İlahi dinlerde doğru bir düşünce sisteminin şekillenmesi ve bu sistemin sağlıklı bir şekilde işletilmesi için, bizzat kendisine ait ve özüne uygun bir yönetim biçiminin bulunması olmazsa olmazdır. Bu yönetim biçimi liyakat esasına dayandığından, söz konusu liyakatin bir soya ait olması durumunda bile, belirleyici olanın soy değil, liyakat olduğu açıktır.
Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen resullerin birçoğunun aynı soydan olduğunun bildirilmesi de bu hakikatin doğru olduğunun açıklayıcı niteliğindedir. Hz. İbrahim (a.s.) imamet makamına yükseltildiğinde, Zât-ı Bârî Teâlâ’dan zürriyetinden de bu makama ulaşacak kimselerin olup olmayacağını bilmediği için sorarcasına olmasını diler. Arzu içerikli olan bu dilek karşısında Zati Bari Teâlâ, onun soyundan zalim; yani liyakatsiz olanların bu makama ulaşamayacağını bildirmiştir. Buna rağmen İbrahim (a.s.)’ dan sonra gelen resullerin birçoğu —en azından Kur’an-ı Kerim’de zikredilenler— onun soyundan olduğu bildirilmektedir. İshak (a.s.) ve soyundan gelen resuller; oğlu İsmail (a.s.) ve soyundan gelen Hz. Muhammed (s.a.a.) ve Hz. Ali olmak üzere onun soyundan gelen imamların hepsi İbrahim (a.s.)’ ın neslindendir. Nitekim ayette şöyle buyrulmaktadır: “Hani, Rabbi İbrahim’i bazı sözlerle imtihan etmişti de o da onların gereğini tam olarak yerine getirmişti. Rabbi ona: “Ben seni insanlara önder kılacağım” dedi. O: “Soyumdan da!” dedi. Rabbi de: “Benim ahdim (sözüm) zalimlere erişmez” dedi.” (Bakara: 124). Resûl-i Ekrem (s.a.a.)’e getirilen salavatta, onun âlinin Hz. İbrahim’in âliyle birlikte zikredilmesi, Hz. Muhammed’in âlinin, Hz. İbrahim soyundan gelen resullerle aynı çizgide ve onların devamı niteliğinde olduğuna işaret eden derin bir hikmet taşımaktadır.
Dolayısıyla ilahi dinde esas olan ilke, liyakat sahibi olmaktır; liyakatin bir soydan gelmesi, veraset şüphesini barındırsa bile, bu ilkenin önüne geçemez. Kur’an-ı Kerim’in en temel hedeflerinden biri de insanların ihtilafa düşecekleri konularda “itaat edilmesi gereken merciyetin” açıklığa kavuşturmaktır. Nitekim şöyle buyrulmaktadır: “Ey Rasûlüm, bu Kur’an’ı sana ancak insanların kendisinde ihtilafa/ayrılığa düştükleri hakikati (itaat edilmesi gerekenin kimlerin olduğunu) beyan etmek için ve iman edecek kimselere bir hidayet, bir rahmet olsun diye indirdik.” (Nahl: 64).
İnsanların ihtilafa düştükleri ve diğer bütün ihtilaflara kaynaklık eden temel konularda, itaat edilmesi gereken kimin/kimlerin olduğu meselesidir. Bu ayet-i kerimeden anlaşılan Resûl-i Ekrem’in temel sorumluluklarından biri de kendisinden sonra kıyamete kadar itaat edilmesi gerekenlerin kimlerin olduğunu açıklamaktır. Eğer gerekli liyakate sahip olanlar; onun soyundan olmasaydı, bunun açıklanması daha kolay olurdu. Ancak itaat edilmeye liyakatli olanların onun soyundan olması, ırkçılık ve padişahlıkla itham edilme olasılığı oluşmasından dolayı, ashap tarafından resule karşı gelerek geçmişte kazandıklarının silinme/ihbat tedirginliği itaat edilmesi gerekenin kim/kimlerin olduğunu açıklamak Resul-i ekrem (s.a.a) için kolay değildir. Buna karşılık, nübüvvetin son bulmasıyla birlikte kıyamete kadar risalet makamına liyakat sahibi olan kimselerin sırf kendi soyundan oldukları gerekçesiyle açıklanmaması, risalet görevini yerine getirmemekle eşdeğer olacağı gibi, ilahî uyarıyı gerektirecek derecede Resûl-i Ekrem’i zorlamıştır; “Ey Resul! Rabbinden sana indirileni (risaletin özü ve kendisine itaat Allaha itaat sayılanı) tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan risalet görevini yerine getirmemiş olursun. Allah insanlardan (töhmetlerinden) seni korur. Şüphesiz, Allah kâfirler topluluğunu doğru yola eriştirmez” (Mâide: 67). Bu ayeti dikkate aldığımızda, Resûl-i Ekrem (s.a.a.)’in tebliğde en çok zorlandığı hususun; dinin beşerîleştirilmesinin ve dinde ihtilafların ortaya çıkmasının önüne geçecek olan, “kendisine itaatin Allah’a itaat sayıldığı kimsenin” Resûlullah’ın soyundan olup açıklamak olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Resûlullah’ın risaletinin özü, kendisine itaatin Allah’a itaat sayıldığı kimsenin beyan edilmesidir. Zira itaat edilmesi gereken merciin açıklanması ve onun tayin ya da seçiminin insanlara bırakılması, dini beşerîleştirmek anlamına gelir; bu durum, itaat edilenlerin sayısını çoğaltarak dini parçalamaya ve onu hedefini gerçekleştiremez hâle getirmeye yol açar.
