Türkiye-İran-Suudi cephesi mümkün mü?

Mehmet Yuva

Okurlarımız yazılarımıza karşı sadece duyarlı değiller; istisna durumlar olsa da sadece eleştirmek veya klavye başında ahkâm kesmekte mahir takipçilerimiz dışında dikkat çekici yorumlar ve yapıcı eleştiri ile katkıların fazla olmasına da seviniyoruz. Birçok okurumuzun Erdoğan Hükümeti’ne duyduğu “güvensizlik” temelsiz değil. Bölgesel işbirliği cephesinin “arzu edilen konumda” ve “arzulanan devletlerle” olmadığı da aşikârdır. Ayrıca iktidarın ekonomik ve ideolojik krizlerle sarmalanmış olması da bu “güvensizliği” artırmaktadır. Bu zaviyeden bakıldığında 28 Ekim 2026’da yayımlanan “İran’sız Mekke Hiçbir Şey, İran’la Mekke Her Şey” yazımıza yapılan yorumlarda zuhur eden “tepkileri” ve “karamsarlığı” önemsiyoruz. Ama ve lakin tespitimizi yeniden hatırlatmakta fayda görüyoruz; yaşam tercihlerle mecburiyetler arasında tüketilir. Ekseriyetle mecburiyetler tercihlere galebe gelir.

İran Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Rızai’nin yaptığı açıklamalar, Mekke İttifakı ve İran’la yapılan görüşmeleri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir:

“Biz bu dostları davet etmemiştik, kendileri bizi ziyaret etmek ve bölgesel düzenlemeleri görüşmek istediler. İlginç olan şeylerden biri şuydu: Bizim birçok dostumuzdan daha fazla İran İslam Cumhuriyeti çizgisine yakın olduklarını gördüm. İsrail’e karşı o kadar kararlı ve sert konuştular ki… Sayın Halid bin Selman, ‘Sizden sonra İsrail, Türkiye’nin peşine düşecek, ardından da sıra bize, yani Suudi Arabistan’a gelecek.’ dedi. Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı Sayın İbrahim Kalın da benzer kaygıları paylaştı. Ayrıca Sayın Asım Münir de İsrail tehdidinden, Hindular ve Yahudiler arasında Müslümanlara ve hatta Pakistan’a karşı kurulan bağdan bahsetti.”

Dörtlü görüşmenin bölgesel güvenlik açısından yeni bir dönemin başlangıcı olmasını umduğunu dile getiren Rızai, bölgenin güvenliğinin bölge ülkeleri tarafından sağlanması gerektiğini söyledi. İran’ın NATO ve İsrail’in askeri gücüne karşı koyabildiğini kaydeden Rızai, dört ülkenin birlikte hareket etmesi halinde güçlerinin önemli ölçüde artacağını belirterek, “İran, NATO’ya ve İsrail’in tüm gücüne direnebiliyorsa, dört ülke birleştiğinde gücümüz katbekat artar.” dedi.

BÖLGESEL GÜVENLİK ALGISINDA YAKINLAŞMA

Bu açıklamada bence asıl önemli olan, dört ülkenin aynı masaya oturmuş olması değil; İran, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın İsrail’i ortak bir stratejik tehdit olarak değerlendirmeye başlamış olabileceğine ilişkin mesajdır. Üstelik Rızai’nin aktardığı sözler doğru ve bağlamına uygun aktarılmışsa, burada diplomatik nezaketin ötesinde bir şey var: Bölgesel güvenlik algısında bir yakınlaşma ihtimali.

Ancak kazmayı biraz derine vuralım. Bu açıklamayı üç ayrı düzlemde okumak gerekiyor: Gerçek bir stratejik yakınlaşma mı oluşuyor? İran, Türkiye ve Suudi Arabistan’ı kendi güvenlik perspektifine yaklaştırmaya mı çalışıyor? ABD ve İsrail’e, bölge ülkelerinin yeni bir güvenlik mimarisi oluşturabileceği mesajı mı veriliyor? Suudi Savunma Bakanı Halid bin Selman’ın iddiası yabana atılır ve yutulur cinsten değil: “Önce İran, ardından Türkiye, daha sonra Suudi Arabistan…”

Bu, İsrail’in yalnızca İran’la sınırlı bir çatışma yürütmediği, bölgesel güç dengesini değiştirecek daha geniş bir strateji izlediği endişesini yansıtıyor. Burada Suudi Arabistan açısından önemli bir stratejik değişim ihtimali var. Riyad bugüne kadar İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlamaya çalıştı. İsrail’le normalleşme seçeneğini masada tuttu. İsrail’i rahatsız eden projelere çomak sokan bölgesel aktörlerin, devlet ve orduların tasfiye edilmesinde başat rol üstlendi. ABD güvenlik şemsiyesi ve ekonomik gücüne dolar pompaladı. Şimdi ise İran’ın ev sahipliğinde yapılan toplantıya savunma bakanı düzeyinde katılıyor.

