Kendisine İtaatin, Yaratıcıya İtaat Sayılan Makamın Temellendirilmesi

Bir önceki makalede “Velayet-i Fakih Yönetim Modeli ve Sahabenin Adalet Demogojisi” başlığı altında okuyucularla paylaşılan çalışmanın devamı niteliğinde olan bu makalede, “Kendisine İtaatin, Yaratıcıya İtaat Sayılan Makamın Temellendirilmesi” alt başlığı çerçevesinde, üst başlıkta ki istenen ana hedefine doğru adım adım ilerlemeye çalışılacaktır.

Tarih boyunca, Allah’ın Resulleri olarak tarih sahnesine çıkan şahsiyetler de dahil olmak üzere, düşünen bir varlık olan insan tarafından ortaya konulan bütün düşünce sistemleri, mantıksal ve aklî açıdan değerlendirildiğinde zorunlu olarak üç temel iddiadan biri üzerine şekillenmiştir. Bu iddialardan birincisi “Yaratıcı yoktur”, ikincisi “İtaat talep eden bir yaratıcı yoktur”, üçüncüsü ise “İtaat talep eden bir yaratıcı vardır” şeklinde ifade edilebilir.

Bu iddiaları benimsiyenlerin tamamı açısından kesin olan husus ise şudur: Hiçbir iddia sahibi aynı anda üç iddianın da doğru olduğunu yahut bunlardan ikisinin doğru, birisinin yanlış olduğunu ileri süremez. Dolayısıyla her iddia sahibi, bu üç iddiadan yalnızca birisinin doğru olduğunu kabul etmek zorundadır. Buna bağlı olarak da benimsediği görüşün doğru, diğerlerinin ise yanlış olduğuna hükmetmektedir.

İddia sahiplerini bu sonuca ulaştıran temel ilke ise çelişmezlik ilkesidir. Çünkü birbirine zıt ve birbirini yalanlayan iki iddianın aynı anda doğru kabul edilmesi aklen mümkün değildir. Bu nedenle söz konusu üç iddia epistemolojik açıdan değerlendirildiğinde, insanı insan yapacak en temel unsurun bilgi olduğu ve bilginin bilgi oluşunu sağlayan temel nitelik çelişmezliktir. Bu üç iddiayı dikkate alıp incelendiğinde insanın zihninde üç temel kabulün şekillendiği görülür:

Birincisi, insanın zihin altında ve düşüncelerinin temelinde kesinlikle bu üç temel iddiadan birisinin mutlaka mevcut olduğudur. İkincisi, bu iddialardan yalnızca birisinin doğru, diğerlerinin ise yanlış ve üçüncüsü ise, bu yargıları bilgiye dönüştüren temel unsurun çelişmezlik ilkesidir. Tarih boyunca filozoflar ve düşünürler kendi fikirleri için sağlam bir temel bulmaya çalışmışlardır. Ancak her bir düşünür kendisi için farklı bir ilke oluşturmaya çalışmıştır. Yapılan açıklama dikkate alındığında bütün düşünürlerin ortak kabul ettikleri en temel kabul ve onların bu kabulü bilgiye dönüştüren çelişmezlik ilkesi olduğu çok açık bir şekilde fark edilmektedir. Dolayısıyla bütün düşünürlerin belki bütün insanların fikir ve algılarının temelinde yukarıda zikir edilen kabuller mevcut ve onların diğer bilgilerine yön veren bu bilgilerdir.

Dolayısıyla insanın sahip olduğu hükümleri bilgiye dönüştüren asli unsur çelişmezlik ilkesidir. Bu sebeple insanlar arasındaki en temel, en genel ve ortak bilginin de çelişmezlik ilkesi olduğu kesindir. Bu nedenledir ki her düşünür rakip ve Muhalifini çelişmezlik üzerinden devirmeye çalışır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en temel nokta, var olan şıklardan hangisini kabul etmişse; yani örneğin eğer “itaat isteyen yaratıcı vardır” iddiasını kabul etmişse bu iddiayla çelişkileri kabul etmesi kendini yalanlamış olur. Buna binaen epistemolojik ilke üzerinden insanı değerlendirdiğimizde ki insanı insan yapan onun epistemolojik kabiliyetidir. İnsanı insan yapan en temel epistemolojik unsurun kesinlikle çelişmezlik ilkesine bağlılığıdır. Bu ilkeden fasıla almış ve bu unsuru değersizleştirmiş bir düşünce sistemi veya bir dini anlayış sahibini kendi öz hakikatinden uzaklaştırmış ve yabancılaştırmış olur. Dolayısıyla çelişmezlik ilkesini meşrulaştıran bir düşünce sistemi üzerinden inşa edilen he hangi bir yaşam tarzı da kaçınılmaz olarak anlamsız, tutarsız ve Kur’anı- Kerim literatüründe serapa dönüştürülmüştür; “İnkâr edenlerin amelleri ise dümdüz arazideki serap gibidir. Susayan kimse onu su zanneder. Ancak yanına geldiğinde hiçbir şey bulamaz ve yanında Allah’ı bulur. O da kendisinin hesabını tam görür. Allah hesabı çabuk görendir” (Nur; 39).” Onlar, dünya hayatında(ki) bütün çabaları boşa gittiği halde kendilerinin iyi iş yaptıklarını sanırlar” (Kehf; 104).

Bu makalenin amacı, yukarıda zikredilen iddiaları değerlendirerek bunlardan hangisinin, çelişmezlik ilkesine bağlı kalıp kendi düşünce ve dünya görüşü doğrultusunda tutarlı bir yaşam tarzı oluşturduğunu ve kendi öz hakikatine sadık kaldığını ortaya koymak değildir. Zira bu mesele, ayrıca müstakil bir makalede detaylı şekilde ele alınmayı zorunlu görmektedir.

Şimdilik yapılmak istenen, yukarıda zikredilen üç iddiadan birinci ve ikinci iddiaların; semavî kitaplar ile bu kitapların ilahî olduğunu kabul edenler tarafından, çelişmezlik ilkesine uyulmadığı gerekçesiyle kabul edilmemesi sebebiyle dikkate alınmaksızın, üçüncü iddia üzerinde durmaktır. Dolayısıyla bu çalışma, “itaat isteyen bir yaratıcının varlığını kabul edenlerin, yaratıcıya itaati gerçekleştirecek yolu ortaya koyup koyamadıklarını değerlendirmeyi; bu konudaki fikrî tutarlılık ve samimiyet düzeylerini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Bilindiği gibi “itaat talep eden bir yaratıcı vardır” iddiası, Müslümanların kutsal ve en güvenilir ilahî kitap olarak kabul ettiği Kur’ân-ı Kerîm’in temel iddiasıdır. Bu durumda, itaat talep eden bir yaratıcının varlığını ortaya koyan Kur’ân-ı Kerîm’in, aynı zamanda bu itaati nasıl gerçekleştireceğini açıklaması da zorunlu olmasını gerektirmektedir. Bu sebeple makalenin temel amacı, yaratıcıya itaati gerçekleştirecek yolu yine Kur’ân-ı Kerîm üzerinden ortaya koymaktır.

Bununla birlikte söz konusu iddia, yukarıda işaret edildiği üzere yalnızca Kur’ân-ı Kerîm’e değil, bütün semavî kitaplara aittir. Akıl yetisinin, çelişmezlik ilkesine bağlı kalarak insana kesin bilgi kazandıran bir yeti şeklinde tanımladığımız da  bu iddia, yalnızca semavî kitapların değil, aynı zamanda insanı diğer varlıklardan ayıran en temel özellik olan aklın da iddiası hâline gelmektedir. Ancak meseleyi bütün semavî kitaplar üzerinden değerlendirmek, çalışmanın kapsamını gereğinden fazla genişletecektir. Ayrıca semavî kitaplar üzerinden ulaşılacak temel sonucun özü itibarıyla aynı olmasından dolayı, konunun yalnızca Kur’ân-ı Kerîm merkezli olarak ele alınmasının çalışma amacına ulaşmak açısından yeterli olacağı kanaatindeyiz.

