanma gerçekte kafes içine kafes koymaktır! En iyi kanun, insanlara istedikleri gibi davranmaya, istedikleri şeyi söylemeye ve genel olarak mutlak özgürlüğe sahip olmalarına izin veren kanundur. Tabiî olarak birinci kanun kafes ve ikinci kanun da özgürlüktür. Bizim üzerinde durduğumuz şey, diğer kültürlerden aldığımız inanç, fikir ve görüşlerle karşılaşma durumunda, ilk önce bunların kökenlerini bulmak için çalışmamız, sonra da bunların İslami düşünceyle uyuşup uyuşmadığına bakmamızdır. Eğer uyuşurlarsa iyidirler, uyuşmadıkları takdirde ise, bunları bir kenara bırakmalı ve kendi dinî esaslarımıza yönelmeli ve onları kültürümüzün, fikirlerimizin ve inançlarımızın temeli ve esası kılmalıyız.

--------------------------------------------

1- Nahl / 36

2- Beyyine / 5

3- Zümer / 3

4- Lokman / 22

YORUMLAR

REKLAM

İLGİLİ BAŞLIKLAR

REKLAM