Belgelenebilir gerçek şudur ki: İran ve ABD arasındaki çok sayıda müzakere bugüne kadar ülkenin çıkarlarını sağlayamadı. Buna karşın, Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü elde tutmak gibi stratejik güç unsurları düşmanı geri adım atmaya zorlayabildi. Bu kez rahatlıkla söylenebilir ki Hüseyin Şeriatmedari ve aynı fikirdeki kişiler bu konuda daha isabetli bir duruş sergilediler.
İran siyasi yelpazesinde her zaman karşı karşıya gelen iki farklı yaklaşım var olmuştur:
- ABD ile olan anlaşmazlıkları müzakere ve diplomasi yoluyla çözmeyi hedefleyen yaklaşım.
- Ulusal güç unsurlarını koruyup güçlendirmenin, caydırıcılığın ve İran’ın pazarlık gücünü artırmanın en önemli faktörü olduğuna inanan görüş.
Mevcut siyasi ayrışmaları bir kenara bırakırsak, son birkaç on yılın deneyimi, milletin haklarını elde etmek ve ulusal çıkarları sağlamak adına diplomasi masasını kullanmanın pek de başarılı ve savunulabilir bir süreç olmadığını göstermektedir.
Bu konudaki en önemli deneyim, belki de 2015 (H.Ş. 1394) yılındaki nükleer anlaşmadır (KAPS). Bu anlaşma, İran ile küresel güçler arasında yıllar süren müzakerelerin ardından sağlandı; ancak 2018’de Donald Trump hükümeti tek taraflı olarak anlaşmadan çekildi ve İran’a yönelik kapsamlı yaptırımları geri getirdi. O tarihten bu yana Viyana müzakereleri de dahil olmak üzere KAPS’ı canlandırmak için yapılan birkaç tur müzakere nihai bir anlaşmaya varılamadan sona erdi. Bu süreç, müzakere karşıtlarının “Güç unsurlarıyla desteklenmeyen sadece diyaloga dayalı yaklaşımın ulusal çıkarları güvence altına almayacağı” argümanını savunmalarına yol açtı.
KAPS’ın acı tecrübesine rağmen, son bir buçuk yılda da diplomasi ve müzakere masası enstrümanı ABD’ye karşı kullanıldı; fakat karşı taraf her defasında ahde vefasızlık göstererek ve savaş başlatarak müzakere masasını devirdi.
Kısır Müzakere Döngüsü Yerine Güç Enstrümanlarını Korumak
Buna karşılık, İran’ın caydırıcılık araçlarını ve stratejik kozlarını koruması konusu analistlerin her zaman dikkat merkezinde olmuştur. Bu önemli kozlardan biri de Hürmüz Boğazı’dır. Dünya enerji ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği bu suyolu, bölgenin güvenlik ve ekonomik denklemlerinde özel bir yere sahiptir. İşte bu jeopolitik önem, Hürmüz Boğazı’nın her zaman İran’ın ulusal güç unsurlarından biri olarak görülmesini sağlamıştır.
Geçtiğimiz yıllarda Keyhan Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Şeriatmedari, kaleme aldığı yazılarda ve dile getirdiği görüşlerde, İran’ın ABD ve müttefiklerinin baskılarına karşı Hürmüz Boğazı’ndaki hukuki ve stratejik kapasitesini kullanması gerektiğini defalarca vurguladı.
Şeriatmedari, örneğin 2021 (H.Ş. 1400) yılında yazdığı bir makalede, Hürmüz Boğazı’nı düşman ülkelere kapatmayı İran’ın “yasal hakkı” olarak gördüğünü ve bu aracın caydırıcılık denklemlerinde belirleyici bir rol oynayabileceğine inandığını belirtmişti.
İran, ABD ve İsrail arasındaki son çatışma deneyimi, jeopolitik bir güç aracı olarak Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü elinde tutmanın karşı tarafın stratejik hedeflerine ulaşmasını ne derece ciddi zorluklarla karşı karşıya bırakabileceğini gösterdi. Öyle ki bazı analistler, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı açmada aciz kaldığını ve İran ile olan savaşta fiilen stratejik bir çıkmaza girdiğini düşünmektedir. Bu durum, karşı tarafı birkaç kez ateşkesi kabul etmeye ve hedeflerine ulaşmak için müzakere masasını seçmeye mecbur bıraktı.
Muhalifler Ne Diyor?
Şeriatmedari ve benzerlerinin görüşleri elbette her zaman bazı reformcu basının ve siyasi aktivistlerin eleştirilerine maruz kalmıştır. Son yıllarda da bu tutumları eleştiren çok sayıda yazı ve rapor yayımlanmıştır.
Örneğin geçtiğimiz haftalarda Şark Gazetesi, Abbas Abdi’nin Hüseyin Şeriatmedari’nin Hürmüz Boğazı hakkındaki son açıklamalarına verdiği yanıtı odak noktasına alan bir yazı yayımladı ve Keyhan Yayın Yönetmeni’nin sunduğu argümanları eleştirdi.
Buna karşılık Şeriatmedari, son açıklamalarında İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki egemenliğini ve rolünü korumasının ülkenin en önemli caydırıcılık araçlarından biri olduğu ve bu kozun zayıflatılmasının İran’ın pazarlık gücünün azalması anlamına geleceği yönündeki inancını vurgulamaya devam etmektedir. Bu görüşler son aylarda da onun başyazılarında ve söyleşilerinde tekrarlanmıştır.
Şeriatmedariler Daha Haklıydı
Gerçek şu ki, uluslararası ilişkiler literatüründe müzakere gücü genellikle ülkelerin saha ve jeopolitik gücünün bir fonksiyonu olarak kabul edilir. Diplomasi aracını kullanan ülkeler bile genellikle masaya oturmadan önce caydırıcılık konumlarını ve baskı kozlarını korumaya çalışırlar.
Sonç olarak, geçmiş yılların deneyimi “müzakere” ile “güç” arasındaki ilişkiye dair farklı görüşlerin varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Belgelenebilir gerçek şudur ki: KAPS’tan onu canlandırmaya yönelik sonraki çabalara kadar İran ile ABD arasındaki çok sayıda müzakere, bugüne kadar taraflarca kabul gören kalıcı bir anlaşmayla sonuçlanmamış ve ülkenin çıkarlarını sağlayamamıştır.
Buna karşın, Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü elde tutmak gibi güç unsurlarının stratejik önemi, düşmanı tutumundan geri adım atmaya zorlayabilmiştir. Belki de bu kez Hüseyin Şeriatmedari ve aynı fikirdeki kişilerin daha isabetli bir duruş sergilediği rahatlıkla söylenebilir.
Not: bu analiz snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
