Amerika’nın İran’ı Teslim Alması Yanılgısının Çöküşü

İran’a karşı başlatılan savaşın amacı İran’ı zayıflatmak, direniş kapasitesini ortadan kaldırmak ve Tahran’ı Washington’un taleplerini kabul etmeye zorlamak idiyse, İran’ın karşılık verme ve kendi kapasitesini yeniden inşa etme yeteneğini koruması, bu hedeflerin gerçekleşmediğini gösteriyor.

Büyük bir güç için savaş, ancak savaşı başlatırken belirlediği hedeflere ulaşabildiği takdirde zafere dönüşür. Sadece karşı tarafa zarar vermek veya geniş çaplı saldırılar düzenlemek tek başına zafer göstergesi değildir. ABD’nin İran’a karşı başlattığı savaşın üzerinden zaman geçtikçe, Washington’daki zafer söylemi ile sahadaki gerçekler arasındaki fark daha açık biçimde ortaya çıkıyor.

ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü başarısız savaş, giderek ABD’de bir iç meseleye dönüşüyor. Başlangıçta Washington’un gücünü sergilemesi ve Tahran’a kendi iradesini dayatabileceğini kanıtlaması olarak tasarlanan savaş, bugün insanî, askerî ve ekonomik maliyetleri konusunda ciddi sorularla karşı karşıya. Böyle bir ortamda Trump yönetiminin politikalarına yönelik muhalefet artık yalnızca dışarıdan gelen eleştirilerle sınırlı değil; bazı Amerikalı siyasetçiler de savaşın sonuçları konusunda uyarılarda bulunuyor.

Connecticut Demokrat Senatörü Chris Murphy, İran’a karşı yürütülen savaşın sonuçlarına değinirken, kendisine göre ABD’nin bu çatışma nedeniyle maruz kaldığı maliyetleri ortaya koyan bir tablo çizdi. Murphy, 18 Amerikalının öldüğünü, ABD üslerinin milyarlarca dolarlık zarar gördüğünü ve ülkenin füze stoklarının ciddi ölçüde azaldığını açıkladı. Ayrıca Amerikalı çiftçiler üzerindeki ekonomik baskıya ve benzin fiyatlarının yaklaşık 5 dolara yükselmesine dikkat çekti. Bu durum, savaşın sonuçlarının artık yalnızca askerî üsler ve savaş alanıyla sınırlı kalmadığını, Amerikan toplumunun günlük yaşamına da yansıdığını gösteriyor.

Ancak Murphy’nin açıklamalarının en önemli bölümü, kayıplara ve zararlara değinmesi değil, İran’ın mevcut durumuna ilişkin değerlendirmesiydi. Amerikalı senatör, İran’ın “her zamankinden daha güçlü” olduğunu ve buna karşılık Trump’ın tehlikeli bir biçimde yanılgı içinde olduğunu vurguladı. Bu sözler, ABD hükümetinin savaşın sonucuna ilişkin anlatısına doğrudan bir darbe niteliğinde. Zira bu anlatı, geniş çaplı askerî saldırıları zaferle eşdeğer göstermeye çalışıyor.

Bu anlatının temel sorunu, savaşta zaferin yalnızca saldırıların sayısı, kullanılan bombaların miktarı veya karşı tarafa verilen zararla ölçülememesidir. Asıl ölçüt, siyasi ve askerî hedeflere ulaşılmasıdır. Eğer savaşın amacı İran’ı zayıflatmak, direniş kapasitesini ortadan kaldırmak ve Tahran’ı Washington’un taleplerini kabul etmeye zorlamak idiyse, İran’ın çatışmayı sürdürme, karşılık verme ve kendi kapasitesini yeniden inşa etme yeteneğini koruması, bu hedeflerin gerçekleşmediğini gösteriyor.

Öte yandan ABD de bu savaşı sürdürmek için önemli maliyetler ödüyor. Füze stoklarının azalması, askerî üsler üzerindeki baskının artması, Amerikan askerlerinin kayıpları ve savaşın ekonomik etkileri, Washington’un çatışmayı sürdürmek için üstlenmek zorunda olduğu maliyetlerin bir bölümünü oluşturuyor. Bu maliyetler, karşı tarafın hâlâ savaşı sürdürebilecek kapasiteye sahip olması nedeniyle daha da önem kazanıyor. Yıpratma savaşında mesele yalnızca kimin daha fazla darbe vurduğu değildir; belirleyici soru, kimin darbeleri karşılayıp savaşa devam edecek kapasiteye daha fazla sahip olduğudur.

Tam da bu noktada Trump’ın zafer iddiası ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya kalıyor. ABD yönetimi askerî operasyonların başarısından ve İran’a verilen zarardan söz edebilir. Ancak bu operasyonlar Tahran’ı direnişe devam etmekten caydırmayı başaramadıysa, nihai sonuç klasik zafer tanımından uzak olacaktır. Askerî zaferin nihayetinde kalıcı bir siyasi kazanıma dönüşmesi gerekir. Aksi halde geniş çaplı saldırılar, her iki tarafı da ağır bedeller ödemeye zorlayan yıpratıcı bir döngüye dönüşebilir.

Bu açıdan Murphy’nin sözleri daha büyük önem taşıyor. Murphy, aslında Amerikan kamuoyunun dikkatini saldırı görüntüleri ve askerî güç gösterisinden savaşın faturasına çekiyor. Bu fatura; insan kayıplarını, silah stoklarının tüketilmesini, üslerde meydana gelen zararları, ekonomik baskıyı ve Amerikan halkının yaşam maliyetindeki artışı kapsıyor. Böylesi maliyetler savaşın temel hedeflerine ulaşılamamasıyla birlikte değerlendirildiğinde, operasyonların gerçek başarısına ilişkin soru kaçınılmaz hale geliyor.

Bu çerçevede “İran’ın güçlenmesi” iddiası da aynı perspektiften değerlendirilmelidir. Güç yalnızca askerî teçhizat sayısındaki artış anlamına gelmez. Siyasi bütünlüğü koruma, ekonomik faaliyetleri sürdürme, savunma kapasitesini yeniden inşa etme, karşılık verme yeteneğini muhafaza etme ve en önemlisi, düşmanın siyasi iradesini dayatmasını engelleme kapasitesi de savaş zamanında bir ülkenin gücünün parçalarıdır. İran, ağır saldırılara maruz kaldıktan sonra dahi çatışmayı sürdürebilecek kapasiteye sahipse, bu durum tek başına ABD stratejisinin tasarlandığı sonucu elde edemediğini gösteriyor.

Buna karşılık ABD de önemli bir sorunla karşı karşıya: Uzun süreli savaşların Washington açısından maliyeti yalnızca askerî operasyonlarla sınırlı değil. Bu savaşlar silah stoklarını tüketiyor, askerleri ve ekipmanları riske atıyor, ekonomik baskı oluşturuyor ve nihayetinde ABD içindeki siyasi bölünmeleri artırabiliyor. Savaş uzadıkça, elde edilen kazanımların bu kadar yüksek bir maliyete değip değmediği sorusu da daha ciddi hale gelecektir.

Bu nedenle İran’a karşı savaşı yalnızca saldırı görüntüleri ve ABD’nin resmî açıklamaları üzerinden değerlendirmek mümkün değil. Savaşın gerçek tablosu, ilan edilen hedeflerin gerçek sonuçlarla karşılaştırılmasıyla ortaya çıkar. ABD, sahip olduğu muazzam askerî kapasiteye rağmen İran’ı teslim olmaya zorlayamadıysa, İran’ın direniş kapasitesini ortadan kaldıramadıysa ve aynı zamanda kayıplar, silah stoklarında azalma ve ekonomik baskıyla karşı karşıya kaldıysa, zaferden söz etmek zorlaşacaktır.

ABD bu savaşı kaybetmiştir; yalnızca ağır maliyetler nedeniyle değil, aynı zamanda temel hedeflerine ulaşamadığı için. Daha önemli olan ise bu yenilginin artık yalnızca Washington karşıtlarının analizlerinde gündeme gelmemesidir. ABD siyasi yapısının içinden de eleştiri sesleri yükseliyor ve Chris Murphy gibi siyasetçiler savaşın maliyetleri ile kazanımları arasındaki uçurum konusunda uyarıda bulunuyor.

Sonuç olarak bugün çökmekte olan şey yalnızca bir askerî strateji değil, aynı zamanda ABD’nin İran karşısında kolay bir zafer kazanabileceği yönündeki yanılsamadır. Bu yanılsama, ateş gücü kullanılarak bir ülkenin teslim olmaya zorlanabileceğini varsayıyordu. Ancak savaşın gerçekleri, gerçek gücün yalnızca saldırabilme kapasitesinden ibaret olmadığını gösterdi. Bazen bundan daha önemli olan; ayakta kalabilmek, karşılık verebilmek ve mücadeleye devam edebilmektir. Ve mevcut gerçeklere göre İran hâlâ ayakta.

mehr

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın