ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a başlattığı savaşın üzerinden altı ay geçti. Savaşın başlangıcında Washington ve Tel Aviv açısından temel hedeflerden biri, ağır askeri ve ekonomik baskının İran yönetimini yapısal bir değişime zorlamasıydı. Ancak altı ayın sonunda ortaya çıkan tablo, ABD ve İsrail’in beklentilerinden oldukça uzak. Çünkü, Tahran hâlâ ayakta. İran’ın askeri kapasitesi de ABD’nin iddia ettiği gibi “yok edilmiş” değil. Mühimmat krizi yaşayan ABD, İran stratejisinde değişiklik yapmak zorunda kaldı, ekonomik baskı kartını masaya sürdü. İran, Hürmüz Boğazı stratejisiyle üstünlüğü elinde tutmaya devam ediyor. ABD’nin yıpranmışlığı, bölgedeki müttefiklerini de yeni arayışlara sürüklüyor.
Foreign Affairs’te 27 Ağustos’ta yayımlanan “The Impossible Middle East” (İmkansız Orta Doğu) başlıklı analizde savaşın yalnızca İran ile ABD arasındaki bir mücadele olarak değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çekiliyor. Analiz, savaşın Orta Doğu’nun mevcut siyasi fay hatlarını derinleştirdiğini ve ülkeleri daha yeni tercihlerle karşı karşıya bıraktığını anlatıyor.
Al Jazeera’nın 28 Ağustos tarihli değerlendirmesi ise aynı tabloyu sahadaki gelişmeler üzerinden ortaya koyuyor. Analistlere göre savaşın önümüzdeki aylarda İran’ın çöküşüyle veya Washington’ın kesin zaferiyle sonuçlanması beklenmiyor. Bunun yerine çatışmanın uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüşmesi ihtimali güçleniyor. Bu durumun en büyük sonuçlarından biri ise savaşın tarafı olmayan Körfez ülkelerinde ortaya çıkıyor.
İran’ı hedef alan ABD, Körfez’i de vurdu
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn ve Kuveyt savaşın son altı ayında enerji altyapılarına ve su arıtma tesislerine yönelik füze ve İHA saldırılarıyla karşı karşıya kaldı. Havalimanları ve petrol rafinerileri zaman zaman faaliyetlerini durdurmak zorunda kaldı. Dolayısıyla Körfez ülkelerinin sorunları da derinleşiyor. ABD’nin askeri korumasına ihtiyaç duyuyorlar, fakat ABD’nin bölgedeki askeri operasyonları onları savaşın hedeflerinden biri haline de getiriyor.
Körfez monarşileri yıllardır ABD ile yakın güvenlik ilişkileri yürütüyor. ABD’nin bölgedeki üsleri, hava savunma sistemleri, istihbarat kapasitesi ve askeri gücü, İran’a karşı caydırıcılığın temel unsurlarından biri olarak görülüyor. Ancak İran’ın savaş sırasında Körfez’deki ABD askeri varlığını ve enerji altyapısını hedef alabilmesi, bu güvenlik modelinin başka bir yüzünü de ortaya çıkardı. Bir ülkenin topraklarında ABD üssü bulunması, o ülkeye yalnızca güvenlik garantisi sağlamıyor; aynı zamanda hedef haline getirebiliyor.
Washington’a güven aşınıyor
Foreign Affairs’in analizinde savaşın Körfez ülkeleri ile ABD arasındaki ilişkide kırılma yarattığına dikkat çekiliyor. Körfez ülkeleri, Donald Trump‘ın ikinci başkanlık döneminin başında Washington ile ilişkilerinin güçleneceğini düşünüyordu. Trump’ın ilk dönemindeki yaklaşım, bölge ülkelerinde ABD ile daha yakın bir ortaklık kurulabileceği beklentisi yaratmıştı. Ancak İran’a yönelik saldırıların ardından başlayan savaşın seyri bu beklentinin rafa kaldırılmasına neden oldu.
Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkeler son yıllarda ekonomilerini petrolden uzaklaştırmak, turizm ve finans sektörlerini büyütmek, yabancı yatırım çekmek ve kendilerini Ortadoğu’nun güvenli yatırım merkezleri olarak konumlandırmak için büyük projelere milyarlarca dolar harcıyor. Savaş ise tam olarak bu stratejinin temel koşulunu tehdit ediyor: Güvenlik.
Al Jazeera’ya göre Hürmüz Boğazı’ndaki trafiğin savaş öncesi seviyelerin çok altına düşmesi, petrol, petrol ürünleri ve sıvılaştırılmış doğal gaz taşımacılığında ciddi aksamalara yol açtı. Körfez ekonomilerinin önemli bir bölümü yalnızca petrol ve doğalgaz üretimine değil, bunların güvenli biçimde dünya piyasalarına ulaştırılmasına bağlı. Al Jazeera’nın aktardığına göre Körfez Araştırma Merkezi baş ekonomisti John Sfakianakis, petrol fiyatlarındaki yükselişin Körfez ülkelerinin ihracat sorunlarıyla birlikte hareket ettiğine dikkat çekerek mevcut durumun altı aydan daha uzun sürüp sürmeyeceğinin temel soru olduğunu belirtiyor. Katar gibi sıvılaştırılmış doğal gaz ihracatçıları açısından da deniz yollarındaki güvenlik kritik. Babülmendep Boğazı’nda Husilerin faaliyetlerinin artması ise Körfez’den Avrupa ve Asya’ya uzanan enerji ve ticaret rotalarını daha da kırılgan hale getiriyor.
Foreign Affairs’e göre Körfez ülkeleri, Arap Baharı’ndan bu yana ABD’ye olan güvenlik bağımlılıklarını azaltmaya yönelik çeşitli girişimlerde bulunuyordu. Fakat savaş sonrasında bu arayış daha ciddi bir boyuta ulaştı. Makalede, Körfez ülkelerinin silah ticaretinde Avrupa, Güney Kore, Türkiye ve hatta Ukrayna’ya, ekonomik işbirlikleri için Çin’e yöneldiği belirtildi.
Analizlere göre yıllardır ABD’nin İran’ı çevreleme politikasına büyük ölçüde uyum sağlayan bölge ülkeleri, savaşın ardından başka bir hesap yapmak zorunda kalabilir. Çünkü İran yenilmedi ve bölgesel güvenlik denkleminde kritik bir aktör olmaya devam ediyor. Foreign Affairs’in analizinde de bu nedenle Körfez ülkelerinin İran ile daha doğrudan iletişim kurmayı tercih edebileceği belirtiliyor. Bu da İran’ı Orta Doğu’nun güvenliğinde pay sahibi olarak kabul etmek anlamına geliyor. Analizde Körfez ülkelerinin ABD’den bağımsız bir şekilde İran ile görüşmesinin Washington’un Orta Doğu’da zaten sıkıntıya girmiş olan ağırlığının zedeleneceği anlamına geldiği de vurgulanıyor.
cgtnturk
