İran’ın Parçalanması Projesi ve Batı’nın Ulusal Farkındalık Sahasındaki Yenilgisi

Hassas dönemeçlerde halkın geniş katılımı, İran’ın toplumsal sermayesinin canlı ve etkili olduğunu göstermektedir.

Son yıllarda “İran’ın parçalanması” meselesi artık bir varsayım olmaktan çıkarak Batı’nın dış politikasında izlenebilir ana eksenlerden biri hâline gelmiştir. ABD’de saldırgan neorealizm ekolünün önde gelen teorisyenlerinden John Mearsheimer’ın son açıklamaları, İran’ın yalnızca bölgesel bir aktör olmadığını, aynı zamanda Batı Asya’da ABD ve Siyonist rejimin arzuladığı düzene karşı yapısal bir engel teşkil ettiğini bir kez daha ortaya koymuştur.

Her ne kadar Mearsheimer açıkça İran’ın parçalanmasına yönelik bir uygulama reçetesi önermese de, “İran’ı alt etmenin maliyetli olması” ve “klasik seçeneklerin yetersizliği” üzerine yaptığı vurgu, Batı’nın stratejik çevrelerinde doğrudan baskı yerine iç istikrarsızlaştırma senaryolarının giderek kurumsallaştığını açıkça göstermektedir.

Bu çerçevede, İran’ın etnik ve mezhepsel olarak parçalanması, kademeli olarak ABD ve Siyonist rejimin dış politikasında bir “üst formül” hâline gelmiştir. Bu formül, ulusal bütünlüğün zayıflatılmasına, kimlik boşluklarının kışkırtılmasına ve İran’ın kültürel çeşitliliğinin siyasi çatışma aracına dönüştürülmesine dayanmaktadır. Irak, Suriye ve Libya’dan başlayarak bölge ülkelerinin deneyimleri göstermektedir ki, parçalama projeleri mutlak olarak askeri işgalle başlamaz, bilakis bilişsel savaş, medya baskısı ve toplumsal krizlerin üretilmesi yoluyla ilerletilir.

İran’daki son ayaklanmalar ve huzursuzluklar da bu genel stratejiden bağımsız şekilde analiz edilemez. Toplumsal fitnelerin üretilmesi, taleplerin seçici biçimde öne çıkarılması ve gerçek sorunların kimlik krizlerine dönüştürülmesi, Batılı düşünce kuruluşlarının tasarladığı kamu güveninin aşındırılması ve millet ve devlet bağının zayıflatılması hedefiyle tam olarak örtüşmektedir:

Bu süreçte, İran’ın zayıflatılmasından çıkar sağlayan ana aktörlerden biri olarak Siyonist rejimin rolü tamamen açıktır, burada varlığını bölgedeki iç çatışmalar ve güçlü devletlerin çöküşü üzerine inşa eden bir rejimden söz edilmektedir.

Batılı medya kuruluşları ve Farsça yayın yapan inkılap karşıtı hareketler de bu denklemde yalnızca izleyici rolü oynamamaktadır. Onlar “katalizör” işlevi görmekte; gerçekleri çarpıtarak, ihtilafları büyüterek ve İran’ın durumu hakkında sahte anlatılar üreterek istikrarsızlaştırma sürecini hızlandırmaya çalışmaktadır. Bu medya organları yalnızca haber aracı değil, aynı zamanda toplumun zihinsel olarak tehlikeli ayrılıkçı senaryoları kabullenmeye hazırlanmasını hedefleyen bilişsel savaş makinesinin bir parçasıdır.

Buna karşılık, Batı’nın bu stratejisine karşı sahada öne çıkan antitez, “İran milletinin kolektif bilincidir.” Tarihsel tecrübe, medeniyet hafızası ve İranlıların parçalanmanın felaket sonuçlarına dair derin kavrayışı, İran toplumunun bu uğursuz plana karşı duyarlı ve uyanık olmasını sağlamıştır.

Halkın kritik dönemeçlerdeki geniş katılımı, toprak bütünlüğüne açık destek vermesi ve kaos odaklı projelerle net biçimde arasına mesafe koyması, Batı’nın hesaplarının aksine İran’ın toplumsal sermayesinin hâlâ canlı ve etkili olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak, İran’ın parçalanması projesi salt bir tehdit olmaktan ziyade, İran milletinin siyasi olgunluğunu ölçen bir sınavdır. Batı ihtilaflara yatırım yaparken, İran toplumu birliğe yatırım yapmaktadır. Bu kolektif bilinç korunduğu ve halkın meşru taleplerinin jeopolitik oyunların aracı hâline gelmesine izin verilmediği sürece, Washington ve Tel Aviv’deki düşünce kuruluşlarında ne kadar tekrar edilirse edilsin, parçalama formülü gerçeklik sahasında bir sonuca ulaşamayacaktır.

Tasnimnews’den tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın