“Bu İki Teklifin Neresi Onurlu ve İzzetlidir?!”

1- “Tahrif”, gerçeklerin asıl anlamını ve kavramını değiştirmek amacıyla kullanılan psikolojik harp tekniklerinden biridir. Bu teknikte en çok başvurulan yöntem “yedek/alternatif sözcüklerin” kullanılmasıdır. Yedek sözcük iki şekilde seçilir: İlk olarak asıl kelimeyle şekilsel bir benzerliğe sahip olması, ikincisi ise dışarıdan bakıldığında makbul ve akılcı kabul edilmesidir.

Söz gelimi, Allah’ın kelamında bu sinsice tekniğin kullanılması bazı Yahudilere nispet edilmiştir. Örneğin Nisa Suresi 46. ayette şöyle buyrulmaktadır: “مِنَ الَّذِينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ‌… Yahudilerden öyleleri vardır ki, kelimeleri yerlerinden kaydırıp [yanlış tefsir ve doğru olmayan analizlerle] anlamlarını değiştirirler…” Bu teknik hakkında daha ayrıntılı açıklamayı başka bir zamana bırakarak, elimizdeki bu kısa yazıda Batı hayranlarının ve bazı reformist iddiasındakilerin kullandığı onlarca örnekten sadece ikisine değineceğiz. Okuyun!

2- Eski Cumhurbaşkanı Sayın Ruhani, savaşın (siz bunu “düşmanın tecavüzüne karşı savunma” olarak okuyun) devam etmesini halkın görüşünün alınmasına bağlayarak şöyle diyor: “Halka demeliyiz ki; bizim planımız küresel büyük güçlerle bir 20 yıl daha savaşmaktır. Eğer halk ‘Kabul ediyoruz’ derse, peki, gitmek istiyoruz ve gidiyoruz demektir. Fakat halk bunu kabul etmez de bize başka bir yol gösterirse, biz bunu kabul etmek istemeyecek miyiz?”

Bu konuda şunları belirtmek gerekir:

  • a) Sayın Ruhani, halkın yasal ve mantıksal hakkı olan “savunma” sözcüğünün yerine “savaş” sözcüğünü koymuştur! Böylece düşmanın cinayet dolu saldırılarına karşı koyuşumuzu halkın istemediği bir durum gibi göstermeye çalışmaktadır. Kendisine sormak gerekir: ABD ve Siyonist rejim savaşın başlatıcısı değil midir?! Dolayısıyla İran İslam Cumhuriyeti’nin düşman saldırısına karşı eyleminin adı “savunmadır”, savaş değil. Bu doğrultuda Sayın Ruhani’nin gerçek düşüncesi ve amacı (en ufak bir şüpheye yer bırakmaksızın) savunmadan vazgeçmek ve ülkeyi ABD ile İsrail’e teslim etmektir! Bundan başka bir şey midir?! Ne yazık ki uzun yıllar sistemin kilit makamlarında yer almış bir şahsın, kendi görüşünün gerçek içeriğinden ve anlamından habersiz olduğunu, ABD ve İsrail’in diliyle konuştuğunu ve düşmanın kursağında kalan o arzuyu —yani İslami İran’ın teslim olmasını— teklif ettiğini bilmediğine inanmak imkansızdır!

  • b) Ruhani şöyle diyor: “Peygamber, peygamber olmasına rağmen istişare ederdi. Vahyin kaynağına bağlı olduğu, o kadar bilgi, feraset, tedbir ve akla sahip olduğu halde istişare ederdi. Biz [neden] kendi halkımızla, kendi velinimetlerimizle istişare etmeye yanaşmıyoruz?”

Ne yazık ki din adamı kıyafeti taşıyan bir şahsın İslam’dan ve özellikle Allah’ın kelamından bu derece habersiz olması şaşırtıcıdır. Sayın Ruhani konuşmasının bu kısmında da bilinçli bir tahrife başvurmuştur. Açıklamak gerekirse, Allah’ın kelamında şöyle buyrulmaktadır: “وَ شَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ… İş konusunda onlarla müşavere et. Karar verince de Allah’a dayanıp güven; çünkü Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân, 159). Bu ayette Yüce Allah Resulü’ne istişare etmeyi emretmiş ve karar verdiğin zaman [ilgili işi] Allah’a tevekkül ederek yap noktasını vurgulamıştır.

