Süveyş Kanalı’ndan Hürmüz Boğazı’na; İran, Amerika İmparatorluğunun Sonunu mu Getirecek?

Adem Namlı

The Conversation internet sitesi, 70 yıl önce Süveyş Krizi’nin İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşünü tetiklediğini, bugün ise Amerika’nın Hürmüz Boğazı’nda İran’la yaşadığı çatışmanın da ABD için aynı rolü oynayabileceğini yazdı.

Analitik haber sitesi The Conversation şunları aktarıyor: Amerika ve İsrail’in İran’a karşı “Öfkeli Destan” (Operation Epic Fury) operasyonunu başlatmasından bu yana aylar geçmesine rağmen Hürmüz Boğazı büyük ölçüde kapalı kalmaya devam ediyor. İngiltere bu çatışmaya doğrudan müdahil olmama kararı aldı. Ancak bu ülke, rekor düzeydeki motorin fiyatları ve tırmanan enflasyon yoluyla bu krizin hedefi haline gelmiş durumda.

Yapılan son araştırmaların da gösterdiği gibi bu durum, Orta Doğu’daki geçmiş bir krizin yankısıdır. Yetmiş yıl önce Mısır hükümeti Süveyş Kanalı’nı millileştirmiş ve Süveyş Krizi’ni tetiklemişti. Mısır topraklarından Kızıldeniz ile Akdeniz’i birbirine bağlayan kanal, Avrupa ile Asya arasında seyahat eden gemiler için hayati bir köprüydü.

Fransa liderliğindeki bir şirket tarafından 1869 yılında inşası tamamlandıktan sonra Mısır hükümeti kanalın yüzde 44 hissesine sahip olmuştu. Ancak Mısır’ın yaşadığı mali sorunlar, ülkeyi 1875 yılında hisselerini İngiliz hükümetine satmaya zorladı ve böylece İngiltere ile Fransa kanalda önemli mali çıkar elde ettiler.

Mısır’ın kanalı millileştirmesinin ardından Fransa ve İngiltere –İsrail ile birlikte– bu hayati su yolunun kontrolünü yeniden ele geçirmek için Mısır’a saldırdılar. Ancak bu saldırı, uluslararası toplumun kınamasına yol açan felaket niteliğinde bir bozgundu. Bu kriz, İngiltere’nin süper güç statüsünü kaybetmesinin simgesi haline geldi.

Şimdi ise ABD ara seçimleri, mevcut çatışma konusunda Trump yönetimi üzerindeki baskıyı artırmış durumdadır. İsrail’deki seçimler de bu çatışmayı etkilemiştir; son raporlar, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun seçimler öncesinde İran’a yönelik yeni saldırılar talep ettiğini gösteriyor. Diğer raporlar ise ABD ve İsrail’in seçimlerin ardından saldırıları yeniden başlatmak için planlar hazırladığını ortaya koyuyor.

1956 yılında ABD başkanlık seçimleri de hesaplamaların önemli bir parçasını oluşturuyordu. Ancak o dönemde İngiltere ve Fransa, Amerikan seçimlerinin ABD’nin dikkatini kendi eylemlerinden başka yöne çekeceğini varsaymışlardı. Bu hesaplama yanlıştı. Başkan Dwight D. Eisenhower, İngiltere Başbakanı Anthony Eden’a seçimlerden bir gün sonra yazdığı mektupta, yönetiminin İngiltere, Fransa ve İsrail’in eylemlerine devam etmesine kesinlikle göz yummayacağını açıkça belirtti. Birleşmiş Milletler aracılığıyla müzakere edilmiş bir uzlaşı talep etti.

Süveyş ve Hürmüz arasındaki benzerlikler, iki hayati su yolunun kapanmasından ibaret değildir. Her iki kriz de ortak bir soruyu gündeme getirmektedir: Jeopolitik güç, ekonomik gücün önüne ne kadar geçebilir?

Düşüşteki Süper Güçler

1944 yılında Amerikalı dış politika profesörü William T. R. Fox “süper güç” terimini türetti. Bunu “muazzam zenginlik, büyük nüfus ve elverişli coğrafi konum”un bir sonucu olarak tanımladı. Bu tanım, tarihçi Phillips O’Brien’ın günümüzdeki büyük güç tanımına benzerdir. Fox o dönemde üç süper güç görüyordu: ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği. Kendisi daha sonra, özellikle ABD ve ardından diğer Avrupa ülkeleri karşısındaki nispi gerilemesi nedeniyle İngiltere’yi bu kapsama almanın bir hata olduğunu kabul etmişti.

Bugün benzer bir dönüşüm yaşanmaktadır

  1. yüzyılda İngiltere küresel baskın güçtü ve ekonomistlerin sterlinin uluslararası para sisteminde merkezi bir rol oynaması sayesinde borçları uygun faiz oranlarıyla kolayca finanse etme yeteneği olarak tanımladığı “aşırı ayrıcalıktan” (exorbitant privilege) yararlanıyordu. Londra aynı zamanda dünyanın önde gelen finans merkeziydi.

Ancak İngiltere’nin gerilemesiyle birlikte bu ayrıcalık yavaş yavaş ABD’ye kaydı. Özellikle sterlinin ağır baskı altında kaldığı Süveyş Krizi döneminde bu kaybın ne kadar hassas olduğu görüldü. Benzer şekilde bugün de Amerikan gücünün temelini oluşturan finansal sistemde gerilim işaretleri görülmektedir.

Süveyş Krizi sırasında İngiltere’nin para birimindeki zayıflık ve Amerikan mali desteğine olan bağımlılığı, dikkat çekici askeri gücüne rağmen bağımsız hareket etme yeteneğini sınırlamıştı.

Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır, 1956 yılında Süveyş Kanalı’nı millileştirdi.

Bu kriz aynı zamanda Soğuk Savaş’ın daha geniş jeopolitiğinin de bir parçasıydı. Mısır ile Sovyetler Birliği arasında 1955 yılında imzalanan silah anlaşması bölgedeki güç dengesini bozmuş ve İsrail’in önleyici bir savaşa girme kararında etkili olmuşçuk.

Bu silah anlaşmasına yanıt olarak ABD, Nil Nehri üzerindeki büyük bir altyapı projesi olan Asvan Barajı’nın finansmanını geri çekti. Ardından 1956’da Mısır Süveyş Kanalı’nı millileştirerek krizin fitilini ateşledi. İngiliz liderler, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’ı bölgede egemenlik kurmayı amaçlayan 1930’ların bir diktatörü olarak göstermeye çalıştılar.

ABD’nin İran’a müdahalesi de benzer hikayeleri çağrıştırmaktadır. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, ABD’nin “kan düşmanından” gelebilecek varoluşsal bir tehdidi önlemek için İranlı liderlerin suikastla ortadan kaldırılmasını gerekli görmüştür.

Ekonomi ile jeopolitik arasındaki ilişki anlamına gelen jeoekonomi (Geoeconomics) de Süveyş Krizi’nde merkezi bir rol oynamıştı. Kanal, Orta Doğu petrolünün ana sevkiyat rotasıydı ve kanalın millileştirilmesinin İngiltere’nin petrol arzını aksatacağı korkusu hakimdi. Ancak ironik bir şekilde, Mısır’a saldırma kararı bizzat İngiltere’de petrol kıtlığına ve akaryakıt karnesine yol açmıştı.

Daha geniş kapsamlı Soğuk Savaş, ABD’nin olaylardaki tutumunu belirleyen kilit faktördü. ABD, Macaristan’daki Rus emperyalizmini kınarken Mısır’daki emperyalist eylemleri onaylıyormuş gibi bir görüntü vermek istemiyordu.

Süveyş Krizi nasıl Soğuk Savaş bağlamında anlaşılması gerekiyorsa, mevcut çatışma da “İkinci Soğuk Savaş” jeopolitiği lensinden görülmelidir. ABD ile Çin arasındaki ilişkiler iyileşmemiş olup, vekalet savaşları birinci Soğuk Savaş’ı andırmaktadır.

Bugün ABD, en somut örneği mühimmat stoklarındaki azalmalarda görülen baskıyla karşı karşıyadır. Bu stoklar halihazırda (kısmen Ukrayna’ya verilen destek nedeniyle) baskı altındaydı ve şimdi İran ile yaşanan savaş yüzünden daha da azalmıştır.

Süveyş Krizi, siyasi liderlerin jeopolitik ihtiraslarının ekonomik sınırlamalarını anlamakta nasıl gecikebileceklerini göstermektedir. ABD bugün 1956’nın İngiltere’si gibi değildir, ancak İran’daki çatışma Amerikan gücünün sınırları hakkında sorular uyandırmıştır.

Nispi ekonomik hakimiyeti meydan okumayla karşı karşıya kalan ABD de küresel askeri taahhütlerinin kapsamını gözden geçirmek zorunda kalacak mı?

Not: bu analiz tahrireh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

 

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın