Acaba “esas olan ritüel midir yoksa onun arkasındaki mana mıdır?” Soruyu şöyle de formatlayabiliriz: “Ritüeller dinin kendisi midir yoksa din öğretisini ritüellerle mi ifade etmektedir?”
İslam’ın ilk asrından hatta bizzat Hz. Peygamber (s.a.a)’in döneminden itibaren “bir anlayış / damar” ritüelleri dinin kendisi kabul etmişlerdir. Bu anlayışın sahipleri “ritüelleri koruma adına” bazı zamanlarda Hz. Peygamber (s.a.a)’e bile itiraz etmekten çekinmemişlerdir. Mesela Hudeybiye Günü, Hz. Peygamber (s.a.a)’in net emrine rağmen “kurbanlarını kesmekten” sakınmaları ve Mekke’nin fethi için Ramazan ayında yola çıkıldığında Hz. Peygamber (s.a.a)’in “oruçlarınızı açınız” emrine muhalefet etmeleri, bu anlayışın mantık ve mantalitesini ortaya koyması açısından çok ilginç iki örnek olarak tarihe geçmiştir.
Şimdi güncel dünyaya, zamanımıza dönelim. Bugün maalesef İslam dünyası ritüellerin gölgesi ve baskısı altında inlemektedir. Çok geniş kitleler, “din” dendiğinde; “uzun bir sakal, geniş bir don, başlarından daha büyük bir sarık, ele alındığında yere değen bir tespih, aynı leğenden kaşıklanan çorba ve üç parmakla yenilen yemek…” olarak algılamakta!
Aynı renkten fakat “takva(!)” da bir adım daha ilerlemiş özel bir topluluk/anlayış ise “din” dendiğinde: “kırılacak mezar, havaya uçurulacak türbe ya da mabet, patlatılacak ortam ve kendi gibi ritüellere sahip olmayanlardan kesilecek kelle..!” algılıyor.
Güncel dünyaya dönük birkaç örnek paylaşalım. Mesela;
1- Nalin-i Şerif, Hırka-i Şerif gibi eşyaları ziyaret için birbirlerini ezen kitlelerin başta İmam Hüseyin (a.s) olmak üzere Hz. Peygamber (s.a.a)’in on yedi evladının birden katledildiği Aşura Günü yas tutmayı kınamaları ve hatta bayram yapmaları ve…
Yazının devamı için:
https://rasthaber.com/ritueller-din-olunca-asil-degerler-unutulur/