Bu, Suudi Arabistan’ın İran’ı artık yalnızca rakip olarak değil, bölgesel güvenlik denkleminde muhatap olarak da değerlendirdiğini gösteriyor. Halid bin Selman’a atfedilen bu sözler, Suudi Arabistan, Türkiye veya Pakistan tarafından yalanlanmadı. Türkiye açısından toplantının en önemli tarafı İbrahim Kalın’ın katılımıdır. Bu, görüşmenin yalnızca siyasi söylem ve diplomatik temas olmadığını, güvenlik değerlendirmeleri ve muhtemel koordinasyon boyutuna taşıdığını düşündürüyor. Pakistan açısından İsrail meselesi yalnızca Filistin meselesi değildir. Hindistan’ın İsrail’le savunma, teknoloji, istihbarat ve silah sanayisi alanlarındaki ilişkileri Pakistan’ın güvenlik hesaplarında ciddi yer tutuyor. Münir’e atfedilen Hindular ve Yahudiler arasında Müslümanlara karşı ilişki kurulduğu değerlendirmesi ise bu kaygının daha ideolojik ve medeniyet eksenli bir dile taşınmasıdır.

OLASI SONUÇLAR HANGİLERİ?

Ayrıca, Pakistan’ın nükleer silah kapasitesi, balistik füze teknolojisi, büyük kara ordusu ve Çin’le stratejik ilişkileri var. Bu dört ülke arasında gerçek bir askerî koordinasyon kurulursa İsrail’in hesaplarını zorlaştırabilecek önemli bir güç ortaya çıkar. Dolayısıyla Rızai’nin söylediği askerî güç potansiyeli gerçek; bunun ortak bir askerî ittifaka dönüşmesi ise henüz başka bir mesele. Görüşmelerin devam ettirilmesi konusunda ortak açıklama yayınlandı. Toplantıda ayrıca ABD-İran müzakereleri, Hürmüz Boğazı ve Yemen de gündeme geldi. Bunun üç muhtemel sonucu olabilir:

Mekke Paktı, İran’ı dışlayan bir askerî blok olmaktan çıkarak daha geniş bir bölgesel güvenlik platformuyla ilişki kurabilir. İran, Suudi Arabistan ve Türkiye üzerinden ABD ile İsrail’e karşı diplomatik manevra alanını genişletebilir. Dört ülke, ABD’nin bölgedeki askerî varlığını azaltmadan bile kendi aralarında bir güvenlik dengesi kurmaya çalışabilir. Bunların henüz gerçekleşmiş sonuçlar değil, ortaya çıkan diplomatik tablonun olası yönleri olduğunu vurgulayayım. Bölge ülkeleri, ABD’nin güvenlik garantilerinin kendi güvenliklerini her koşulda sağlayamayabileceğini düşünmeye başlıyor olabilir. Bu, ABD’nin bölgeden kovulması veya NATO’nun dağılması demek değil. Fakat bölge ülkelerinin kendi aralarında alternatif güvenlik mekanizmaları araması anlamına gelebilir.

ÜÇ JEOPOLİTİK BAŞLIK

Özellikle şu üç başlığı incelememiz gerektiğini düşünüyorum: Pakistan üzerinden bu oluşumun arkasında Çin’in stratejik ağırlığı var mı? İran, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında gelişecek güvenlik mimarisini Moskova nasıl karşılar? Washington, Mekke Paktı’nın İran’la yakınlaşmasını kabul eder mi, yoksa bunu kendi bölgesel düzenine tehdit olarak mı görür? Ve en önemlisi: Bu oluşum İsrail’e karşı bir denge mi oluşturacak, yoksa ABD’nin bölgedeki nüfuzunu sınırlayabilecek yeni bir Avrasya güvenlik ekseninin başlangıcı mı olacak? Trump, Netanyahu’nun kışkırtmasıyla İran’ı nükleer silahla vurur mu vurmaz mı tartışmalarının arşa ulaştığı bir merhalede, Pakistanlı bir yetkiliye göre Asım Münir, Trump’ın onayıyla İran’a bir öneri sunmuş. Mekke Paktı ülkeleri ve Katar da kabul edilmesi hâlinde anlaşmanın garantörleri olabilecekmiş.

Bu bilgi doğruysa o vakit; burada ABD’ye karşı kurulmuş bir cepheden ziyade, ABD ile İran arasındaki savaşı durdurmaya çalışan bölgesel bir diplomatik mekanizma görüyoruz. Üstelik Pakistan Ordu Sözcüsü 30 Ekim’de Reuters haber ajansına verdiği demeçte ,İran’ın savunma anlaşmasına katılmasının metin bakımından engellenmediğini söyledi. İran’ın katılımına açık kapı bıraktı. Bu zaviyeden bakıldığında bu toplantı, İran’la ABD arasında bir uzlaşmanın kesinleştiğini değil, yeni bir savaşın maliyetinin bölgedeki ülkeler için artık çok ağırlaştığını gösteriyor: Bölge ülkeleri, büyük güçlerin kararlarını beklemek yerine kendi aralarında bir güvenlik zemini oluşturmaya çalışıyor. Bunun kalıcı bir düzene dönüşüp dönüşmeyeceğini ise bugün verilen demeçlerden çok, önümüzdeki günlerde atılacak somut adımlar gösterecek.

AYDINLIK

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın