İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist müstevlilerin (istilacıların) işgal yöntemleri değişti. Artık öyle bir strateji uygulanıyor ki, savaşa gerek kalmadan, güçlü ve sinsi diplomatik girişimlerle ülkeler (top ve mermi atmadan) işgal ediliyor. Kuzey Atlantik Paktı (NATO) yayılmacılığı buna en bariz örnektir. ABD, kurmuş olduğu NATO (North Atlantic Treaty Organization) ile
28 ülkeyi boyunduruk altına alarak sofistike bir şekilde hepsini işgal etmiş oldu. Ama neden?
ABD, Siyonist lobilerin baskısıyla İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’yı ve özelde Yahudileri Hitler belasından kurtarmak için 250 bin dolayında kara ve hava kuvvetlerine ait muharrib güçleri ile (müttefiklerinden de yardım alarak) Almanya’yı işgal etmişti. Bu işgal ABD’nin hoşuna gitmiş olmalı ki, yeni bir taktikle bütün Avrupa üzerinde hegemonya kurmak için Komünizm tehlikesini öne sürerek Kuzey Atlantik Paktı’nı devreye soktu. Komünizm tehlikesi karşısında bu pakt Avrupa’yı güvenlik altına aldığı söylendi. Ama asıl gizlenen maksat başkaydı. 1949 yılında ABD önderliğinde kurulan NATO yayılmacı bir mantıkla Türkiye’ye de kancayı takmıştı. Neden? Bakınız, 14 Mayıs 1948 yılında Filistin’ toprakları üzerinde kurulan İsrail’e geniş kapsamlı güvenlik şemsiyesi oluşturmak için bu tarihten bir yıl sonra NATO kuruldu. (Her NATO zirvesinde İsrail’in güvenliğinden söz etmeleri boşuna değil.) Dikkatinizi çekerim, NATO kurulduktan 6 yıl sonra Varşova Paktı kuruldu. Arama motoruna baktığımızda şu ifade geçiyor: “Varşova Paktı, 14 Mayıs 1955 tarihinde NATO’ya karşı Sovyetler Birliği liderliğinde kurulan, Doğu Bloku’nun askeri ve siyasal birliğidir.” Bize ise bunun tam tersi söylendi. “Bakın siz komünizm/dinsizlik tehlikesi ile karşı karşıyasınız, siz ‘kitap ehli’ olan NATO’ya girerseniz ancak o zaman güvende olursunuz” dediler ve bu şekilde komünizm şeytanı bize kötü gösterildi ve vahşi kapitalizmin temsilcisi diğer şeytanın kucağına itildik. Kim tarafından? İçimizdeki “Truva Atı” piyonları tarafından. 1950 yılında aymaz siyasetçilerimiz tarafından NATO’ya girme talebimiz sağlandı. Üye olabilmemiz için bizden talepleri Kore’ye asker göndermemiz oldu. “Başüstüne” dedik ve Kore’ye asker gönderdik. Askerlerimiz ABD çıkarları için Kore’de savaştı ve resmî beyanata göre 724 telefatla rüştümüzü ispat etmiş olduk. (Oysa gizlenen ölü sayısı bu rakamın kat kat üstündeydi.) Sonuçta lutfedip bizi (1952 yılında) NATO’ya aldılar. Daha doğrusu bizi NATO’ya almadılar, Anadolu’nun her tarafına askerî üsler konuşlandırarak bizi işgal ettiler. Yanlış duymadınız, bizi işgal ettiler. Biz o gün, bugündür NATO’nun ve dolayısıyla büyük şeytan Amerika’nın işgali altındayız. Neden? Çünkü Türkiye Osmanlı’nın bakiyesi olması hasebiyle Filistin’in adım adım işgal edilmesine garantörlük hakkı üzerinden itiraz eder endişesiyle Türkiye’nin “zapt-u rapt” altına alınması gerektiğini düşünerek böylesi şeytanî bir planla işgal edildik. Artık o tarihten sonra Filistin topraklarında yaşanan katliam ve işgali seyreder olduk. Bu süreçte sadece Filistin’in mazlum halkına değil, Kıbrıs’ta ENOSiS ve EOKA Rum terör örgütlerinin soydaşlarımıza/din kardeşlerimize yaptıkları katliama engel olamadık. 64 ve 67 yıllarında iki kez “Barış Harekatı”na niyetlendik, dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson tarafından Başbakan
İsmet İnönü’ye 5 Haziran
1964 tarihinde gönderilen ve Türkiye’nin Kıbrıs’a olası askeri müdahalesini engellemeyi amaçlayan tehdit ve aşağılama içerikli mektup gönderilince Ankara geri adım atarak çıkarmadan vaz geçti. Aynı şekilde 1967 Kasım ayında zulüm ve katliamları önlemek amacıyla adaya çıkarma niyetine girilince bu sefer Başbakan Süleyman Demirel’e ültimatom verildi ve yine geri adım atıldı. Siyonist çete adına NATO ile işgal edilen Türkiye’ye yönelik ABD’nin küstahça tehditlerinden güdülen maksat, “eğer biz Kıbrıs’a çıkarma yapması için Türkiye’ye müsaade edersek yarın garantörlük hakkını bahane ederek Filistin’e de müdahale eder, iyisi mi biz onun önünü Kıbrıs üzerinden kesmiş olalım ki, yarın Filistin’e de el atmasın.” Fakat Merhum Erbakan Hoca’mız tehditlere aldırmadan ve Ecevit’in engelleme çabalarına rağmen Kıbrıs’a çıkarma yapmıştı. Çıkarma yaptık diye ABD bize ambargo uygulayınca Erbakan misilleme yaparak 25 Temmuz 1975 tarihinde bütün ABD üslerini kapatınca işgalden kurtulmuştuk. Anca 5 yıl sonra 12 Eylül darbesini yapan piyon Kenan Evren tekrar ABD üslerini açtı. İhanet ve alçaklık böyle bir şey. “Truva Atı” metaforu tam da burada kendini göstermektedir. Hatırlayalım bu ülkede her on yılda bir ABD adına darbeler ve muhtıralar yapılıyordu. 28 Şubat Postmodern Darbesi’ni düşünelim! Sincan’da “Kudüs Mitingi” yapıldı diye ABD ve Siyonist çetenin emriyle (sonradan rütbeleri sökülen) Genel Kurmay Başkan Yardımcısı General Çevik Bir tankları sokaklara indirdi ve REFAHYOL hükümetini devirdiler…
12 Eylül Darbesi’nden 6 gün önce ise, Konya’da “Büyük Kudüs Mitingi” yapılınca (6 gün içerisinde) apar topar ABD ve Siyonist çetenin emriyle darbe yapıldı…
Dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 15 Temmuz darbe girişiminin ertesi günü, “Bu menfur darbe teşebbüsünün ardında Amerika var” demişti. O gece Mersin Limanı’ndaki ve İncirlik Üssü’ndeki hareketlilik bunu teyid ediyordu. ABD tıpkı şeytan gibi çok yönlü entrikalar yapmaktadır. NATO Gladyo’su farklı alanlarda çalışıyor. Sadece askerî alanda değil, cemaat ve tarikatlarla da iş tutmakta ve onları da piyon olarak kullanmaktadır. Nitekim 15 Temmuz’da FETÖ cemaatini kullanmıştı. Tarikatlar vasıtasıyla komşu ülke İran’a karşı halkımızı mezhep üzerinden kin ve düşmanlığa tahrik etmişlerdi. (Ki bu sinsi kışkırtmalar hâlâ devam etmektedir.) Bir zamanlar Fethullah Gülen’in sağ kolu olan Latif Erdoğan, televizyonlara verdiği demeçte, “Eğer 15 Temmuz’da muvaffak olunsaydı üç ay içerisinde ABD Türk Silahlı Kuvvetleri’ni öne sürerek İran’a savaş açacaktı” diyordu. Bunu 1994 yılında Demirel cumhurbaşkanı, Tansu Çiller başbakan olduğu dönemde de denemek istediler. İki ordu Van dolaylarındaki sınır bölgesinde gerçek silah ve mermilerle tatbikat yapmışlardı. O dönemde ABD piyonu gazeteler son derece kışkırtıcı manşetler atıyordu. TV kanalları da aynı şekilde tahrik içerikli yayınlar yapıyordu. Anlayacağınız NATO Gladyo’su sadece suikastlerle iştigal etmiyordu, medya sektöründe ve iş dünyasında da yoğun çalışıyordu. Bugün NATO’dan çıkmaya kalksak ilk karşı gelecek olan TÜSİAD mahfilleri olacaktır. NATO sadece askerî alanda değil, iş dünyasında ve siyasî arenada kılcallarımıza kadar nüfuz etmiş bulunmaktadır. Şayet NATO sadece askerî bir kurumsa zirve toplantısını neden Genel Kurmay Başkanlığı düzeyinde yapmamaktadır? Oysa hiyerarşi bunu gerektirmektedir. Şu bilinsin ki, NATO sadece bir askerî yapı değildir, dünya politikasını ve dünyanın finans kaynaklarını dizayn etmek ve sömürü düzenini kalıcı kılmak /tahkim etmek için vardır. Büyük şeytan ABD’nin inisiyatif ve patronajlığında bu tahakküm ve sömürü düzeni sürdürülmektedir. Amerika’nın patronajlığındaki bu sömürü düzenine karşı çıkan ülkeler korsanvari yöntemlerle cezalandırılmaktadır. Buna en somut örnek, Panama, Afganistan, Irak, Libya, Venezuela ve en son İran’dır. Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega’yı kaçırıp hapse tıkayan ve hapiste ölümüne sebebiyet veren Amerika’dır. Aynı yöntemle Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu da kaçırıp zindanlara tıktılar. Afganistan ve Irak’ın işhali NATO takfiye güçleriyle gerçekleştirildi. Libya’yı ise bizzat İzmir’den kalkan NATO uçakları bombaladı. Diyebiliriz ki, dünyanın en büyük terör organizasyonu NATO’dur.
Bizim acilen NATO’dan çıkmamız gerekmektedir… Srebrenitsa soykırımının en büyük destekçisi ve zemin oluşturucusu NATO’dur.
Aynı şekilde Gazze soykırımının da en büyük silah tedarikçisi ABD ve NATO’dur. İran’a yönelik saldırı savaşında ABD ve İsrail’e en büyük istihbarî destekte bulunan NATO üsleridir. Buna en somut örnek Kürecik Radar Üssü’dür. İran Siyonist çete üzerine füze fırlatır fırlatmaz Kürecik Radar Üssü Belçika’nın başkenti Brüksel’deki ana karargaha kordinatlarla bilgi aktarımında bulunmaktadır. Orası da saniyeler içerisinde Siyonist çeteyi bilgilendirmektedir. Bu veriler aynı şekilde işgalci İsrail adına füzesavar sistemlerini teyakkuz hâlinde tutan Suudi Arabistan, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne de aktarılmaktadır. Gerek 12 Gün Savaşı”nda ve gerekse 28 Şubat’ta başlatılan savaşta bu kalleşliklere hep tanık olduk. Görüldüğü üzere, bütün bu olup biten kötülükler sadece Türkiye özelinde değil, ABD’nin nüfuz alanı olan her coğrafyada icra edilmektedir. Başta Filistin olmak üzere İslâm coğrafyalarında akan her damla kanda ABD’nin patronajlığındaki NATO’nun parmağı var. Ve bu her damla kanda ABD/NATO işbirlikçilerinin parmağı var. Hadi gâvur gâvurluğunu yapıyor, içimizdeki piyonlara ne demeli? NATO, örgütlü mutlak şerrin, örgütlü mutlak kötülüğün adıdır.
ABD açık bir şekilde NATO’yu paravan olarak kullanmaktadır. NATO manifestosunun 5’nci maddesini kullanan tek ülke Amerika’dır. Bakınız,
NATO’nun 5. maddesi, ittifakın temelini oluşturan “kolektif savunma” ilkesidir. Bu madde, üye ülkelerden birine veya birkaçına yapılan silahlı bir saldırının, tüm üye ülkelere yapılmış bir saldırı olarak kabul edileceğini belirtir. Peki bu ilke böyle, fakat bugüne kadar Amerika’ya saldıran bir ülke oldu mu? Saldıran taraf Amerika olmasına rağmen kendisine saldırılmış gibi bu maddeyi devreye sokarak Afganistan, Irak ve sonrasında Libya’yı perişan etti. Bu nasıl bir çelişki böyle? Ama en son İran’a saldırdığında umduğunu bulamadı. Çünkü İran çetin ceviz olarak kendisine NATO üyesi Avrupa ülkelerinden saldırı olsa çok şiddetli karşılık vereceği net bir şekilde anlaşıldı. İran’ın caydırıcı gücünden dolayı ABD’ye yardım edilmedi. Bu yüzden Trump melunu NATO ve Avrupa Birliği’ne sitem dolu sözler sarf etti. Güçlü olmak böyle bir şey. ABD’nin karşısında Afganistan, Irak veya Libya gibi bir ülke yok. Buna rağmen, “Yenilen güreşe doymazmış” kabilinden ABD sürekli ateşkes ihlalleri yapmaktadır. En son, Türkiye’deki toplantıda Trump büyük bir kibir içerisinde ve bulunduğu ortamdan cesaret alarak, “İran ile aramızdaki ateşkes sona ermiştir, savaş yeniden başlamıştır” sözlerini dile getirdi. Hatırlayalım bundan birkaç ay önce ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye, Lübnan ve Irak’tan da sorumlu olduğu için Batı Asya’nın (onların deyimiyle Orta Doğu’nun) ABD Valisi Tom Barrack’ın “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a meşruiyet vereceğiz” açıklaması ne anlama gelmektedir? Aynı şekilde, ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’yi Rusya ve İran’a karşı önemli bir NATO müttefiki olarak gördüğü ve iktidarın Washington yönetimi tarafından uluslararası arenada desteklenerek siyasi hareket alanının genişletileceği açıklamaları yapıldı. Maksat Türkiye’ye “meşruiyet” verip (!) İran’a karşı saldırı savaşında Türkiye’yi muşum şeytanî planlarına dahil etmek. Açıkçası, İran’a karşı yapılacak herhangi bir kara harekatı için NATO bünyesinde Türkiye’ye rol verileceği için bölge valisi Tom Barrack “meşruiyet” kavramını kullanmıştır. Tom Barrack ve Donald Trump’ın açıklamalarından bu anlaşılmaktadır. Büyük şeytanın sinsi planına bakar mısınız? Uzun yıllardan beri defalarca denediklerini tekrar tedavüle sokmanın çabası içerisindeler. Tom Barrack’ın bu ifadeleri o günlerde Türk siyasetinde ve kamuoyunda büyük tartışmalara yol açtı ancak kısa sürede sümenaltı edildi. Bu küstahlığa resmî ağızlardan gereken cevap verilmeliydi. Bakınız, Türkiye Cumhuriyeti bağımsız ve üniter bir devlet ise bu ifadeler uluslararası mütekabiliyet esasına dayalı angajman kurallarının ihlâli anlamına gelmektedir. Daha açık dile getirecek olursak, “Bölge Valisi” Tom Barrack’ın “meşruiyet” ifadesi ülke olarak bizim ABD’nin sömürgesi olduğumuzun üstü örtülü beyanıdır. Türkiye kamuoyunda Milli Görüş ve Vatan Partisi haricinde “NATO’dan çıkalım” ifadelerini kullanan başka bir siyasî kuruluş yok ne yazık ki. Böyle mi olmalı? Bugüne kadar NATO’dan ne hayır gördük? Aksine ABD/NATO cinayetlerine dolaylı da olsa ortak olduk. Bu vebâlden kurtulmak mümkün değil. Merhum Erbakan Hoca’mız, ABD/NATO’nun işlediği cinayetlere ortak olmanın vebalini şöyle dile getirmişti: “Irak’ta ölen bir tek çocuğun vebalini, yedi sülaleniz alnını secdeden kaldırmasa yine de ödeyemeyecektir.” Ne yazık ki, Türkiye dolaylı da olsa, (bazen direkt olarak) ABD/NATO’nun cinayetlerine ortak oldu. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye buna en somut örnek. Geçmişte NATO’ya alınacağız diye Güney Kore’de de nice telefata sebebiyet verdik. Güney Kore’de savaşmamız bize kahramanlık diye yutturuldu. Şeytan adına savaşmak ne zaman kahramanlık oldu?
Sayın okuyucumuz, önemli olan biz Türkiye halkı olarak NATO ve ABD’nin tasallutundan nasıl kurtuluruz, bunun hesabını ve planını yapmak zorundayız. Siyasîlerden öncelikli talebimiz bu olmalı. Merhum Erbakan Hoca’mız İslâm Birliği’inden ve bu birliğin bünyesinde kurulması gereken askerî güçten söz ederken meramı iyi anlaşılsın diye, “İslâm NATO’su” metaforunu kullanıyordu. Evet, biz bu ideallere talip olmalıyız.
