Furkan Savaşı

Allah Resulü’nün buyurduğu üzere, “Hak-batıl savaşı kıyamete kadar devam edecektir.”
Başlığımızı “Furkan Savaşı” koymamızın nedeni, bu savaşın en belirgin özelliği “hak-batıl” cephesinin net bir şekilde ayrışmasından dolayıdır. Bir tarafta çağımızın Firavun’u büyük şeytan Amerika ve onun “yönlendiricisi/üst aklı” olan Siyonist çete ve bu melun güçlere payandalık/piyonluk yapan münafık güruh, diğer tarafta ise hak cephesini temsil eden İran İslâm Cumhuriyeti ve İran İslâm Cumhuriyeti’nin konsolide ettiği “Direniş Cephesi.”
Aslında, İslâm Devrimi’nin zafere ulaştığı 11 Şubat 1979 tarihinden itibaren bu savaş devam etmektedir. Devrimle birlikte ABD, İngiltere ve Siyonist çetenin sömürü vantuzları İran coğrafyasından kesilince son derece rahatsız oldular ve bu devrimi henüz güçlenmeden çökertmek için kollarını sıvayıp İran üzerine entrikalar çevirmeye ve saldırılarda bulunmaya başladılar. Büyük şeytan ABD, rehine ajanlarını bahane ederek Tebes Çölü’ndeki terk edilmiş havaalanına “Özel Delta Komando Birliği” ile indirme harekâtında bulundu. Fakat bu indirme esnasında mucizevî bir olay vuku buldu! Çıkan kum fırtınası ile uçak ve helikopterler birbirlerine çarpınca olay büyük bir skandal ve hezimetle sonuçlandı. Pilot ve diğer personelin cesetlerini bile alamadan kaçıp gittiler. Gittiler gitmesine fakat savaş ve entrikadan hiçbir zaman geri durmadılar…
Birkaç aylık yoğun çalışma sonucu bu sefer zalim Saddam’ı piyon/maşa olarak devreye soktular. Tebes Çölü’nde muvaffak olamadıkları bir işe girişmişlerdi ve zelil bir şekilde elleri yanarak bölgeyi terk etmişlerdi. Bu sefer elleri yanmaması için Saddam maşasını harekete geçirdiler. Saddam 22 Eylül 1980 tarihinde ABD’nin verdiği silah ve kimyasallarla İran’a yönelik yoğun bir saldırı başlattı. Büyük yıkımları beraberinde getiren ve 1.5 milyon dolayında insanın ölümüyle sonuçlanan bu savaş aslında batıl cephesini temsil eden ABD ve Siyonist çeteye karşı yapılmıştı. (Tetiği çekenden maada tetikçiyi iyi teşhis etmek gerekir.)
Bu tahmili savaş tam 8 yıl sürmüştü. Ahmak Saddam görevini istenilen şekilde yerine getiremediği için daha sonra bizzat efendileri tarafından infaz edilerek cezalandırıldı. (Mahkeme işin kamuflaj yönüydü.) Zalime uşaklık yapmanın bedeli ölüm oldu. Saddam çok büyük veballerle ahirete gitti. Bildiğiniz üzere Halepçe ve Ducayde’nin Kürt halkı İran’a karşı savaşmak istemeyince onları kimyasal sarin gazı ile katletmişti. Bu muharebeye “İran-Irak Savaşı” ismini vermişlerdi. Oysa bu savaş, “hak-batıl savaşı”ydı. ABD ve Siyonist çete adına vekâleten yapılan bir savaştı. Silahı ve kimyasalları veren onlardı, her şeyden önce savaş emrini de veren onlardı. Bir taraftan savaş sürerken, diğer taraftan suikastlerine devam ettiler.
28 Haziran 1981 tarihinde
meclis binasına yapılan terör eylemi ile aralarında İmâm Humeynî’nin halefi olarak görülen Muhammed Beheşti’nin de bulunduğu 73 milletvekili hayatını kaybetti…
Bu menfur suikastten iki ay sonra
30 Ağustos 1981 tarihinde
Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai ve Başbakan Muhammed Cevad Bahoner olmak üzere birçok üst düzey siyasî kadroyu suikastlerle şehid ettiler. 3 Ocak 2020 tarihinde “Kudüs Gücü” komutanı General Kasım Süleymanî’yi Bağdat Havaalanı’nda roketli saldırılarla şehid ettiler.
Yine yakın tarihimizde Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’yi ve Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ı helikopter suikastı ile şehid ettiler. (19 Mayıs 2024)
“12 Gün Savaşı”nda da komuta kademesinden üst düzey generalleri şehid ettiler.
Büyük şeytan ABD, savaşla, suikastlerle ulaşamadığı emeline kalplerinde maraz olan (Batı öykünmecisi) küçük azınlığa yönelik kışkırtıcı fitnelerle ve entrikalarla ulaşmaya çalıştı. Bir taraftan ambargolarla İran’ın güçlenmesine/kalkınmasına engel olmaya çalışıyor, diğer taraftan ise ekonomik krizleri tetikleyerek halkı rejime karşı ayaklanmaya davet ediyor. Emperyalist ABD, belirli aralıklarla bunu hep denedi. Açık açık ve gizlemeye ihtiyaç duymadan, “Bu iş için her yıl 20 milyar dolar bütçe ayırıyoruz” diyorlar…
Fonlarla/ulufelerle devşirdikleri üniversite öğrencilerini kışkırtıp, akılları sıra sokak eylemleri ile İslâm rejimini çökertecekler. Belirli aralıklarla bu yöntemi birçok kez denediler. Hasta bir bayan olan Mahsa Amini’nin ölümünü fırsata dönüştüren “piyon güruh” ortalığı yakıp yıkmaya ve güvenlik güçlerine saldırmaya başladılar. İki üç hafta süren bu olaylarla da emellerine ulaşamadılar…
En son 28 Aralık 2025’te başlayıp 12 Ocak 2026 tarihinde sona eren sokak eylemlerinde de ortalık yakıldı yıkıldı. Piyon öğrenciler bu sefer silah da kullandı ve 3117 kişinin ölümüne sebebiyet verdiler. Kendilerinden de 600 dolayında ölen olmuş. Bu süreçte sağlık ocaklarına saldırıp doktor ve hastalara saldırdılar. Öldürdükleri insanlar arasında çocuklar da vardı. 350’nin üzerinde camiyi kundakladılar. Camilerin içerisindeki ayet yazılı levhaları kırıp parçalamışlar. Bütün bu vandallıklar ABD ve Siyonist çete adına yapılıyordu. Ortalığın yakılıp yıkılmasının ve camilerle kamu binalarının ateşe verilmesinin talimatını bizzat melun Trump veriyordu. Trump, “Kamu binalarını ele geçirin, dayanın, biz geliyoruz, size demokrasi, size özgürlük getireceğiz” diyordu. (Özgürlük ve demokrasi götürdükleri ülkeri nasıl tarumar ettiklerini hep gördük!)
Bütün bunlar olup biterken ABD şeytanî bir planla İran’ı 3 maddelik dayatma ile müzakereye davet etti.
Madde: 1- Uranyum zenginleştirme programını sonlandıracaksınız. Elinizde mevcut olan 400 kg uranyumu üçüncü bir ülkeye sevk edeceksiniz.
Madde: 2- Uzun menzilli füzelerinizi imha edeceksin.
Madde: 3- Terör örgütlerine silah ve mühimmat vermeyeceksiniz. (Terör örgütlerinden kasıt, Hamas, İslâmî Cihad, Hizbullah ve Ensarullah.)
İranlı mesuller, “Birinci maddenin müzakeresini yaparız, sonraki iki madde kırmızı çizgimizdir, onları pazarlık konusu yapmayacağız” deyince birinci maddenin müzakeresine Umman’da başladılar. İkinci görüşme Cenevre’de oldu. Üçüncü oturumun Cenevre veya Viyana’da olması konuşulurken bir de baktık ki, 28 Şubat sabahı işgalci İsrail ve ABD eş zamanlı olarak İran’ın muhtelif şehirlerine saldırı başlattılar. Aynı günün akşamı Rehber İmâm Ali Hamaney’in ofis olarak kullandığı evine yapılan saldırda, başta Rehber Ali Hamaney, torunu, kızı ve damadı olmak üzere, üst düzey komuta kademesinden Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi, Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı Muhammed Pakpur, Savunma Konseyi Genel Sekreteri Ali Şemhani ve Silahlı Kuvvetler Lojistik Destek Sorumlusu Aziz Nasırzade şehid edildiler.
Bu yapılan suikast ne savaş hukukuna ve ne de uluslararası teammüllere uymayan kalleşçe bir davranıştır. Çocuk eti yiyen Epstain koalisyonu bu canavarlığı yapmakla dünya kamuoyu nezdinde kendi suçlarını örteceklerini ve İslâm düzenini çökerteceklerini sanıyorlar.
ABD’nin bu savaşın içerisine çekilmesine en büyük etken Epstain dosyalarının şantaj malzemesi olarak kullanılmasından kaynaklandığı kanaatindeyiz. Bu tür yorumlara medyada da sıkça tanık oluyoruz. Mesele ve amaç işgalci İsrail’in güvenliği için İran’a saldırıyı temin etmek olunca, Siyonist çetenin her türlü entrikayı ve çeşitli şantajları devreye sokması gayet normaldir…
Saldırı hangi saikle yapılmış olursa olsun, asıl amaç İran coğrafyasının zenginliklerine emperyalist vantuzların tekrar yerleştirilmesidir.
Epstain şantajı da bu amaca hizmet içindir. İsrail’in güvenliği için ve İran coğrafyasını sömürüye tekrar açmak için İslâm düzeninin yıkılması gerekmektedir. Bu amaçla 28 Şubat sabahı İran’ı vurmaya başladılar. Bu kalleş saldırı karşısında İran hemen karşı atağa geçerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 51’nci maddesi gereği misilleme hakkını kullanmaya başladı. Büyük şeytan ABD, İran’a yönelik saldırılarında bölge Arap ülkelerindeki üsleri kullandığı için İran bu üslere taarruzda bulunup birçoğunu işlevsiz hâle getirdi. Bazı siyasîler ise bu durumu Arap ülkelerine saldırı olarak yorumladı. Şu bilinsin ki, İran Arap ülkelerine saldırmıyor, Arap ülkelerindeki ABD üslerini vuruyor. Bu da onun doğal hakkı. Çünkü o üslerden kendisine saldırılıyor…
Şunu da ifade etmiş olalım ki, bölge Arap ülkeleri İspanya kadar olamadı. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, ABD’ye çok açık bir mesaj ile üsleri kullandırmayacağını bildirdi. Biz de isterdik ki, bölgedeki Müslüman ülke liderleri de aynı onurlu tavrı sergileyip kardeş İran halkı ile dayanışma içerisinde olsunlar…
Bakınız, bu saldırılar başlar başlamaz Yemen Kızıldeniz’i kapattığını ilân etti. An itibariyle ABD ve Siyonist çete bu savaşı kalleşçe sürdürüyor. İşgalci İsrail kasıtlı olarak hedef alıp vurduğu bir ilkokulda yaşları 7 ila 12 arası 167 kız öğrenci hayatını kaybetti. Firavun ABD, geçmişte Vietnam’da, Kamboçya’da, Afganistan ve Irak’ta uyguladığı kuralsız asimetrik savaşı şimdi İran üzerinde uyguluyor. İran ise, karşı atak olarak her gün saldırılarının dozajını arttırıyor. Son 6 gündür başta Tel Aviv olmak üzere işgal altındaki kentleri yoğun füze saldırılarıyla vurmaya devam ediyor. En son Netanyahu’nun ofisini de vurdular. Bu savaş İran tarafından nokta atışlarıyla devam ederken, şer cephesi ise kontrolsüz bir şekilde okul ve hastaneleri vurarak saldırılarını sürdürüyor. İran özellikle nokta atışı yaparken ABD ve Siyonist çetenin lojistik destek merkezlerini vuruyor. Örneğin Dubai’de vurulan bir bina dışarıdan bakıldığında otel olduğu görülüyor, oysa bu bina MOSSAD’ın iletişim merkezi olduğu sonradan anlaşılıyor. İran büyük bir titizlikle önceden tespit ettiği merkezleri vuruyor. Erbil’de vurduğu bina da Mossad’a ait birimdi…
Bu savaş kontrollü ve sınırlı bir şekilde bir müddet sürer mi, yoksa evrilerek büyük yıkımları beraberinde getiren uzun soluklu bir muharebeye mi dönüşür, bilinmez. Bilinen bir şey var ki, büyük şeytan Amerika ve Siyonist çete ciddi bir mukavemetle karşılaşmayacaklarını bilseler İran’ı tamamen çökertene kadar saldırılarını sürdürürler…
Bu ara ayrılıkçı Kürt gruplarla iletişime geçip, onlarla kara harekatı başlatmak istiyorlar. Bir zamanlar Saddam’ı maşa olarak kullandıkları gibi şimdi ayrılıkçı Kürt grupları kullanmak istiyorlar…
Görülen o ki, İran’ın işi zor çünkü “Düşman kavi, dost bi vefa.” Düşman sadece güçlü değil, düşman vahşi, düşman canavarca duygu ve düşüncelere sahip, her türlü kötülüğü en üst perdeden yapmaya teşne. Düşmanın sicili öylesine bozuk ki, geçmişte yaptıklarını bugün yapmayacağının garantisini kimse veremez. Bakınız, Amerikalı Senatör Lindsey Graham, “Ben İsrail’in yerinde olsam Gazze’ye atom bombası atarım,” diyor. Ve gurur duyarak İran’ı hedef gösterip ekliyor, “Biz geçmişte Berlin’i dümdüz ettik, Almanya’nın bütün şehirlerini harabeye dönüştürdük, hayatta kalan Almanları açlığa mahkum ettik, Japonya’ya iki atom bombası atarak Hiroşima ve Nakazak’yi haritadan sildik, Tokyo’yu dümdüz ettik, gerekirse yine yaparız.” Spiker kadın kendisine, “Gazze’yi de yerlebir ettiniz” dediğinde. “Evet İsrail’in güvenliği için yapılması gerekeni yaptık, ben İsrail’in yerinde olsam Gazze’ye atom bombası atardım” diyerek ikinci kez içindeki canavarlığı kusuyor. Bu canavar ruhlu senatör aslında kolektif bir düşünceyi ibraz ediyor. Gerek işgalci İsrail’in parlamentosu Knesset’te olsun, gerek ABD kongresinde veya Pentagon’da olsun, bu canavarca düşünceye sahip nice Siyonist mahlûklardan oldukça çok var. Allah Teâlâ korusun, eğer bu savaş kontrolden çıkarsa ve İran’dan çok fazla yıkıcı darbelere maruz kalacak olurlarsa korkarım bunlar Tahran’a atom bombası atar. Bu canavar ruhlu yaratıklardan her şey beklenir. Bu nedenledir ki, İran saldırılarını son derece sofistike ve kontrollü yapıyor. Elbette biz Müslüman kamuoyu olarak gönlümüz istiyor ki, İran Siyonist çeteye öyle darbeler vursun ki, işgalci İsrail’i Filistin topraklarından tamamen silip süpürsün. Allah Teâlâ’nın vaadi var bir gün o da olacak bi iznillah. Ama “Dost bi vefa.” Sadece vefasız olsa neyse, bir de içerisinde hain olanlar var, Siyonist çete ve büyük şeytan Amerika’ya payandalık/piyonluk yapanlar var. Biz bu ihaneti, bu alçaklığı “12 Gün Savaşı”nda da gördük. (Hatırlayalım, “12 Gün Savaşı”da İran misilleme hakkını çok iyi kullanmış ve başta MOSSAD karargâhı olmak üzere Siyonist çetenin en stratejik 23 merkezini vurmuştu.) O günlerde İran ve Yemen’in fırlattığı füzeleri İsrail’den önce Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün engelleme çabasına girmişti. Böyle alçaklık olur mu? Ama oluyor işte. Türkiye’de olduğu gibi birçok Arap ülkesinde ABD üssü var. Buradan kalkan uçaklar gidip İran’ın şehirlerini bombalıyor. İran bu üsleri vurunca bazıları da kalkıp İran’ı eleştiriyor.
Bütün bu vefasızlıklara ve ihanetlere rağmen İran’ın direnmeye ve kendidisini savunmaya devam ediyor. İran’ın hava savunma sistemi yeterli olmasa da elinde son derece gelişmiş uzun menzilli balistik ve hipersonik füzeleri var. Düşmanın korkulu rüyası da bunlar. İran’ın pes etmeyeceği, İran’ın direneceği aşikâr. Rabbim yardımcıları olsun. Bu melunca saldırılar karşısında Rabbim İran’a güç, kuvvet versin. Rabbim İran’ı muvaffak kılsın. Biz Müslümanların dua ve temennileri bu yönde. Bizim sitemimiz ise Yemen’in haricindeki Müslüman ülkelerin başındaki siyasîlere.. Suspus olmakla/seslerini çıkarmamakla, tarafları itidale davet etmekle, İran ile dayanışmaya girmemekle nasıl da bir zillete gark olmuşlar. Böyle mi olmalı? Bu bir “furkan savaşı”dır, bu bir “hak-batıl muharebesi”dir. Hak-batıl savaşında tarafsızlık olmaz. Ya hakkın safındasınız, ya batılın.
Allah Teâlâ biz İslâm ümmetine birlik ve dayanışma içerisinde olmamızı emretmektedir. İran yalnız bırakılmamalı. İran, bugün sadece kendisi için savaşmıyor. İran, ümmetin namusu için savaşıyor. Merhum Erbakan Hoca’mız yıllar öncesinden uyarmıştı. “Suriye düşerse sıra İran’a gelecek. İran düşerse sıra Türkiye’ye gelecek.” Nitekim kısa süre önce insan kasabı Netanyahu kameralar karşısına geçerek, İran’dan sonra sıranın Türkiye’ye geleceğini küstahça dile getirdi. Şimdi Ankara hükümeti sıranın Türkiye’ye gelmesini mi bekliyor? Mesele aslında bu da değil. Biz olaya ulusal refleksle, ulusal yapımıza yönelik tehditle değil, ümmet misyonumuzdan ve insanlık zaviyemizden bakmak zorundayız. Öyle ki, İran halkı Müslüman olmasa bile orada canavarca saldırıya maruz kalmış bir halk var. O insanlara sahip çıkmamız akidevî olarak bir zorunluluktur. Hangi açıdan bakarsak bakalım ümmet olarak biz mesul ve sorumluyuz. İşin aslı ise bu bir “Furkan Savaşı”dır. Bu bir “Hak-Batıl Savaşı”dır. Hiçbir Müslüman ülke lideri bu kutsal savaştan kendisini muaf tutamaz.

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın