Demokratların Kongre seçimlerindeki zaferi, Fukuyama’nın “kimlik siyaseti”, “onur talebi” ile eşitlik ve üstünlük arzusunun ikiliği hakkındaki teorisi perspektifinden analiz edilebilir.
ABD’deki 3 Kasım 2026 ara seçimleri, Beyaz Saray ile Kongre arasındaki güç ilişkilerinde bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.
Demokratlar hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’nun kontrolünü ele geçirmeyi başardılar ve böylece Donald Trump’ın başkanlığının son iki yılı için Washington’ın siyasi dengelerini değiştirdiler.
Bu gelişmenin önemi, seçim coğrafyasına dikkat edildiğinde daha da belirginleşmektedir. Demokratlar Kansas, Iowa, Teksas, Ohio, Maine, Kuzey Karolina ve Güney Karolina eyaletlerinde yedi Senato sandalyesini kazandılar; bu bölgelerin bazıları 2024 başkanlık seçimlerinde Trump’ı desteklemişti. Temsilciler Meclisi’nde de Demokratlar, Cumhuriyetçilerin iki düzineden fazla sandalyesini elde ettiler.
Demokratların Teksas ve Kansas’taki zaferi, siyaset sosyolojisi açısından özel bir önem taşımaktadır. Teksas, Cumhuriyetçilerin en önemli kalelerinden biri olarak, onlarca yıl sonra ilk kez bir Demokrat adayın Senato yarışındaki zaferine tanıklık etti.
Kansas’ta da Demokratlar, yaklaşık bir asırdır ilk kez Senato sandalyesini Cumhuriyetçilerden almayı başardılar. Iowa’da ise Josh Turek, 2024 seçimlerinde Trump’ın kayda değer bir farkla kazandığı eyalette Cumhuriyetçilerin sandalyesini ele geçirdi. Bu gelişmeler tek başına bu eyaletlerin kalıcı bir parti kimliği değişimine işaret olarak görülemez, ancak Cumhuriyetçilerin seçim ittifakının kırılganlığını açıkça ortaya koymaktadır.
Isotimia ve Megalotimia; Trumpçı Siyaseti Anlamanın Anahtarı
Bu gelişmeleri daha derinlemesine anlamak için Stanford Üniversitesi Profesörü ve “Tarihin Sonu ve Son İnsan” kitabının yazarı Francis Fukuyama’nın teorisi uygun bir analitik çerçeve sunmaktadır. Fukuyama, Michael Albertus ile yaptığı söyleşide tarihin sonu tezini gözden geçirerek ve yeni kitabı “Son İnsanın Diyarında: Bir Anı”ya atıfta bulunarak, insanın siyasi psikolojisinde “tanınma/itibar görme” kavramının önemini vurgulamaktadır.
Fukuyama, Hegel ve Alexandre Kojève’den esinlenerek, insanların sadece gıda, barınma ve gelir gibi maddi ihtiyaçları karşılamanın peşinde olmadıklarını; aynı zamanda kendi değer, saygınlık ve onurlarının başkaları tarafından tanınmasını da talep ettiklerini savunur.
Fukuyama bu arzuyu Platon felsefesindeki “thymos” kavramıyla açıklar; insanı saygı ve tanınma talebine sevk eden psikolojik bir güç.
Onun teorisinde bu arzu iki ana biçim alır: Birincisi, “isotimia” yani başkalarıyla eşit bir birey olarak tanınma talebi; ikincisi, “megalotimia” yani üstün olarak tanınma ve başkalarından daha yüksek bir saygınlığa sahip olma arzusu.
İlk biçim, liberal demokrasinin temel ilkeleri olan hukuki ve vatandaşlık eşitliği ile uyumludur; ancak ikinci biçim, bireysel rekabet ve mükemmellik alanından siyasi tahakküm alanına taşınırsa otoriterliğe ve eşitsizliğe zemin hazırlayabilir.
Bu perspektiften, Trumpçı siyasetin çelişkilerinden biri, Amerikan toplumunun bazı kesimlerinin yaşadığı aşağılanma ve göz ardı edilme hissini siyasi bir güce dönüştürebilmiş olması, ancak üstünlük arzusuna ve kimlik hiyerarşisine dayalı siyasetin kendisinin de diğer gruplarda dışlanmışlık hissini güçlendirebilmesidir.
Saygınlığın Siyasi Ekonomisi ve Kent ile Çevre Arasındaki Çatlak
Fukuyama’nın analizinin önemli noktalarından biri, ekonomik eşitsizlik ile saygınlık eşitsizliği arasındaki bağlantıdır. O, ücret ve işin yalnızca bir geçim aracı olmadığına; aksine toplumun bireylerin faaliyetine ve sosyal rolüne verdiği değerin bir göstergesi olduğuna inanmaktadır. Dolayısıyla, ekonomik eşitsizlik birçok durumda tanınma ve sosyal saygınlık eşitsizliği şeklinde tecrübe edilmektedir.
Fukuyama, büyük şehirlerde yaşayan eğitimli seçkinler ile küçük şehirlerde, kırsal bölgelerde ve banliyölerde yaşayan sosyal gruplar arasındaki çatlağa işaret eder. İkinci grup maddi açıdan nispeten uygun bir durumda olabilir, ancak kültürel ve siyasi seçkinlerin kendi değerlerine, yaşam tarzlarına ve görüşlerine kayıtsız kaldığını veya onları aşağıladığını hissedebilir.
Bu analiz, Trump’ın sosyal tabanını anlamak için önem taşımaktadır. 2016’da ona verilen desteğin önemli bir kısmı ve 2024’te iktidara geri dönüşü, göz ardı edilme hissine ve sosyal saygınlık yoksunluğuna verilen bir tepki çerçevesinde incelenebilir. Trump bu memnuniyetsizliği; göçün, milli kimliğin, dinin ve kültürel seçkinlere muhalefetin merkezi bir yere sahip olduğu siyasi bir söyleme dönüştürmeyi başardı.
Bununla birlikte 2026 seçim sonuçları, hınç ve kimliğe dayalı siyasetin tek başına kalıcı bir seçim ittifakı oluşturamayacağını göstermektedir. Yaşam maliyetlerinin artması, enflasyon, İran savaşının sonuçları ve hükümetin performansından duyulan memnuniyetsizlik, dereceli olarak seçmenlerin hükümetin etkinliğine dair değerlendirmesine dönüşmüştür.
Associated Press seçmen anketine göre, seçmenlerin kayda değer bir kısmı Trump’ın ekonomik politikalarının geçim koşullarını iyileştirmediğine inanıyordu. Ayrıca yolsuzluk konusundaki endişeler ve Kongre’nin başkan üzerindeki denetiminin yetersizliği seçim kararlarında etkili olmuştur.
Gerçekte 2026 seçimleri, onur ve kimlik talebinin ekonomik hesap verebilirlik ve etkili yönetişimin yerini alamayacağını göstermektedir. Alt kesimlerin onurunu ve sosyal konumunu geri kazandırma vaadiyle iktidara gelen bir siyasetçi, nihayetinde aynı grupların maddi ve kurumsal taleplerine de yanıt verebilmelidir.
Sol ve Sağda Kimlik Siyaseti; Köklerde Aynı, Güçte Farklı
Fukuyama’nın düşüncesinin bir diğer önemli noktası, hem sol hem de sağ kanatta kimlik siyasetinin varlığına yapılan vurgudur. O, ilerici akımlarda ve sol sosyal hareketlerdeki kimlik siyasetinin de liberalizmin evrensel ilkelerinden uzaklaşabileceğine ve grup saygınlığı üzerine bir rekabete dönüşebileceğine inanmaktadır. Onun bakış açısına göre, beyazların bir kısmının 2020’deki “Black Lives Matter” (Siyahların Hayatı Önemlidir) hareketine verdiği tepki, kayıtsızlık hissinin kurbanlaştırılmış bir kimlik türüne dönüşmesinin bir örneğiydi.
Bununla birlikte Fukuyama, değerlendirmesinde kimlik siyasetinin iki biçimi arasında bir ayrım yapmakta ve mevcut koşullarda bunun sağcı versiyonunun daha fazla tehlike taşıdığına inanmaktadır; çünkü Trump hükümeti bu tür bir kimlik seferberliğinin arkasına kamusal güç araçlarını koymaktadır. Başka bir deyişle, mesele sadece kimlik çatışmalarının varlığı değil, bu çatışmaların devlet gücü ve kamu kurumları ile olan ilişkisidir.
Bu açıdan bakıldığında, Demokratların son seçimlerdeki zaferi mutlaka kimlik siyasetinin sonu veya kapsayıcı bir söylemin kesin zaferi anlamına gelmemelidir. Teksas sınır bölgelerindeki Latin kökenli seçmen oylarının değişmesi, gençlerin Demokratlara desteğinin artması ve farklı sosyal kimliklere sahip figürlerin zaferi, seçim ittifaklarının bileşimindeki değişiklikleri göstermektedir; ancak bu değişiklikler henüz milli kimlik ve sosyal saygınlık üzerindeki çatışmanın çözüldüğü anlamına gelmemektedir.
Vetokrasi ve Yönetişim Kapasitesi Krizi
Fukuyama’nın analizi yalnızca kimlik sosyolojisiyle sınırlı değildir. O, Albertus ile yaptığı söyleşide Amerikan siyasi sisteminin yapısal sorunlarından birini açıklamak için “vetokrasi” kavramını kullanır. Bu kavramla kastedilen, güç merkezlerinin ve denetim-denge mekanizmalarının çokluğunun bazen karar almayı ve kamu politikalarını uygulamayı zorlaştırdığı siyasi yapıdır.
Fukuyama’ya göre bu durum, başkanların kararname yetkilerini kullanma ve yasama sürecini baypas etme eğiliminin artmasına yol açabilir. O, bu arzunun Trump ile sınırlı olmadığını, Demokrat hükümetlerin de kurumsal kilitlenme koşullarında benzer yöntemlere başvurabileceği uyarısını yapmaktadır.
Bu tartışma 2026 seçimlerinin ardından daha fazla önem kazanmaktadır. Her iki meclisin de Demokratlar tarafından kontrol edilmesi, Kongre’nin Trump hükümeti üzerindeki denetimini güçlendirebilir, ancak aynı zamanda yürütme ile yasama organı arasında çatışma ihtimalini de artırır. Temel mesele, parlamenter çoğunluğun değişmesinin mutlaka işlevsiz yönetişim yapılarını düzelteceği anlamına gelmemesidir.
Fukuyama ayrıca Amerikan bürokrasisini eleştirirken, sorunun her zaman idari mekanizmanın aşırı otoritesi olmadığını; aksine birçok durumda mevzuat birikimi ve prosedürel kısıtlamaların devletin kamu politikalarını uygulama kapasitesini düşürdüğünü savunur. Dolayısıyla demokrasi, hesap verilebilirlik ve hukukun üstünlüğünün yanı sıra kamu hizmetleri sunma, altyapıyı geliştirme ve yasal kararları etkili bir şekilde uygulama yeteneğine sahip bir devlete ihtiyaç duyar.
Seçim Yenilgisinin Ötesinde; Siyasi Topluluğun Yeniden İnşası Meselesi
Sonuç olarak 2026 seçimleri, Amerikan demokrasisindeki daha derin bir çelişki çerçevesinde analiz edilmelidir: Farklı grupların meşru tanınma talepleri, ortak milli kimliği ve vatandaşlık eşitliğini koruma zorunluluğu ile nasıl bağdaştırılabilir?
Fukuyama, tarihin sonu tezini yeniden değerlendirirken, liberal demokrasinin ideolojik rakiplerine karşı kazandığı tarihi zaferin kendi iç çatışmalarının sonu anlamına gelmediğini göstermektedir. Zengin ve özgür demokrasiler de içeriden saygınlık krizi, sosyal hınç ve tahakküm arzusu ile karşı karşıya kalabilirler.
Bu perspektiften bakıldığında, Cumhuriyetçilerin son seçimlerdeki yenilgisi ne Trump popülistliğinin sonu anlamına gelir ne de liberal demokrasinin kendiliğinden ihyasının garantisidir. Demokratlar şimdi benzer bir sınavla karşı karşıyalar: Trump’ın yürütme gücünü dizginlemenin yanı sıra, seçmenlerin ekonomik, saygınlık ve sosyal taleplerine yanıt verip kamu kurumlarına olan güveni yeniden inşa edebilecekler mi?
2026 seçimlerinin Fukuyama’nın teorik çerçevesindeki temel dersi, demokrasinin sadece hukuki eşitlik veya sürdürülebilir ekonomik büyüme ile ayakta kalamayacağıdır; aksine hiçbir grubun onur ve saygınlığa sahip olmak için başkaları üzerinde tahakküm kurmaya mecbur hissetmediği karşılıklı bir tanınma sistemine ihtiyaç duyar. Amerika’nın geleceği meselesi, sadece iki partinin rekabetinden ziyade, tam da bu ortak siyasi topluluğun nasıl yeniden inşa edileceğidir.
not: bu analiz tabnak.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