Bu makalede asıl konuya geçmeden önce, söz konusu iddianın sahibinin Kur’ân-ı Kerîm olması ve buna bağlı olarak bu iddianın pratikte nasıl hayata geçirileceğine dair yöntemin tayininin de yine aynı kaynağa dayanması sebebiyle, Kur’ân-ı Kerîm açısından ilke niteliği taşıyan bazı önemli hususların hatırlatılmasının gerekli olduğu kanaatindeyiz. Bununla birlikte bu çalışmada söz konusu ilkelerden ziyade, bir önceki makalede vurgulanan temel noktalar hatırlatılarak; Kur’ân-ı Kerîm açısından ilke niteliğinde olan meseleler ise müstakil olarak sonraki çalışmada ele alınacaktır.

Bir önceki makalede özellikle vurgulanan temel hususlar şunlardı:

İlahî dinin sağlıklı bir şekilde korunabilmesi ve kendisinden beklenilen hedefi gerçekleştirebilmesi için mutlaka ilahî meşruiyete dayalı bir yönetim ve itaat merciine ihtiyaç bulunduğu.

İslam’daki en temel ihtilafın ibadetlerden önce “kime itaat edileceği” meselesi olduğu ve diğer bütün ayrılıkların da bu temel ihtilaftan doğduğuydu.

Kur’ân-ı Kerîm’dekii imamet anlayışı merkeze alınarak, dinî merciiyetin soy bağıyla değil liyakatle belirlendiği; ancak liyakat sahibi kişilerin aynı soydan gelmesinin mümkün olduğu ve bunun ilahî gelenekte örneklerinin bulunduğu.

Hz. İbrahim’in soyundan gelen peygamberlerin örnek gösterilmesiyle, Hz. Muhammed’in soyundan gelen ehil kişilerin dinî önderlik makamına getirilmesinin bir “saltanat” değil, ilahî tercih olduğu,

Hz. Muhammed’in en önemli görevlerinden birisinin, kendisinden sonra itaati Allah’a itaat sayılan makamı ümmete beyan etmek olduğu,

Mâide sûresi 67. ayet bağlamında, Hz. Muhammed’in tebliğ etmekte en çok zorlandığı meselenin; kendi soyundan gelen ve kendilerine itaatin Allah’a itaat sayıldığı kimseleri açıklamak olduğu.

Dinî otoritenin ümmetin tercihine bırakılmasının dini beşerîleştireceği ve bunun mezhepleşme, parçalanma ve otorite krizine yol açacağı,

“Kur’an ve sünnet bize yeter” söylemini benimsiyenlerin dahi fiiliyatta belirli âlimlerin yorumlarını merkeze almaları sebebiyle kendi tezleriyle çeliştikleri.

Allah’a itaati mümkün kılan şeyin Resûl’e itaat; Resûl’e itaati mümkün kılan şeyin ise onun tayin ettiği kimselere itaat olduğu,

İlahî dinin korunması, insanlar arasındaki ihtilafın önlenmesi ve tağuttan uzak bir kulluğun gerçekleşmesi için Allah tarafından belirlenmiş liyakat sahibi bir otorite zincirinin zorunlu olduğu.

Son olarak insanın akıl, işitme ve anlama yetilerini doğru kullanmasının Kur’ân-ı Kerîm’in emri olduğu; düşünmeyi engelleyen din anlayışlarının ise Allah Resûlü’nün mesajıyla bağdaşamayacağıdır.

Sonuç itibariyle ilahi dinlerde en temel mesele, yaratıcının kendisine itaat edilmesi meselesidir. Bu itaatin, herhangi bir soruna yol açmayacak şekilde nasıl gerçekleştirileceğini belirleyen yolun açıklanması da itaati talep eden yaratıcının en temel meselelerinden biri olmalıdır.

Bu meselenin önüne geçirilmeye çalışılan her türlü düşünce ve ilke hâline getirilmiş unsur, ilahi dini tahrif etmeye ve onu istismara açık hâle getirmeye hizmet eder. Dolayısıyla bir sonraki konu, “itaat isteyen bir yaratıcının var olduğu” iddiasını Kur’an merkezli değerlendirilmeye çalışılacağız.

Devam edecek…

Dr. Murat AYDOĞDU

Bu Haberi Paylaş
1 Yorum