Mekke İttifakı İslam’ın NATO’su mu?

Mekke İttifakı” kimin eseridir? Ankara’da toplanan NATO Zirvesi’nin ardından Suudi Hanedanlığı’nda inşa edilen Mekke İttifakı’nı Trump mı istedi? Sayın Erdoğan’ın iddia ettiği gibi yerli ve milli çıkarlarımıza hizmet edecek olan bir oluşum mudur? Hükümetimizin yaptıklarını sorgulamadan “Altında Sayın Cumhurbaşkanımızın imzası varsa doğru ve faydalıdır.” diyen taife mi haklı? Mekke İttifakı NATO’nun görevlerini “Sünni İslam kisvesi altında” ABD ve İsrail’i tehdit eden devlet ve örgütlere karşı ifa edecek iddiasında olanların delili yeterince güçlü mü? Mekke İttifakı, NATO’nun uzantısı olarak 24 Şubat 1955’te inşa edilen Bağdat Paktı (CENTO-Central Treaty Organization, Merkezi Antlaşma Teşkilatı) misali midir?

Askeri, istihbarat ve güvenlik temelinde kurulan Bağdat Paktı, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin (Moskova) Orta Doğu’da yayılmasını ve nüfuz kurmasını önlemek, Suriye, Irak, İran, Lübnan ve Filistin’de güç kazanan komünist, anti-siyonist, anti-emperyalist milli oluşumlara karşı kuruldu. Paktın kurucu üyeleri 1952’de NATO üyesi olan Menderes Hükümeti’nin idaresinde olan Türkiye ve Irak idi. Ardından örgüte İran, Pakistan ve İngiltere katıldı. ABD, resmi olarak üye olmasa da örgüte gözlemci göndermiş ve istihbarat/askerî destek sağlamıştı.

HEDEFLERİ NE?

Mekke İttifakı, CENTO misali İran’ın Orta Doğu’da yayılmasını, nüfuz kurmasını engellemek için İsrail, ABD ve müttefiklerini rahatsız eden bölgedeki İran dostlarına-silahlı müttefiklerine karşı mı konumlanacak?

Mekke İttifakı’nın İsrail’e karşı inşa edildiğini iddia etmek işin tabiatına aykırı. İngiltere ve ABD’ye dost ve müttefik diyenlerin İsrail’e karşı bir söylemi olabilir ama eylemi olmaz. Peki, o vakit toplumu karpuz gibi ikiye bölen Mekke İttifakı İran’a, İsrail’e ve hiç kimseye karşı kurulmadıysa, iddia ettikleri gibi kimseyi hedefe koymuyorsa süs çiçeği olsun diye mi dikildi? Türkiye, Suudi Hanedanlığı ve Pakistan’a yapılan bir saldırı her üç ülkeye karşı yapılmış kabul ediliyorsa Yemen, topraklarını işgal etmiş, binlerce çocuğu katletmiş, şehirleri, barajları ve hatta düğünleri kana bulamış Suudi, Yemenli işbirlikçiler ve paralı askerleriyle savaş halinde. Türkiye ve Pakistan olarak Yemen’e karşı Suudi Hanedanlığı’nın safında mı yer alacağız? Gelin bu hususları ayrıntılı değerlendirelim.

MBS’NİN DEĞİŞKEN DIŞ POLİTİKASI

Suudi Hanedanlığı’nın bilinçli, istikrarlı bir dış politikası veya uzun vadeli stratejik bir vizyonu yok. Aksine Muhammed bin Selman (MBS) döneminde ülke, onun keyfi arzularının, hesaplarının ve kişisel husumetlerinin değişimine göre dış politikasını değiştiren bir devlete dönüşmüştür. Dünün düşmanı bugünün müttefiki, dünün müttefiki ise yarının düşmanı olabilmektedir. Türkiye bunun en açık örneklerinden biridir. MBS, Suudi-Türk ilişkilerinin en sert dönemlerinden birine öncülük etti. Söylem ve siyaset düzeyinde yoğun bir düşmanlık, Türk mallarına gayriresmî boykot, ilişkilerde ciddi bozulma ve özellikle Katar krizi ile Cemal Kaşıkçı cinayetinin ardından derin bir gerilim yaşandı. Sonra ne oldu? Muhammed bin Selman’ın yıllarca karşı karşıya geldiği Türkiye, Pakistan’la birlikte “Mekke Savunma Anlaşması” kapsamında askerî ortak ve müttefik haline geldi.

2017’de Suudi Arabistan Katar’a karşı kapsamlı ablukanın başını çekti. Diplomatik ilişkiler kesildi, sınırlar ve hava sahaları kapatıldı ve Doha’yı dış politikasını değiştirmeye zorlamak amacıyla bir talep listesi sunuldu. Abluka 43 ay sürdü. Ancak Katar teslim olmadı. Ardından 2021’deki Al-Ula Zirvesi’nde MBS, Katar Emiri Şeyh Temim’i sarılarak karşıladı. MBS ile Muhammed bin Zayed (MBZ) uzun süre tek bir eksenin iki lideri olarak sunuldu. Yemen savaşına birlikte girdiler, Katar’ı birlikte kuşattılar ve bölgenin pek çok dosyasında politikaları örtüştü. Sonra ittifak çatlamaya başladı. OPEC anlaşmazlıkları, ekonomik rekabet ve bölgesel nüfuz mücadelesi derinleşti. Yemen ise Suudi Arabistan ile BAE’nin çıkarlarının en fazla çatıştığı sahalardan biri haline geldi.

Suudi Arabistan, Suriye’de silahlı muhalefeti destekledi ve Beşar Esad’ın devrilmesi için çalıştı. Sonra MBS muhalefete sırt çevirdi, İslamcı gruplara ve Heyet Tahrir eş-Şam’a (HTŞ-El-Nusra) karşı tavır aldı, Esad’la barıştı, Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşünü destekledi ve 2023’te Esad’ı Cidde’de ağırladı. Ardından Esad Aralık 2024’te devrildi ve MBS’nin daha önce karşı çıktığı muhalefet iktidara geldi. Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) lideri Abu Muhammed El-Colani, Ahmet Şara olarak Suriye’nin başına geçti. Aynı Şara bu kez Muhammed bin Selman’ın konuğu ve Riyad’ın ortağı haline geldi. Bunlar “stratejik esneklik” değildir. Stratejik esneklik, hedef aynı kalırken araçların değiştirilmesidir. Oysa düşmanın, müttefikin, hedefin ve söylemin birkaç yılda bir değişmesi; devlet çıkarlarından çok kişiselleşmiş, kısa hafızalı ve lider merkezli bir dış politikaya işaret eder. Stratejisi olan devletler taktiklerini değiştirir, fakat nereye ulaşmak istediklerini bilirler.

ABD’DEN KOPUŞ MU YENİ GÜVENLİK HESABI MI?

Trump’ın önce Suudi Hanedanlığı için, “Sağılması gereken bir inek. Sütünü alacağız, etini alacağız. Geriye bir şey kalmazsa kesip yiyeceğiz.” demesi, henüz bir ay önce de MBS için “K..ımı öpüyor/yalıyor.” gibi aşağılayıcı bir ifade kullanmasının genelde Suudilerde özelde MBS’de kişisel bir intikam duygusu yaratması mümkündür.

Arap kini ve intikamı, devedeki 40 sene unutmaz özelliğine benzetilir. Trump ile MBS arasındaki ilişkiyi “dostluk” değil, karşılıklı çıkar ve karşılıklı ego yönetimi olarak okumak gerekir. Çin’le ilişkileri geliştirdi. Rusya’yla OPEC üzerinden çalıştı. İran’la 2023’te Çin aracılığıyla normalleşti. Türkiye’yle yakınlaştı. Pakistan’la savunma ilişkilerini derinleştirdi. Bütün bunların ortak noktası: Suudi Arabistan’ın tek bir büyük güce bağımlılığını azaltmak olarak okumalıyız: “Amerika ile müttefik olabilirim, fakat Amerika’ya mahkûm olmamalıyım.”

Bu bir “ABD’den kopuş” değil, Amerika’nın alternatifsizliğini sona erdirme politikasıdır. Çünkü MBS açısından en tehlikeli şey ABD’nin düşmanı olması değil, ABD’nin kendisini alternatifsiz görmesidir. Trump’ın İran konusunda MBS’nin görüşlerini dikkate almak zorunda kalması, Suudi Arabistan’ın Washington karşısındaki pazarlık gücünün aslında arttığını gösteriyor. Bundan mütevellit “İslam NATO’su İran’a karşı kurulmuştur, Mekke İttifakı bir ABD/İsrail projesidir.” demek şu aşamada fazla basitleştirici olur.

Bugünkü gelişmelere baktığımda ben bunu daha çok Suudi Arabistan’ın Amerikan güvenlik şemsiyesine alternatif/ek bir bölgesel güvenlik mimarisi kurma arayışı olarak okuyorum. Ama ve lakin, “İran’a karşı değil” demek, “İran’ın bu ittifakın hesabında hiç bulunmadığı” anlamına gelmez. İran dahil herhangi bir bölgesel gücün Suudi Arabistan’a saldırmasının maliyetini yükseltmek için kurulmuş caydırıcı bir yapı olarak değerlendirmeliyiz. Bu nedenle MBS’nin hesabı ABD’yi bırakmak değil ABD’ye alternatif güvenlik sigortaları oluşturmak.

Bu ittifakın, MBS’nin klasik “dengeleyerek seçenekleri açık tutma” stratejisine çok uyduğunu tespit ediyoruz. İşte burada “ABD/İsrail’e hizmet ediyor.” iddiasını tamamen çöpe atamayız. Washington açısından, bölgenin güvenlik yükünü yalnızca ABD taşımak zorunda kalması babında çok cazip bir tarafı bile olabilir. Herhâlükârda Filistin, Lübnan, Irak, İran ve Yemen’in dahil olmadığı bir Mekke İttifakı topal ördek kalmaya ve bu oluşum “ABD ve NATO’nun” çağımızın 1955 Bağdat Paktı olmaya daha yakın bir aday olarak telakki edilecektir.

Suudi Kral Adayı MBS’yi, Pakistan’ı anladık peki ya Türkiye böyle bir pakta neden bodoslama girer mi dediniz? Türkiye’nin en büyük askeri üssü Katar’da ve İsrail savaş uçakları ABD gözetiminde Katar’a saldırdığında, hükümetimizin de dostları olan HAMAS üyelerini öldürdüğünde Katar’ı koruyabildik mi? Bugün de mesele ne İran ne de İsrail. Sahi Napolyon tüm mesele ne demişti?

AYDINLIK

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın