Dış İlişkiler Konseyi (CFR), Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki üçlü savunma anlaşmasını Washington liderliğindeki Orta Doğu düzeninin sonu olarak nitelendirerek, bölge ülkelerinin ABD’ye olan güveninin azalmasının onları bağımsız güvenlik düzenlemelerine yönelttiğini ve bu sürecin Orta Doğu’yu iki rakip bloğa bölebileceğini vurguluyor.
Dış İlişkiler Konseyi’nde (CFR) yayımlanan analiz; Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki üçlü savunma anlaşmasını Washington liderliğindeki Orta Doğu düzeninin sonu olarak değerlendirdi. Analiz, bölge ülkelerinin ABD’ye olan güveninin azalmasının onları bağımsız güvenlik düzenlemeleri oluşturmaya sevk ettiğini ve bu sürecin Orta Doğu’yu iki rakip bloğa bölebileceğini vurguluyor.
Mekke Anlaşması: Büyük Bir Değişimin İşareti
Dış İlişkiler Konseyi’nin Orta Doğu ve Türkiye politikaları uzmanı Steven A. Cook kaleme aldığı analizde, Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasındaki savunma anlaşmasını ABD’nin Orta Doğu’daki nüfuzunun azaldığının önemli bir göstergesi olarak yorumladı.
Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye, 7 Ağustos 2026 tarihinde “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nı imzaladı. Anlaşmanın resmi metni henüz yayımlanmamış olsa da, raporlar içeriğin NATO’nun 5. maddesine benzer bir hüküm barındırdığını gösteriyor; bu da imzalayan ülkelerden birine yapılan saldırının hepsine yapılmış sayılacağı anlamına geliyor.
Bu analize göre böyle bir anlaşma, güvenlik açısından Suudi Arabistan ve Türkiye’ye Güney Asya’da bir savaş çıkması halinde Pakistan’ı savunma taahhüdü yüklüyor. Buna karşılık, Türkiye ile İsrail arasında Suriye veya Doğu Akdeniz’de yaşanabilecek olası bir çatışmada Suudi ve Pakistan güçlerinin de savaşa dahil olma ihtimali gündeme geliyor.
Ancak bu anlaşmanın ilk testi, imzalanmasından sadece 48 saat sonra gerçekleşti; Yemen’deki Ensarullah (Husiler), Suudi Arabistan’ın güneybatısındaki Cizan’da bulunan bir Aramco petrol rafinerisini hedef aldı. Suudi Arabistan 13 Temmuz’dan bu yana sürekli Husi saldırılarının hedefi olmasına rağmen Riyad, bu saldırılarla mücadele etmek için yeni ortaklarından yardım talebinde bulunmadı.
Steven Cook, bu durumun Suudi liderlerin yeni bir savunma anlaşması ilan etmiş olsalar da, Türkiye ve Pakistan’ın Arap Yarımadası’nda savaşmak üzere doğrudan eyleme geçmesini şart olarak beklemediklerini gösterebileceğini düşünüyor.
Bir Savunma Paktının Ötesinde: Mekke Anlaşması
Analizde, Mekke Anlaşması’nın temel öneminin güvenlik garantilerinden ziyade, Orta Doğu’da son birkaç on yıldır ABD liderliğinde şekillenen bölgesel düzende yarattığı değişimde yattığı vurgulanıyor.
1970’lerden bu yana Washington; Bahreyn, Mısır, Ürdün, Fas, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail gibi ülkelerle bir dizi güvenlik ve siyasi ilişki kurmuştu. Umman ve Kuveyt de bu yapı içinde kendilerine özgü roller üstlenmişti.
Bu ilişki ağı, ABD’nin Orta Doğu’daki temel hedeflerini daha az maliyet ve zorlukla sürdürmesine imkan tanıyordu; petrolün serbest akışını güvence altına almak, İsrail’in güvenliğini sağlamak ve ABD’nin bölgedeki üstünlüğüne meydan okuyabilecek bir gücün ortaya çıkmasını engellemek bu hedefler arasındaydı.
Cook’a göre bu düzenin zirve noktası, yaklaşık 35 yıl önce gerçekleşen Körfez Savaşı’nda görüldü; ABD, Irak’ın işgalinden sonra Suudi Arabistan’ı savunmak ve Kuveyt’in egemenliğini yeniden tesis etmek için dev bir koalisyon kurmuştu.
Irak Savaşı’ndan Gazze’ye: ABD’ye Olan Güvenin Aşınması
Ancak bu düzen, son iki on yılda giderek artan bir baskıyla karşı karşıya kaldı. Analiste göre; ABD’nin 2003’teki Irak işgali, Washington’ın Arap Baharı protestolarına verdiği destek, Suriye’de Beşar Esad rejimini devirmek için ciddi bir adım atmaması, ABD’nin Suudi Arabistan’ın Yemen savaşındaki müdahalesine sınırlı destek vermesi ve Trump hükümetinin 2019’da İran’ın Suudi petrol tesislerine düzenlediği saldırıya yanıtı, ABD’nin bölgesel müttefiklerinin güvenini sarsan etkenler arasında yer aldı.
7 Ekim 2023 saldırılarının ardından başlayan Gazze savaşı da bu düzene ayrı bir yük getirdi.
Bu süreçte, Afganistan ve Irak savaşlarının ardından ABD içinde Orta Doğu’daki askeri varlığın azaltılması ve bölgeden çekilme tartışmaları tırmandı. Bazı Amerikalı politika yapıcılar, yerli petrol ve gaz üretiminin artmasının ABD’nin Orta Doğu enerji kaynaklarına olan bağımlılığını azalttığını ve Washington’ın artık bölgeye eskisi kadar ihtiyaç duymadığını savundu.
Ancak Cook’a göre bu argüman, küresel enerji pazarının entegre yapısını ve dünyanın herhangi bir yerindeki petrol arzı kesintisinin Amerikalı tüketicileri de doğrudan etkileyebileceği gerçeğini göz ardı ediyordu.
ABD Dış Politikasındaki İstikrarsızlık
Analiz penceresinden bakıldığında, Amerikan düzenini zayıflatan bir diğer faktör de Washington’ın dış politikasındaki öngörülemezlik oldu.
Barack Obama 2015 yılında İran ile Nükleer Anlaşma’yı (JCPOA) imzaladı, ancak Donald Trump üç yıl sonra bu anlaşmadan çekildi. ABD farklı dönemlerde önce bölgede demokrasiyi destekledi, ardından geri adım attı ve Arap protestolarından sonra bu politikaya tekrar geri döndü.
Cook’un değerlendirmesine göre bölgesel liderler geçmişte ABD dış politikasının sürekliliğine güvenebilirlerdi; ancak son birkaç on yılda, sıklıkla “önceki başkanın yaptığı her şeyin tersini yapma” yaklaşımına dayanan politikalarla yüzleşmek zorunda kaldılar.
Bu durum Trump döneminde daha da belirginleşti. CFR analistine göre, Trump’ın kişisel güdülere ve seçenekleri açık tutmaya dayalı diplomasi tarzı, ABD politikasındaki öngörülemezliği artırdı.
İran ile yaşanan mevcut gerilim sürecinde de Washington; askeri güç kullanma, güç kullanma tehdidinde bulunma ve müzakere arasında bocaladı. ABD’nin bölgesel ortakları, önceden haber verilmeksizin Trump’ın politika değişiklikleriyle karşı karşıya kaldılar ve bazı durumlarda, ABD’nin adımlarına İran’ın verdiği yanıtlar nedeniyle bedel ödemek zorunda kaldılar.
Bu tablo günümüzde bazı bölge ülkelerinin, günün sonunda daha güçlü bir İran karşısında yalnız bırakılıp bırakılmayacaklarını sorgulamalarına yol açtı.
İbrahim Anlaşmaları Karşısında Mekke Anlaşması
Analizde Mekke Anlaşması, ABD’nin son yıllarda yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla yürüttüğü süreçle tam bir tezat oluşturuyor.
2020 yılında İsrail ile Bahreyn, Fas ve BAE dahil bazı Arap ülkeleri arasında imzalanan İbrahim Anlaşmaları, Washington’ın yeni bir bölgesel mimari şekillendirme yönündeki en önemli girişimlerinden biriydi.
Bu süreç daha sonra ABD, Hindistan, İsrail ve BAE arasındaki iş birliğine ve Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) projesinin doğuşuna zemin hazırladı.
Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı, Suudi Arabistan ile BAE arasında İsrail, Sudan ve Yemen konularında yaşanan görüş ayrılıkları ve ABD, İsrail ile İran arasındaki çatışmalar bu süreci ciddi şekilde çatlattı.
Şimdi ABD’nin güvenilirliği konusunda şüpheye düşen Suudi Arabistan alternatif seçenekler arıyor ve Mekke Anlaşması bu seçeneklerin en önemlilerinden biri olarak öne çıkıyor.
Türkiye ve Pakistan’ın Artan Rolü
Dış İlişkiler Konsecı (CFR) analizine göre Mekke Anlaşması, Türkiye ve Pakistan için de bölgesel nüfuzlarını artırma fırsatı yaratıyor.
Pakistan ve Türkiye ABD’nin ortakları arasında yer alıyor, ancak aynı zamanda Washington’ın kendi çevre coğrafyalarında güç kullanmasından rahatsızlık duyuyorlar. Mekke Anlaşması, bu ülkelerin Basra Körfezi’ndeki nüfuzunu artırabilir ve eş zamanlı olarak rakipleri olan Hindistan ve İsrail’in aleyhine bir durum oluşturabilir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan için de bu anlaşma ideolojik bir öneme sahip; nitekim Türkiye’deki muhafazakar kesimler uzun süredir bir “Müslüman NATO’su” fikrini savunuyordu.
Eş zamanlı olarak Suudi Arabistan ve Türkiye, IMEC ile bağlantılı demiryolu hattının güzergahının değiştirilmesini teklif etti. Yeni planda mallar Ürdün üzerinden İsrail’e geçip Kıbrıs ve Yunanistan yoluyla Avrupa’ya gitmek yerine; İsrail’i baypas ederek Suudi Arabistan’dan Ürdün, Suriye ve ardından Türkiye’ye aktarılacak, oradan da Avrupa’ya sevk edilecek.
İki Bloklu Yapıya Doğru Orta Doğu
Bu gelişmeler Orta Doğu’yu iki bloğun şekillendiği bir yapıya sürükleyebilir: Bir tarafta hâlâ İbrahim Anlaşmaları’na bağlı kalan ülkelerden oluşan bir blok, diğer tarafta ise Mekke Anlaşması etrafında kenetlenen bir blok.
Cook’a göre geçmişte bölgesel rekabetler ve anlaşmazlıklar büyük ölçüde kontrol altında tutulabiliyordu; zira bölge liderleri ABD ile ilişkilerine öncelik veriyordu ve Washington bölgesel düzenin tutkalı işlevini görüyordu.
Ancak şimdi Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye, doğrudan İbrahim Anlaşmaları ile rekabet eden bir vizyona doğru ilerliyor.
Dış İlişkiler Konseyi analistine göre bu gelişme tarihi ve devasa bir dönüşümdür; önemi göz ardı edilemez.
Steven Cook değerlendirmesini, elli yılın ardından artık “Orta Doğu’da ABD liderliğindeki bir düzenden” bahsetmenin mümkün olmadığını belirterek tamamlıyor.
