İran, F-35 savaş uçaklarının imha edildiğini ve Amerikalı komutanların öldürüldüğünü iddia ediyor; ancak Pentagon her şeyi yalanlıyor ve Trump da her zamanki alışkanlığının aksine sessizliğini koruyor. Bu anlatı savaşının ortasında gerçeklik her zamankinden daha net bir şekilde ortaya çıktı: “Her kriz için bombalama reçetesi yazan başkan, bu kez görünüşe göre bombalayarak çözülemeyecek bir sorunla karşı karşıya.”
Çinli bağımsız uluslararası ilişkiler ve askeri teknolojiler analisti Lao Wu (老武) (Toutiao [头条] medya platformunda yazmaktadır), kaleme aldığı makalede İran ile ABD arasında son dönemde tırmanan gerilimi değerlendirdi.
İran bu kez büyük bir haber paylaştı; füzelerinin bir suikast operasyonu gerçekleştirdiğini, bir grup ABD ordusu komutanını etkisiz hale getirdiğini ve bunun yanı sıra birkaç F-35 savaş uçağını imha ettiğini iddia ediyor.
Bu haber büyük bir ses getirdi; ancak üzerinde gerçekten düşünülmesi gereken nokta İran’ın ne söylediği değil, Trump’ın ne söylemediğidir. Sosyal medyada genellikle günde onlarca paylaşım yapan başkan, bu kez aniden sessizliğe büründü.
Onun karakterini tanıdığımız kadarıyla, bu sessizlik tek başına en yüksek sesli mesajdır: Ya sahadaki gerçeklik ABD ordusunun resmen kabul ettiğinden çok daha vahim ya da bu yenilginin sorumluluğunu başkasına yükleyecek bir yol henüz bulamadı.
Sermayesini kamuoyunu yönlendirmekten ve anlatıları yönetmekten sağlayan bir siyasetçi için, anlatıyı şekillendirmeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu bir anda sessiz kalmak tek bir şeyi gösterir: Karar alma mekanizmasının merkezinde karmaşa ve kaos büyümektedir.
📌 Üç Üs Hedef Alındı; İran’ın Misilleme Paketi Sadece Öfke Boşaltmak İçin Değildi
20 Temmuz’da (8 Mordad) Trump, ABD ordusuna İran’daki birden fazla noktayı kapsamlı bir şekilde bombalama talimatı verdi; bu gösteri sanki meseleyi tek seferde halletmek için tasarlanmıştı. Ancak İran geri adım atmadı ve neredeyse aynı gün yanıt verdi.
Bu yanıtın hedefleri de tesadüfi seçilmemişti: ABD’nin üç eksendeki —yani Ürdün, Kuveyt ve Bahreyn’deki— askeri üsleri eş zamanlı olarak hedef alındı.
Bahreyn’de İran dronları, Şeyh İsa Hava Üssü’nün seyrüsefer ekipmanlarına, jeneratörlerine ve lojistik depolarına odaklandı. Şeyh İsa, ABD Deniz Kuvvetleri 5. Filosu’nun ana konuşlanma merkezlerinden biri ve Washington’ın Basra Körfezi’ndeki en önemli üsleri arasında yer alıyor.
İran doğrudan uçakların kendisini hedef almadı; yakıt, bakım ve iletişim altyapısını vurdu. Buradaki mantık açıktır: Destek ağınız devre dışı kaldığında, savaş uçakları pistte park etmiş bir hurda yığınına dönüşür.
Ürdün’de Devrim Muhafızları balistik füzeler kullandı ve açıklanan sonuçlar çarpıcıydı: Üç F-35 imha edildi, üç tanesi ağır hasar aldı ve birkaç Amerikalı komutan öldürüldü.
Her bir F-35’in değeri yüz milyon dolardan fazladır. Eğer ABD tek bir saldırıda gerçekten bu uçaklardan altısını kaybettiyse, ABD Kongresi derhal karışacaktır. Komutanların öldürüldüğü iddiası da “suikast” kavramını fiili bir operasyonel gerçeğe dönüştürmektedir.
Kuveyt’teki durum hakkında daha az bilgi yayınlandı, ancak üç eksende eş zamanlı hareket edilmesinin mesajı son derece nettir: Eğer sen benim ana karamı hedef alabiliyorsan, ben de senin Orta Doğu’daki tüm tutunma noktalarını güvensiz hale getirebilirim.
ABD’nin tepkisi de gecikmedi. Pentagon derhal İran’ın iddialarının uydurma olduğunu, tüm füze ve dronların engellendiğini ve Amerikan güçlerinin hiçbir zarar görmediğini açıkladı. Bu, Tahran ve Washington’ın tamamen zıt anlatılar sunduğu ilk olay değil. Son aylarda da İran ne zaman “ABD’ye acı çektirdiğini” açıklasa, Pentagon “Bizde hiçbir sorun yok” yanıtını verdi.
Ürdün ve Bahreyn’deki üsler gibi yerler tamamen askeri ve kısıtlı bölgelerdir. Uydu görüntüleri bazen gerçeğin kırıntılarını gösterebilir; ancak içeriden bilgi olmadan bir uçağın gerçekten imha edilip edilmediğini veya kesin insan kaybını emin bir şekilde söylemek mümkün değildir.
Her iki taraf da rakamları kendi siyasi bilançolarına göre ayarlıyor: İran, ülke içinde ABD’ye karşı durma ve vurma gücüne sahip olduğunu göstermek zorunda; ABD ordusu ise “yenilmezlik” markasını korumak mecburiyetinde.
Eğer Washington F-35’lerinin düşürüldüğünü veya komutanlarının öldürüldüğünü resmen kabul ederse, ABD’nin dünya genelindeki rakipleri daha cesur hale gelecektir. Gerçeklik son derece belirsizdir: Belki hasar meydana geldi ancak İran’ın açıkladığı boyutlarda değil; belki zayiat var ama ABD ordusu bunu kamuoyuna açıklamayı tercih etmedi.
📌 Trump’ın Sessizliği, Gerçeği Her Açıklamadan Daha Net Ortaya Koyuyor
Doğruyu yanlıştan ayırmanın kolay olmadığı bu medya savaşında en önemli mesele kimin ne söylediği değil, kimin hiçbir şey söylemediğidir.
Genellikle günde onlarca paylaşım yapan Trump, bu kez hiçbir tepki göstermedi. Ne Pentagon’un anlatısını doğrulamak için sahaya çıktı, ne İran’ı yalan söylemekle suçladı, ne de her zamanki alışkanlığıyla “Biz kazandık” dedi.
Geçtiğimiz yıllardaki davranış kalıpları dikkate alındığında, Trump’ın sessizliği asla bir otokontrol anlamına gelmez; o böyle anlarda olayın siyasi kâr ve zararını tartmakla meşguldür.
Olasılıklardan biri, savaş alanındaki gerçekliğin ABD ordusunun resmen kabul ettiğinden çok daha vahim olmasıdır. Bu durumda Trump, herhangi bir açıklama yapmadan önce olayın gerçek boyutlarını incelemek zorundadır; çünkü aceleyle söylenecek her söz, ilerleyen süreçte ortaya çıkacak yeni bilgilerle ağır bir şekilde kendi aleyhine dönebilir.
Bir diğer olasılık ise, bu olayı kendi siyasi çıkarlarına hizmet edecek bir anlatıya dönüştürmenin yolunu henüz bulamamış olmasıdır. Kayıpları kabul ederse, seçim arifesinde rakiplerinin eline hazır bir silah vermiş olacaktır.
Ancak her şeyi kesin bir dille yalanlar ve sonrasındaki kanıtlar aksini gösterirse, siyasi varlığının bağlı olduğu o saygınlık ve kredi zarar görecektir. Bu yüzden şimdilik bir şey söylemeyip rüzgarın ne yönden eseceğini beklemeyi tercih etmiştir.
Yine de bu sessizlik bedelsiz değildir. Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana bazı eski zaafları her zamankinden daha belirgin hale geldi.
Birincisi, onun sözüne ve taahhüdüne güvenilemez; bir anlaşmayı imzalayıp her an ayaklar altına alabilir. Bu nedenle ne ABD müttefikleri onun kararlarını öngörebilir ne de Washington’ın rakipleri gerçek çizgisinin ne olduğunu bilir.
İkincisi, tüm başarıları kendi hanesine yazarken yenilgilerin sorumluluğunu başkalarının omuzlarına yükler; bir gün Savunma Bakanı onun hedefi olur, başka bir gün Dışişleri Bakanı.
Üçüncüsü, her geçen gün askeri araçlara daha fazla bağımlı hale geliyor ve her sorunu bombalarla çözmeye çalışıyor.
Son altı ayda onun emriyle hedef alınan ülkelerin sayısı yediye ulaştı ve bir sonraki hedefinin Afrika’daki Mali olduğu söyleniyor. Askeri operasyonları bir siyasi gösteriye dönüştürmek, ABD ordusunun komuta kademesinde ve bünyesinde ciddi huzursuzluk yaratmış durumdadır; Washington’ın Avrupa’daki eski müttefikleri de artık ABD’ye fazla yaklaşmaya cesaret edemiyor.
İran askeri kazanımlarını yüksek sesle dile getirirken ABD Başkanı sessizliğe büründüğünde, Washington’ın müttefikleri karar alma mekanizması kilitlenmiş bir yönetimle karşı karşıya kalıyor; ABD’nin rakipleri ise Washington’ın sınırlarını ve kırmızı çizgilerini daha fazla test edebilecekleri bir fırsat penceresi görüyor.
📌 İki Savunma Hattı Çöktü; ABD Ordusu Geri Çekilmek Zorunda
İran’ın suikast operasyonuna ilişkin bildirisinin ne kadar gerçek olduğu şimdilik tartışmaya açıktır; ancak bir gerçek inkar edilemez: ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığı küçülmekte ve erimektedir. İsrail önündeki iki kilit savunma hattı, İran’ın ardı arkası kesilmeyen darbeleriyle çökmüştür.
Birinci savunma hattı, Kuzey Irak’tan Kuveyt’e kadar uzanan kavisli bir kuşaktı. Irak Kürdistan Bölgesi’nde ABD ordusu tüm Patriot füze fırlatma sistemlerini çıkardı; en az 4 ila 5 fırlatıcı tamamen toplanarak yangın/atış kontrol radarlarıyla birlikte taşındı.
Bu, Kuzey Irak bölgesinin hava savunma kapasitesinin fiilen sıfıra indiği anlamına geliyor. Irak’ın merkezindeki Ayn el-Esed Üssü geçen yıldan beri devreden çıkarılmıştı ve şimdi Kuveyt eksenindeki güney üslerinin birçoğu da tamamen tahliye edilmek üzere değerlendiriliyor.
Daha da endişe verici olanı, Irak’ın güneyindeki Basra yakınlarında İran yapımı Fatih-360 balistik füzesinin kalıntıları ve terk edilmiş fırlatıcı römorku bulundu; Basra, Kuveyt sınırına oldukça yakındır.
İran füzeleri ABD üsler kompleksinin dibine kadar sızmış ve tam oradan fırlatılmıştır. Saldırının tam olarak nereden başladığını bile bilmediğinizde, hangi savunmadan bahsedilebilir ki?
İkinci savunma hattı ise Ürdün’deki Muwaffaq Salti Hava Üssü’dür; buradaki durum daha da şok edici görünmektedir. En az 10 adet MQ-9 dronu imha edildi, büyük bir hangar tamamen yıkıldı ve F-35A ile F-15E savaş uçaklarının güçlendirilmiş hangarları da hedef alındı.
Hava savunması alanında da ağır darbeler indirildi: THAAD füze savunma sisteminin atış kontrol radarı imha edildi, Patriot’un atış kontrol radarı devre dışı bırakıldı; füze fırlatıcıları, güç ve iletişim konteynerleri, alçak irtifa kapsama radarları ve elektronik harp teçhizatları ardışık saldırı dalgalarında hedef oldu.
Uçaklar kaçtı, radarlar felç oldu ve füze birlikleri geri çekildi. Bir zamanlar İsrail’in güvenliğini sağlamada önemli rol oynayan bu kritik nokta, bugün pist ve enkazdan başka bir şeye dönüşmemiş durumdadır.
Bu iki hattan birinin geri çekilmesi ve diğerinin tahrip olmasıyla, İsrail toprakları doğrudan İran füzelerinin menziline girmiştir. Geçmişte İran İsrail’i hedef aldığında, füzelerin önce Irak ve Ürdün semalarındaki önleme bölgelerinden geçmesi gerekiyordu ve bu durum hayatta kalma (hedefe ulaşma) oranlarını ciddi şekilde düşürüyordu.
Ancak şimdi bu iki savunma ağı ortadan kalktığı için, İran füzeleri neredeyse engelsiz bir şekilde ilerleyebilmektedir. İsrail küçük bir yüzölçümüne sahiptir ve hava savunmasının stratejik derinliği son derece kısıtlıdır; dolayısıyla darbeleri kendi iç hava savunma kapasitesiyle göğüslemek zorundadır.
Trump gerçekten İsrail’e dayanarak yeni bir hava saldırısı dalgası başlatmak isterse, İran’ın yanıt vereceği ilk hedef bu saldırıların İsrail içinden havalandığı üsler olacaktır. O zaman mesele ABD ve İsrail’in İran’a ne kadar zarar verebileceği değil; İran’ın onları ne ölçüde yok edebileceği meselesi olacaktır.
Artık saldırı ve savunma dengesi tamamen yer değiştirmiştir.
📌 Ne Savaşı Sürdürecek Güçleri Var Ne Anlaşma Yolu; Orta Doğu Bataklığı Trump’ın Siyasi Sermayesini Yutuyor
Füze sistemleri ve radarların gece yarısı taşınmasından, ABD’nin Kuveyt’teki üs kompleksinin tamamen tahliye edilmesinin değerlendirilmesine ve Ürdün üssünü yerle bir eden ağır saldırılara kadar bu gelişmeler zinciri net bir mesaj taşımaktadır; Pentagon’un açıkça ifade etmek istemediği ama artık gizleyemediği bir mesaj.
ABD ordusunun Orta Doğu’da askeri üstünlüğünü koruma yeteneğine olan güveni çökmektedir. İran birkaç ay içinde ABD’nin İsrail önünde oluşturduğu savunma engellerini adım adım kaldırmış ve aynı zamanda ABD ordusunun bu savaşı sürdürme iradesini de kademeli olarak yıpratmıştır.
Kısa vadede Trump büyük olasılıkla otokontrol uygulayacak ve çatışmayı topyekün bir savaş noktasına taşımaya cesaret edemeyecektir. Bu tercihin sebebi son derece açıktır: Ara seçimler yaklaşmıştır ve Cumhuriyetçilerin durumu şimdiden mütereddit ve sallantıdadır.
Böyle hassas bir dönemde İran birkaç Amerikalı askeri öldürebilirse ya da Ensarullah (Hutiler) Babülmendep Boğazı’nı kapatırsa, küresel petrol fiyatları fırlayacak ve enflasyon yeniden tırmanışa geçecektir; bu da Cumhuriyetçilerin zafer şansını ciddi şekilde düşürecektir.
ABD’nin Orta Doğu’daki askeri gücü şu anda bile tükenme eşiğine gelmiştir. İki uçak gemisi uzun süredir Basra Körfezi’nde konuşlandırılmış durumda ve Deniz Piyadeleri ile Hava Kuvvetleri’nin personel değişim döngüsü aşırı derecede sıkışmıştır; bu durum ordu içinde ciddi huzursuzluklara yol açmaktadır.
İran, yoğun saldırılara ve bombardımanlara maruz kalmış olsa da füze stokları ve dron üretim kapasitesi yok edilmemiştir; halen yıpratma saldırılarını sürdürecek ve askeri tacizler yaratacak yeterli güce sahiptir.
İran’ın ne pes ettirilebildiği ne de bir anlaşmaya varılabildiği bu çıkmaz, kendisini “anlaşma ustası” olarak gören Trump için siyasi kariyerinin en zorlu sınavına dönüşmüştür.
Meseleye daha geniş bir açıdan bakarsak; ABD Orta Doğu’ya ne kadar batarsa, diğer cephelerde kullanabileceği stratejik kaynakları o kadar azalacaktır. Orta Doğu’nun istikrarı ise doğrudan küresel enerji arzının güvenliği ve uluslararası ticaret rotaları ile bağıntılıdır.
Bu esnada Çin’in Orta Doğu’daki ağırlığı ve nüfuzu son yıllarda istikrarlı bir şekilde artmıştır; İran ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin yeniden başlatılmasına arabuluculuk yapmaktan Yemen dosyasında iletişim kanalları oluşturma çabalarına kadar. Pekin müzakere yolunu seçmiştir; bu yol, ABD’nin askeri baskı modelinden belirgin bir şekilde ayrılmaktadır.
Şu anda Orta Doğu’da iki farklı yaklaşım karşı karşıya gelmiş durumdadır. Hangi yaklaşımın bölge ülkelerinin güvenini kazanmada daha başarılı olacağı, uzun vadede herhangi bir hava saldırısının sonucundan çok daha önemlidir.
Ancak sıradan insanlar için asıl mesele çok daha sadedir: Bu savaşın alevi kendi hayatlarına da sıçrayacak mı?
Babülmendep ve Hürmüz Boğazları tamamen kapanmadığı sürece küresel ticaret ve enerji arzı bu krizi kaldırma kapasitesine sahiptir. Ancak Trump aniden İran’ın nükleer tesislerine geniş çaplı bir saldırı düzenleme kararı alırsa ya da İran boğazları tamamen kapatırsa, petrol fiyatları tek bir gecede tarihsel zirvesine ulaşabilir. Ardından enflasyon, enerji fiyatlarının yükselmesi yoluyla doğrudan her bir bireyin cebine ve hayatına yansıyacaktır.
Bu çatışma belki binlerce kilometre uzakta cereyan ediyor olabilir ancak gerçekte dünya insanlarının günlük yaşamından o kadar da uzak değildir. İran bu kez Amerikalı askeri komutanların suikastını yüksek sesle dile getirdi. Şimdilik bu iddianın doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmayı bir kenara bırakabiliriz; önemli olan husus, Orta Doğu’daki gelişmelerin artık yeni bir krizin eşiğine gelmiş olmasıdır.
Trump’ın sessizliği, Pentagon’un yalanlamaları ile gerekçelendirmeleri ve İran’ın yüksek sesli iddiaları, bir sonraki adımı tahmin etmeyi neredeyse imkansız kılan üç ayrı akıntıya dönüşmüştür.
Orta Doğu’nun barut fıçısı yanmaya devam ediyor; sorunları her zaman bombalarla çözmek isteyen başkan ise bu kez gerçekten sert bir kayaya çarptı; sanki bir sonraki adımı nasıl atacağını kendisi de henüz bilmiyor.
tahririeh.com
