Bazı reformistler, özellikle de Seyyid Muhammed Hatemi “savaş ve barış” ikilemini öne çıkararak “onurlu barış”tan söz ederken, sahadaki gerçekler çok farklı bir tablo çiziyor. ABD kendi iradesini dayatmaya ve İran’ın caydırıcılık kapasitesini zayıflatmaya devam ederken, direnişle desteklenmeyen bir barış; savaşın sonu değil, aksine bir sonraki savaşın başlangıcı olabilir.
Seyyid Muhammed Hatemi’nin “onurlu barış”tan bahsettiği bildirisinin ardından, reformist basın da savaş ile barış arasında yapay bir ikilem oluşturmayı hedefleyen bir hat izlemeye başladı. Bazı kesimlerin basiretsizlikle savaş çığırtkanı gibi gösterildiği, görünüşte basiretli bazılarının ise ülkenin iyiliğini istiyormuşçasına kendi “hayali barışlarını” pazarladığı hayali bir ikilem!
Ancak bir tarafta İran ile direniş cephesinin, diğer tarafta ise bölgenin geleceği için mücadele eden ABD, İsrail ve müttefiklerinin yer aldığı daha geniş bir perspektiften bakıldığında; mesele artık savaş ve barış değil, direniş ya da teslimiyettir.
Başka bir deyişle, bölgenin gelecekteki düzeninde ya bölgesel düzen yerli ve ABD dışı aktörlerle şekillenip kökleşecek; ya da ABD’nin vekili olan İsrail ekseninde şekillenecektir. İkinci seçenekte İran’ın teslim olması, İsrail ile mücadele etme kapasitesinden tamamen arındırılması ve Çin ile rekabet halinde İran petrolü gibi kaynakların kontrolünün ABD’nin eline geçmesi gerekmektedir.
İşte bu nedenle Trump, İran ile olan savaşında “barış” peşinde koşmamış, her zaman “koşulsuz teslimiyet”ten bahsetmiştir. Bu açıdan bakıldığında, reformistlerin propagandasını yaptığı barış, savaşın sonu olmayacak; tıpkı 12 Günlük ve 40 Günlük savaşların bitiminde olduğu gibi yalnızca bir “savaşın askıya alınması” durumuna yol açacaktır.
Nitekim reformistler “barış”tan söz etseler de, onların bahsettiği barış savaşın sonu değil, “bütün barışları yerle bir edecek” ve yeni savaşlar doğuracak bir barış olacaktır.
Uygulanmamak Üzere Yazılan Mutabakat Zaptına Beslenen Boş Umut!
Daha önce de belirtildiği gibi, Hatemi’nin mülakatı yayımlandıktan sonra reformistler bugüne kadar onun çizgisini takip ettiler. Hatemi bu hususta şu ifadeleri kullanmıştı: “Gerilimden kaçınarak kamu yararını, toplumun iyiliğini, İran’ın izzetini ve geleceğini teminat altına alabiliriz. Çeşitli darlıklar içinde bulunan, işlerin düzelmesine ve ıslahına dair umudunu yavaş yavaş kaybeden halkın önünü açabilir, İran’ı gururlu ve müreffeh kılabiliriz. Onurlu barışın anlamı budur.”
Tam da bu nedenle Şark ve Etimad gazeteleri sürmanşetlerini “Güç Pozisyonundan Barış” başlığına ayırdılar. Reform hükümeti döneminde Yükseköğretim Bakan Yardımcısı olan Golamrıza Zarifyan da Şark gazetesine verdiği mülakatta Hatemi’nin açıklamalarına değinerek şunları söyledi: “Eski Cumhurbaşkanının konuşmasının ana ekseni; savaş sonrasında oluşan ‘istisnai fırsata’ dikkat çekmek ve direnişin kazanımını gerilimi azaltmak, diplomasiyi güçlendirmek, iç durumu iyileştirmek ve devlet-toplum ilişkilerini onarmak için bir fırsata dönüştürme zorunluluğudur.”

Buna rağmen, ABD’nin ekonomik kapasiteyi ve dolayısıyla askeri gücü düşürmek, toplum üzerindeki baskıları artırarak devletle arasını açmak ve İran’ı dize getirip teslim almak amacıyla uyguladığı deniz ablukası ve tırmandırdığı ekonomik baskıların ortasında; güç pozisyonundan barışın veya Hatemi’nin deyimiyle “onurlu barışın” tam olarak ne anlama geldiği hiç açık değildir.
Nitekim emareler yeni bir savaş ihtimalinin göz ardı edilemeyeceğini gösterirken, henüz sona ermemiş bir savaşın “sonlanma kazanımlarına” odaklanmak nasıl mümkün olabilir?

Reformist gazeteci-yazar Ahmed Zeydabadi de Hatemi’nin mülakatı hakkında X (Twitter) hesabında şunları yazdı: “Seyyid Muhammed Hatemi’nin ‘onurlu barış’a verdiği destek aşırı muhafazakar çevrelerin hoşuna gitmedi. Bazıları ‘onurlu barış’ ile neyin kastedildiğini soruyor. Sayın Hatemi bunu kendisi açıkladı. Onurlu barış; İran ve ABD Başkanları arasında resmi olarak imzalanan mutabakat zaptının ihyası ve tam olarak uygulanması demektir.”
Ancak Hatemi ve Zeydabadi gibi reformistlerin gözünden kaçan husus şudur: Mutabakat zaptı tek başına değil, yalnızca ABD tarafından uygulanması yönünde bir adım atıldığı takdirde bir değer taşır; Amerikan tarafı ve müttefikleri tarafından ilk günden ihlal edildiğinde değil!
Mutabakat sonrası süreçte ABD tarafında böyle bir adım görülmediği gibi; geriye dönük bakıldığında, İslamabad Mutabakat Zaptı’nın yalnızca Amerikalıların Washington’ın stratejiden yoksun savaşının sonuçlarını kontrol etmek ve İran ile “gerilimi yönetmek” adına gösterdiği bir çabadan ibaret olduğu söylenebilir.
Bu doğrultuda, İslamabad Mutabakat Zaptı görüldüğü üzere sadece “uygulanmamak” üzere yazılmıştır. Bir kez ölü doğmuş olan böyle bir mutabakatın barışı sağlama gücüne nasıl sahip olabileceği sorusu ortada durmaktadır.
Barış İyidir; Ancak Hayal Değil, Gerçek Olduğu Zaman!
Yüzyıllardır savaşların ardından barışın tesisi üzerine pek çok tartışma yürütülmüştür. Nitekim askeri teorisyen Liddell Hart, “Savaş sırasında her zaman hedeflediğiniz barış türünü göz önünde bulundurmalısınız” demiştir. Buna rağmen barış, savaşın aksine tek yönlü bir sokak değildir!
Başka bir deyişle, savaş tek taraflı olarak başlatılabilse de, barış ancak taraflardan birinin yok olup teslim olmasıyla ya da her iki tarafın savaşı bitirmek istediği noktaya gelmesiyle mümkündür. Bu nedenle The New Yorker dergisi, Ramazan Savaşı’nın ortasında ABD’nin Vietnam tecrübesine atıfta bulunarak “Girmek, çıkmaktan daha kolaydır” diye yazmıştı.
İran ile ABD arasındaki mevcut savaşa gelince; görünen o ki Birleşik Devletler hâlâ İran’ı teslim alma hayali kurmaktadır. Deniz ablukası, artan ekonomik baskılar ve askeri tehditler bu durumun somut göstergeleridir.
Giriş kısmında da belirtildiği gibi, bunun nedeni mevcut savaşın yalnızca iki siyasi birim arasında bir savaş olmaması, aksine gelecekteki bölgesel düzeni belirleme mücadelesi olmasıdır. Daha kesin bir ifadeyle, İran ile ABD arasındaki mevcut savaş bir mutabakat zaptı ya da anlaşmayla değil, ancak bölgede yeni bir güvenlik düzeni kurulup kökleştiğinde sona erebilir ve barış sağlanabilir. Aksi takdirde, ebedi olduğu sanılan barışlar, yalnızca yeni bir savaşı davet eden bir seraptan ibaret kalacaktır.
Yüzeysel Barışseverlik, Savaş Çığırtkanlığıdır!
Dış düşman dişlerini bilerken ve teslimiyet hayalleri kurarken, yüzeysel ve basiretsiz bir barışseverlik barışın tesisine yol açmayacak, aksine savaşa bir davetiye işlevi görecektir.
Başka bir deyişle; nasıl ki İran’ın 12 Günlük Savaş öncesindeki diplomatik yaklaşımı “zayıf İran” imajına hizmet ederek söz konusu savaşı tetiklediyse ve Ramazan Savaşı sonrasında bu imajın temelsizliği ortaya çıktıysa; barışın tesisiyle hiçbir alakası olmayan barışçıl söylemlerin artması da Amerikalıları şu hesap hatasına sürükleyecektir: İran’a yönelik baskılar sonuç vermekle kalmıyor, yeni bir savaş başlatacak zemini hazırlamak için bu baskıların daha da artırılması gerekiyor.
Aynı şekilde, bazı yetkililerin ve medyanın zayıflık mesajları göndermesi, Trump’ın alaycı tavırlarına ve Meclis Başkanı’nın açıklamalarını istismar etmesine yol açmıştır. Bu durum, barışseverliğin barışı getirmek yerine yeni bir savaşı başlattığının somut bir kanıtıdır. Hakikatte paradoksal bir şekilde; Hatemi ve diğer reformistlerin bakış açısına göre ne pahasına olursa olsun bu “hayali barışın” peşinden koşulması gerekse de, böyle bir yaklaşım düşmanı daha da cesaretlendirmekten ve yeni bir savaşın yakıtı olmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
not: bu analiz haber snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