Şimdi Sayın Ruhani’ye hatırlatmak gerekir ki: Birincisi; düşmanların saldırısına karşı savunma yapmak; istişareye ihtiyaç duymayan dini, yasal ve mantıksal bir görevdir. Evet, eğer bir istişare olacaksa bu, savunmanın nasıl yapılacağına dairdir; sizin söylediğiniz gibi yapılıp yapılmaması üzerine değildir! Bu konudaki görüşünüz, namaz kılma veya kılmama hususunu istişareye tabi tutmaya benzemektedir(!). İkincisi; istişare yapılmadığını nereden biliyorsunuz? İran İslam Cumhuriyeti sisteminde, yasal görevlerinden biri durumları değerlendirmek ve danışmanlık görüşü sunmak olan onlarca merkez sıralanabilir. Nitekim bugünlerde bu merkezlerde savunmanın gerekliliği değil, nasıl yapılacağı üzerine aralıksız görüşmeler ve istişareler yürütüldüğünü kesinlikle biliyorsunuz.

3- Ne yazık ki yine ülkemizin eski cumhurbaşkanlarından biri olan Sayın Muhammed Hatemi de son savaşa ilişkin benzer beyanlarda bulunmuştur. Bu açıklamalar, gerçeklerin düşman lehine tahrif edilmesinin bir başka örneğidir. Bazı delil ve işaretler, bu iki açıklama ile diğer bazı reformistlerin söylemlerinin ortak ve son derece şüpheli bir kaynaktan beslendiğini göstermektedir. Muhammed Hatemi de 25 Mordad 1405 (16 Ağustos 2026) tarihinde yaptığı konuşmada gerçekleri tahrif etmiş; sahte bir kutuplaşma yaratarak ABD ve Siyonist rejime teslim olmayı “onurlu bir barış”! olarak sunmaya çalışmıştır. Hatemi şöyle demektedir:

” ‘Onurlu barış’ ile kastedilen, ameli alanda aklın hükmüne boyun eğmektir ki bu, aklı yaratan Allah tarafından da onaylanır; yani: savaş (savunma diye okuyun) büyük bir şer, barış (teslimiyet diye okuyun) ise büyük bir hayırdır. Savaş iki şekilde sona erer: Ya bir tarafın tamamen teslim olması veya yok olmasıyla (ki bu kendisi bir şerdir) ya da hasmın ortadan kaldırılmasının ve tam teslimiyetinin amelde mümkün olmadığı durumlarda uzlaşı ve sulh ile.

Barışta hem taviz verilir hem taviz alınır. Bugün varlığımızı düşmana kabul ettirmiş durumdayız. Gerilimden kaçınarak kamu yararını, toplumun iyiliğini, İran’ın izzetini ve geleceğini temin edebiliriz!”

Sanki ABD ve Siyonist rejim ülkemize saldırmamış ve biz de savunmaya kalkışmamışız gibi konuşuyorlar! “Teslimiyet” yerine “barış”, “savunma” yerine “savaş” kelimelerini kullanışına dikkat edin! Sanki kayda değer bir şey yaşanmamış gibi konuşuyorlar! Sanki ABD ve Siyonist rejim İslam dünyasının liderini şehit etmemiş! Kadın, erkek, öğrenci çocuk ve düğün davetlisi binlerce masum insanı katletmemiş! Ülkemizin bilim insanlarını ve komutanlarını şehit etmemiş! Ve yüzlerce başka cinayeti işlememiş gibi! Üstelik bu haince teklifi bir de “onurlu barış” ve “ameli alanda aklın hükmüne boyun eğmek”! olarak niteliyor!

4- Sayın Muhammed Hatemi’nin “onurlu barış”! maskesi altındaki beyanları ve Sayın Hasan Ruhani’nin “savaşın izzetli biçimde sona erdirilmesi”! vurgusu; tam olarak ABD ve Siyonist rejimin 12 Gün Savaşı ve Ramazan Savaşı sürecinde gerçekleşmeyen arzusu ve kursağında kalan isteğidir. Bunun gerçek anlamı onursuzca ve zillet içinde teslim olmaktır. ABD’nin resmen ilan edilen talepleriyle bu denli örtüşme tesadüf olamaz. Yargı ve güvenlik merkezleri bu durumun üzerinden kolayca geçmemelidir. Çünkü hata tekrarlanmaya başladığında artık bir “hata” değil, bilinçli bir “çizgi” haline gelir.

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın