ABD ile Kanada arasındaki ticaret savaşı, artık sadece gümrük vergileri ve ticaret üzerinden bir anlaşmazlık olarak değerlendirilemeyecek bir aşamaya geldi. Son dakika müzakerelerinin çöküşünün arkasında daha büyük bir mesele yatıyor: Müzakere masasında ABD’de duyulan güven.
Donald Trump’ın Ottawa ile anlaşmaya çok yakın olunduğunu açıklamasından yalnızca birkaç gün sonra, müzakereler son saatlerde başarısızlıkla sonuçlandı ve ABD’nin Kanada mallarının bir kısmına yönelik uygulayacağı yeni gümrük vergileri yürürlüğe girdi. Kanada da Washington karşısında eli kolu bağlı kalmayacağını ve misilleme tedbirlerine hazır olduğunu duyurdu.
Bu gelişme; ABD ile Kanada arasındaki mal ve hizmet ticareti hacminin 2025 yılında yaklaşık 900 milyar dolara ulaştığı, yani ekonomileri emsalsiz şekilde iç içe geçmiş iki ülkenin her iki tarafın da bedel ödeyebileceği bir krize girdiği bir dönemde yaşanıyor.
72 Saatte Çöken Anlaşma
Süreç, son dakika görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından ABD’nin yeni gümrük vergilerinin Cumartesi günü saat 00.01 itibarıyla yürürlüğe girmesiyle ciddileşti; oysa sadece birkaç gün önce iki ülke yetkilileri anlaşma ihtimalinden bahsediyordu.
Trump, Salı günü önceki sürenin dolmasına iki saatten az bir zaman kala iki tarafın uzlaşmaya vardığını açıklamış ve tehdit edilen yaptırım/vergi kararlarını askıya almıştı. Ancak Kanadalı yetkililer daha sonra önemli konuların henüz çözülmediğini belirttiler.
Kanada Başbakanı Mark Carney de müzakerelerde “önemli bir ilerleme” sağlandığını ifade etmiş, Kanada Ticaret Bakanı da iki ülkenin “anlaşmaya çok yakın” olduğunu duyurmuştu.
Ancak birkaç gün sonra her şey değişti. Cuma akşamına kadar müzakereler çöktü ve Ottawa diyalog yolundan sıyrılarak misilleme tedbirleri hazırlığına yöneldi.
Tutumların bu hızla değişmesi meselenin önemli bir parçasıdır. Bir taraf anlaşmaya yakın olunduğunu belirtirken yalnızca birkaç gün sonra ağır vergiler yürürlüğe giriyorsa, temel soru artık sadece müzakerelerin başarısızlığından kimin sorumlu olduğu değil; müzakere çerçevesinin en başından itibaren kalıcı bir anlaşmaya ulaşmak üzere tasarlanıp tasarlanmadığıdır.
ABD ve Kanada’nın Söylemleri
ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, Kanada’nın son anda taslak anlaşmanın “hassas dengesini” bozan talepler ileri sürdüğünü iddia etti. Washington’ın bakış açısına göre ABD masaya cazip teklifler koymuştu ve yeni talepler sunarak müzakereleri rayından çıkaran taraf Ottawa idi.
Ancak Kanada’nın anlatımı tamamen farklıdır.
Mark Carney, müzakerelerin son aşamasında şartların değişmesinden ABD’yi sorumlu tuttu ve Washington’ın yeni önerilerini “adaletsiz ve ekonomik gerçek dışı” olarak nitelendirdi.
Bu söylem farklılığı büyük önem taşımaktadır; zira iki tarafın müzakerelerin neden başarısız olduğu konusunda dahi ortak bir noktada buluşamadığını göstermektedir. Böyle bir ortamda müzakere, sıradan bir diplomatik süreçten çıkıp bir söylem savaşına dönüşür: Washington Kanada’nın aşırı taleplerde bulunduğunu söylerken, Ottawa ABD mevkidaşının şartları değiştirdiğini ifade etmektedir.
Müzakere mi, Baskı Aracı mı?
Kanada dosyasında öne çıkan husus, Washington’ın karşı tarafın davranışını değiştirmek için ekonomik gücünü kullanmasıdır. Burada gümrük vergisi sadece ekonomik bir araç değil; siyasi bir baskı aracıdır.
ABD, ekonomisinin ölçeği sayesinde vergi koyabilir, kendi pazarına erişimi kısıtlayabilir ve karşı tarafı zor bir seçimle baş başa bırakabilir: Ya taviz ver ya da ağır bir bedel öde.
Böyle bir modelde müzakere masası artık mutlak manada eşit bir diyalog zemini değildir; aksine güçlü tarafın, karşı tarafın Washington’ın istediği şartları kabul etmesi adına dış baskıları artırdığı bir noktaya dönüşebilir. İşte Kanada deneyimini bir ticari anlaşmazlığın ötesine taşıyan mesele de budur.
Kanada’dan İran’a; Washington’a Güven Meselesi
Kanada ile yaşanan mevcut kriz bir vakum içinde ortaya çıkmamıştır.
Geçtiğimiz yıllarda İran da müzakerelerde ABD’nin güvenilirliği konusunda defaatle şüphelerini dile getirmiştir. Tahran’ın bakış açısına göre nükleer anlaşma deneyimi ve Trump hükümetinin KOEPB’den çekilmesi, çok taraflı ve uluslararası müzakerelerle elde edilmiş bir anlaşmanın bile Washington’daki hükümet değişimiyle bir kenara atılabileceğini göstermiştir.
Ancak İran krizinde son dönemde daha fazla önem kazanan husus, müzakere ile askeri eylemin eş zamanlı yürütülmesidir; bu durum Tahran açısından ABD’nin taahhütlerinin ve garantilerinin geçerliliği hakkında ciddi sorular yaratmıştır.
Bu nedenle Washington ile Ottawa arasındaki müzakerelerin başarısızlığı, Tahran’daki pek çok kişi için eski bir endişeyi hatırlatabilir: ABD ile müzakere etmek gerçekten gerilimi azaltmak anlamına mı geliyor, yoksa baskıyı artırmak ve dengeyi değiştirmek için bir fırsata mı dönüşüyor?
Kanada ve İran dosyaları arasındaki fark elbette açıktır; biri son derece iç içe geçmiş iki ekonomi arasındaki ticari bir anlaşmazlık, diğeri ise güvenlik ve jeopolitik bir ihtilaftır. Ancak her iki durumda da ortak bir soru bulunmaktadır: Washington’ın taahhütlerine güven.
Masada Ne Vardı?
Bloomberg raporuna göre iki taraf bazı vergilerin düşürülmesi konusunda ön anlaşmaya yaklaşmıştı.
ABD’nin Kanada çeliği ve alüminyumuna uyguladığı verginin %50’den %25’e düşürülmesi planlanıyordu. Otomotiv vergisi %25’ten %15’e inebilir ve kerestedeki %10’luk vergi kaldırılabilirdi.
Eş zamanlı olarak USMCA olarak bilinen ABD-Meksika-Kanada Ticaret Anlaşması’nın geleceğine ilişkin resmi müzakerelerin başlaması öngörülüyordu.
Buna karşılık Kanada misilleme adımlarından vazgeçecek, ABD ürünlerine yönelik bazı kısıtlamaları kaldıracak ve ABD mallarının Kanada süt ürünleri pazarına erişimini artıracaktı.
Yani anlaşma için bir çerçeve mevcuttu. Ancak nihai anlaşma gerçekleşmedi.
Güven konusunun önem kazandığı nokta tam da burasıdır: Eğer müzakereler boyunca konuşulan şartlar son aşamada değişebiliyorsa, karşı taraf anlaşmanın kalıcılığından nasıl emin olabilir?
Carney; Ekonomi ile Egemenlik Arasında
Mark Carney için mesele sadece ekonomi değildir.
Trump defalarca Kanada’dan ABD’nin “51. eyaleti” olarak bahsetti ve Kanada Başbakanı’na “Vali” diye hitap etti; bu açıklamalar Kanada’da ciddi bir siyasi hassasiyet yarattı.
Sonuç olarak ABD’ye verilecek herhangi bir taviz, Washington’ın baskısı karşısında bir geri adım olarak yorumlanabilir. Kanada’da yayımlanan kamuoyu araştırmaları da toplumun büyük bir kesiminin ABD karşısında daha sert bir duruş sergilenmesini istediğini göstermektedir.
Dolayısıyla Carney zorlu bir ikilemle karşı karşıyadır: Kanada ekonomisi ABD’ye bağımlıdır, ancak Kanada siyaseti artık Washington’dan gelen her talebin bedelsiz kabul edilmesine izin vermemektedir.
Kanada Direnebilir mi?
İlk bakışta güç dengesi ABD lehindedir.
Kanada ekonomisi geniş ölçüde ABD pazarına bağımlıdır ve vergilerin devam etmesi üretime, ihracata ve istihdama darbe vurabilir. Tahminler Kanada’da on binlerce işin kaybolabileceğine işaret etmekte; makine ve elektronik teçhizattan kereste, kağıt, kimyasal maddeler ve mobilyaya kadar çeşitli sanayiler baskı altında bulunmaktadır.
Ancak Kanada’nın önemli bir kozu vardır: Karşılıklı bağımlılık. ABD, Kanada tedarik zincirlerinin yerini kolayca dolduramaz.
Kanada’nın ham petrolü, potası, kritik madenleri, otomotiv parçaları ve temel mallardan oluşan ürün dizisi ABD ekonomisinde hayati bir rol oynamaktadır. Bu nedenle Washington da bir tarife savaşını bedelsiz sürdüremez.
Kanada Petrolü; Trump’ın Geri Adım Atmak Zorunda Kaldığı Nokta
Kanada ham petrolünün vergilerden muaf tutulması bu karşılıklı bağımlılığın en net göstergelerinden biridir.
Kanada ABD pazarına günde 4 milyon varilden fazla petrol ihraç etmektedir ve ABD rafinerilerinin bir kısmı Kanada petrolüne göre tasarlanmıştır.
Eğer Washington bu akışı tamamen kesmek isterse mesele artık sadece Kanada’ya darbe vurmak olmayacak, ABD ekonomisi de bunun bedelini ödemek zorunda kalacaktır. Potas ve bazı kritik madenler de muafiyet listesinde yer almıştır.
Bu muafiyetler açık bir mesaj vermektedir: ABD bile Kanada ile ekonomik savaşta her kırmızı çizgiyi geçemez. ABD’nin ekonomik gücü çok büyüktür ancak mutlak değildir.
Vergiler; İki Tarafı Kesen Kılıç
Trump vergi koyabilir ancak verginin nihai bir maliyeti vardır. Amerikalı ithalatçı daha fazla ödemek zorundadır ve bu maliyet artışı üreticiye ve tüketiciye yansıyabilir. Ahşap ürünler, yapı malzemeleri, içecekler, endüstriyel teçhizat ve diğer birçok mal daha pahalı hale gelebilir.
Yaşam maliyetinin ABD siyasetinin ana konularından biri olmaya devam ettiği bir ortamda, fiyat artışları Trump hükümeti için siyasi bir soruna dönüşebilir. Dolayısıyla ticaret savaşı tek yönlü bir sokak değildir. Washington baskı uygulayabilir ancak baskının maliyetinin sadece karşı tarafa yüklenmesini garanti edemez.
Kanada Bağımlılıktan Kurtulma Peşinde
Mevcut krizin Kanada açısından belki de en önemli uzun vadeli sonucu, bu ülkenin ABD ile ekonomik ilişkilere bakışının değişmesidir.
Ottawa, ABD pazarına olan bağımlılığını azaltmak amacıyla büyük altyapı yatırımlarını ve yeni enerji ihracat güzergahlarının geliştirilmesini değerlendirmektedir. Bu projeler kısa vadede ABD pazarının yerini alamayabilir ancak stratejik bir amaca sahiptir: Kanada’nın Washington’ın ani kararları karşısındaki kırılganlığını azaltmak.
Bu sürecin devam etmesi halinde Trump’ın vergi politikası ters bir sonuç da doğurabilir. Aşırı baskı, ABD’nin müttefiki ve komşusunu pazarlarını çeşitlendirmeye ve ABD ekonomisine olan bağımlılığını azaltmaya yöneltebilir.
USMCA Sınavı
Mevcut kriz USMCA’in geleceğini de tartışmalı hale getirmiştir.
Kuzey Amerika ticareti için istikrarlı bir çerçeve oluşturması beklenen anlaşma, şimdi Washington’ın siyasi baskılarına maruz kalmaktadır. Eğer ABD vergileri bir müzakere aracı olarak kullanırsa, mevcut ticaret anlaşmaları bile artık geçmişteki güveni sağlayamaz.
Bu konu sadece Kanada için önemli değildir. Şirketler uzun vadeli yatırımlar için istikrara ihtiyaç duyar. Bir ülkenin ticaret politikası ani bir siyasi kararla değişebildiğinde yatırım riski artar. Sonuç olarak ticaret savaşının gerçek maliyeti, bugün vergiye tabi tutulan malların değerinden çok daha yüksek olabilir.
ABD-Kanada Ekonomik Savaşının Sonucu Ne Olacak?
ABD Kanada ekonomisini baskı altına alabilir ancak bir bedel ödemeden iki ülkenin ekonomik ilişkilerini koparamaz.
Kanada da kısa vadede ABD pazarına olan bağımlılığından çıkamaz ancak karşı yaptırımlar, ihracatı çeşitlendirme ve yeni pazarlar geliştirme yoluyla Washington’ın baskı maliyetini artırabilir.
Dolayısıyla mevcut ticaret savaşı, bir tarafın diğerini “dize getirdiği” bir muharebeden ziyade iki tarafın ekonomik ve siyasi dayanıklılığının sınandığı bir testtir.
Ancak daha önemli bir sonuç daha vardır: ABD ekonomik gücünü müzakere şartlarını değiştirmek için her kullandığında, Washington ile yapılan bir anlaşmanın ancak ABD’nin çıkarları gerektirdiği sürece geçerli olduğu algısı pekişmektedir.
Kanada dosyasının İran tecrübesiyle kesiştiği nokta da burasıdır; konunun veya ihtilafın niteliği açısından değil, ABD’nin taahhütlerine duyulan güven açısından.
Kanada için mevcut deneyim bir uyarıdır: ABD pazarına dayanmak, ne kadar karlı olursa olsun Washington’ın siyasi hesapları değiştiğinde bir kırılganlık noktasına dönüşebilir.
Diğer ülkeler için de mesaj açıktır: ABD’nin ekonomik gücü müzakere masasında bir baskı aracına dönüşebilir ve bir anlaşmaya varılsa bile asıl mesele sadece imzalanması değil, Washington’ın gelecekte de buna bağlı kalıp kalmayacağıdır.
Nihayetinde ABD ile Kanada arasındaki 900 milyar dolarlık ticaret savaşı sadece vergiler üzerine bir mücadele değildir. Bu kriz, uluslararası ilişkilerdeki temel bir ilkenin sınanmasıdır: Müzakerede öngörülebilir bir ortak olarak ABD’ye güvenilebilir mi?
Kanada’nın bu krize vereceği yanıt önümüzdeki yıllarda sadece kendi ticaret politikasını değiştirmekle kalmayabilir; ABD’nin pek çok müttefiki ve ortağının “Washington ile anlaşma” kavramına bakışını da dönüştürebilir.
Not: bu analiz snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