Oysa Zati Bari Teala itaat edilenlerin üzerinden dinini parçalayanların Allah resulüyle yakından uzaktan bir alakalarının olmadığını bildirerek şiddetli bir şekilde kınıyor; “Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir alâkan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir” (Enam 159). “Gönülden O’na yönelin, O’na saygısızlıktan sakının, namazı kılın ve şirke sapanlardan, dinlerinde ayrılığa düşüp -her bir grubun kendindekini beğendiği- fırkalara ayrılanlardan olmayın” (Rum 31-32).
İnsanların ihtilafa düşecekleri en temel mesele kime itaat etmesi meselesidir. İnsanlar arasında ihtilaf konusu olan meseleleri açıklığa kavuşturmak ve kendisine itaati talep etmek, ilahî nübüvvetin temel görevidir. Bu bakımdan, nübüvvetin son bulmasının ardından kıyamet gününe kadar kendisine itaatin Allah’a itaat sayıldığı kimseleri açıklamaması, bu temel görevin yerine getirilmiş olmasını imkânsız kılar. Zira itaat edilmesi gereken kimse hakkında ihtilafa düşülmesi, dinin diğer bütün konularında da ihtilaflara sebep olur. Allah Resûlü’nden sonra itaat edilmesi gerekenin Kur’an ve Sünnet olduğunu iddia eden kimseler, eğer bu iddialarında samimi iseler, insanlara ve ümmete kendi Kur’an anlayışlarını ve yalnızca kabul ettikleri âlimlerin ayıkladığı sünneti dayatmamalıdırlar. Allah Resûlü’nün (s.a.a.) kendisinden sonra Kur’an ve sünneti bıraktığını iddia ettikleri hâlde, belli bir kesimin din anlayışını ümmete dayatmaları, Allah’a ve Allah Resûlü’ne karşı gelmek anlamına gelir. Zira bu davranışları, Allah Resûlü’nün kendisinden sonra Kur’an ve sünnetin yanı sıra, onların din anlayışını benimsedikleri âlimleri de tayin etmiş olmasını gerektirir. Oysa onların kabul ettikleri âlimlerin Allah Resûlü tarafından tayin edildiğine dair hiçbir delil bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Allah Resûlü’nün Allah’ın emriyle kendisinden sonra itaat edilmesi gerekenin Kitap ve sünnet olduğunu bildirdiğini savunurken, Kur’an ve sünneti anlama hakkını belli kimselere hasretmeleri kendi iddialarıyla çeliştiklerini göstermektedir. Hatta bu yaklaşım, daha ileri bir değerlendirmeyle, Yahudilerin sahip olduğu zihniyet problemini yansıtmaktadır. Böylesi bir dinin Allah’a ait olması imkânsız olduğu gibi, böyle bir dini anlayışın takipçilerine Allah’ın dininden beklenen dünyadaki adaleti ve ölümden sonra ahirette “fevzül azîm” (büyük kurtuluş) olarak ifade edilen ebedî saadeti kazandırması da mümkün değildir. Zira bu kurtuluşu insanlara kazandıran din; takipçilerini Allah’a itaat ettiren dindir. Allah’a itaat ettiren din ise Resûl’e itaat ettiren dindir. Resûl’e itaat ise Resûl’ün tayin ettiklerine itaat ile mümkündür.
Zât-ı Bârî Teâlâ’nın dininde temel mesele, Allah’a kulluk meselesi ve bu kulluğun tağuttan sakındıracak nitelikte gerçekleştirilmesini sağlayacak itaat meselesidir. Zira kulluk, beşere itaat etmeksizin mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim, Resule itaatin Allah’a itaat olduğunu bildiriyorsa, Resul-i Ekrem’den sonra kıyamet gününe kadar, insanları tağuttan sakındıracak nitelikte Allaha kulluk; Resul’ün tayin ettiği kimse/kimselere itaat ile mümkündür.
Dolayısıyla Allah Resul’ü’nün temel görevi, takipçilerine; onları tağuttan sakındıracak nitelikte kulluklarını gerçekleştirecek, itaat edilmesi gerekenleri beyan etmesidir. Aksi takdirde Allah Resulü (s.a.a.), kendi görevini yerine getirmemiş sayılır. Buna binaen, Allah Resulü’nün izin verdiklerine itaat etmeksizin tağuttan sakındıran itaat türünün gerçekleştirilmesi mümkün değildir.
Bunun içindir ki bir Müslümanın Allah Resulü’nün kendisinden sonra itaat edilmesi gerekenin kitap ve sünnet olduğu yönündeki anlayışı dikkate alarak; bu kitaba Allah u Teâlâ tarafından insana verilmiş olan bilgi yetilerini (görme, dinleme ve anlama yetisi olan akıl) kullanmayan bir kimse, Allah Resulüne itaat etmediği ortaya çıkmış olacaktır. Zira itaat edilmesi gereken Kitabın kendisi, insandan bu yetilerin kullanılmasını istemektedir. Hatta bu konuda o denli ileri giderek Bakara Suresi’nin başında, insanları, Allah tarafından kendilerine verilen bu yetileri kullanıp kullanmamaları üzerinden muttakiler, kâfirler ve münafıklar olmak üzere üç kategoride ele almaktadır. Kâfirler ile münafıkların ortak özelliği, Allah u Teâlâ tarafından kendilerine verilen bilgi yetilerini kullanmayanlardır. Muttakiler ise bu yetileri kullanan kimseler olarak tanımlanmaktadır. Bu durumda, bu yetileri kullanmayan ve kullandırmayan kimselerin, Allah Resulü’ne isyan etmiş oldukları ve Allah’ın dinini temsil etmelerinin imkânsız olduğu ortaya çıkmaktadır.
Devam edecektir…
Murat AYDOĞDU
