Sakife ve İmamet Paradigmalarının Kur’ânî Hidayet Ölçütüyle Tahlili

ÖZET

İslam düşünce geleneğinde siyasal meşruiyetin, dini otoritenin ve epistemolojik kaynağın belirlenmesi, tarihsel süreçte iki temel hat üzerinden şekillenmiştir: Sakife Paradigması ve İmamet Paradigması. Sakife Paradigması, siyasi ve dini otoriteyi beşerî seçimlere, konjonktürel maslahatlara ve “Sahabenin Adaleti” söylemine dayandırarak, tarihi; Kur’an’ı tefsir eden ana süzgeç kılmıştır. Buna karşılık İmamet Paradigması; meşruiyeti mutlak İlahî Nas ve Masumiyet (İsmet) zeminine oturtarak Kur’an’ı tarihin ve toplumsal pratiklerin üstünde yegâne Hakem kabul eder.

Bu çalışma, söz konusu iki Paradigmayı Nahl Suresi 36. ayet (Tağut’un Reddi), Zümer Suresi 17-18. ayetler (Ahsen İlkesi), Bakara Suresi 166-167, İbrahim Suresi 21 ve Ankebût Suresi 12. ayetler (Çift Yönlü İtaat ve Sorumluluk) ekseninde; Teolojik Çelişmezlik Mantığı, Tefsir Usulü ve Felsefi Hermeneutik metoduyla mukayeseli olarak tahlil etmektedir.

Tahlil sonucunda, beşerî otoritelerin çoğaltılmasının Tağutî yapılara meşruiyet zemini hazırladığı, ahirette kaçınılmaz bir varoluşsal krize yol açtığı; mutlak adalet ve hakiki hidayetin ise ancak İlahî Nas ve Masum İmam anlayışıyla inşa edilebileceği ortaya konulmaktadır.

GİRİŞ

Problem Politiği ve Çalışmanın Amacı:

Sivil ve siyasal toplumun itaat edeceği meşru otoritenin kaynağı sorusu, insanlık tarihinin en temel teolojik ve felsefî tartışma alanlarından biridir. İslam düşünce tarihinde Allah Resulü(s.a.a)’in irtihali sonrası ortaya çıkan yönetim ve otorite krizleri, yalnızca siyasi bir liderlik mücadelesi olmayıp, dinin epistemolojik zeminini belirleyen köklü bir kırılmaya yol açmıştır (Aş’arî, 1990; Taberî, 1987).

Bu kırılmanın bir tarafında, siyasal yetkiyi beşerî uzlaşılara devreden ve bu tarihsel pratiği kutsayarak dinselleştirme yoluna giden Sakife Paradigması (Bâkillânî, 1987; Mâverdî, 1989); diğer tarafında ise yetkinin bizzat Yaratıcı tarafından tayin edilen nas ve masumiyet esasına dayandığını savunan İmamet Paradigması (Müfîd, 1993; Mürtazâ, 1998) yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı; “Tarih Merkezli Kur’an Anlayışı” ile “Kur’an Merkezli Tarih Anlayışı” arasındaki Paradigmatik farkı ortaya koyarak, Kur’ânî hidayet ölçütleri bakımından hangi yaklaşımın hakiki adaleti temsil ettiğini, teolojik ve mantıksal zeminlerde göstermektir.

Bireysel Tefekkür ve Epistemolojik Özgürleşme:

İlahî kelamın dolaysız muhatabı olan insana Yaratıcı tarafından akıl yetisi lütfedilmiştir. “Kim Resul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” ilkesini araçsallaştırarak, Kitap’ı anlama ve tefsir etme yetkisini belirli bir zümrenin/ruhban sınıfının inhisarına veren zihniyet, insanı varoluşsal tefekkür hakkından mahrum bırakmaktadır (Tabatabâî, 1997). Yaratıcı’nın insanlardan itaat talep etmesi, her bireye O’nun mesajını anlama sorumluluğunu ve hakkını doğrudan yükler. Dolayısıyla bu çalışma, dini bilginin tekelci yapılardan arındırılmasını ve Kur’an’ın kendi iç mantığı çerçevesinde bireysel aklın özgürleşmesini metodolojik bir manifesto olarak benimser.

Yöntem ve Metodolojik Çerçeve/Framework:

Bu araştırmada; nitel araştırma yöntemleri kapsamında metin merkezli kavramsal analiz, mukayeseli kelâm usulü ve felsefî hermeneutik metodolojileri kullanılmıştır.

Hermeneutik Ayrım: Metne Tahakküm vs. Metnin Hakemliği

Tarih Merkezli Kur’an Anlayışı (Sakife Yöntemi): Felsefî hermeneutikte eisegesis (metne dışarıdan anlam yükleme) olarak adlandırılan bu tutumda, vuku bulan tarihsel olaylar, sahabeler arası çatışmalar ve iktidar pratikleri “dokunulmaz meşru alanlar” ilan edilir (Gadamer, 2008). Kur’an ayetleri ise var olan bu tarihsel Statükoyu doğrulamak için araçsallaştırılır (Râzî, 1986).

Kur’an Merkezli Tarih Anlayışı (İmamet Yöntemi): Exegesis (metnin öz anlamını çıkarma) ve Ricœur’ün (2007) “şüphe hermeneutiği” ilkeleri doğrultusunda, Kur’an tarihi yargılayan bağımsız bir Furkan (Hakikat Ölçütü) olarak konumlandırılır (Tabatabâî, 1997). Tarihsel şahsiyetler ve eylemler kutsanmaz; Kur’an’ın adalet, tevhid ve nas ilkeleriyle tartılır.

Mantıksal Çerçeve: Teolojik Çelişmezlik İlkesi:

Birbiriyle zıt düşen, savaşan ve çelişkili kararlar alan beşerî odakların tamamının aynı anda “adil”, “haklı” veya “itaat edilebilir” olduğunu savunmak mantıksal bir çelişkidir (Mürtazâ, 1998). Çelişkili sözler ve meşruiyetler arasından hakikate ulaşmak, Kur’an’ın vazettiği Ahsen (En Güzel) ilkesine uyulmasını zorunlu kılmaktadır (Tûsî, 1992).
Analiz ve bulgular:

Kur’ânî Hidayet Silsilesi, Tağut’un Reddi ve Çift Yönlü İtaat Sorumluluğu

Nahl Suresi 36. ayetteki “Allah’a kulluk edin, Tağut’tan kaçının” emri ile Zümer Suresi 17-18. ayetler birleştirildiğinde, Kur’an’ın sarsılmaz hidayet zinciri ortaya çıkar (Tabatabâî, 1997; Tûsî, 1992). Ancak bu hidayet zincirinin toplumsal ve siyasal meşruiyet zeminindeki karşılığı, yalnızca edilgen bir “itaat eden” boyutuyla sınırlı değildir. Kur’ân-ı Kerim, itaat diyalektiğini uyanlar (مَنِ اتَّبَعَ / Tâbi’în) ve kendilerine uyulanlar (مَنِ اتُّبِعَ / Müttebe’ûn) şeklinde iki taraflı bir sorumluluk mekanizması olarak kurgular (Müfîd, 1993; Tûsî, 1992).

Dolayısıyla düşünceler arasından ‘en güzel olana’ (ahsen) tabi olmak; bireyin kendi aklını kullandığını, Allah tarafından hidayete erdirildiğini, ahsene tabi olmak üzerinden yaptığı kulluğun sahibini tağuttan sakındırdığını ve İlahî müjdeye mazhar olan bir kimse olduğunu, Zati bari Teâlâ’nın kendisi açık bir şekilde bize bildirmektedir. Başka bir ifadeyle ahsen olana tabi olmak, bir kimsenin aklını işletip işletmediğini ortaya çıkaran; onun hidayete mi erdiğini yoksa dalaleti mi hak ettiğini netleştiren; yaptığı ibadetlerin Tağut’a değil, yalnızca Allah’a sunulduğunu tescil eden ve onu vaat edilen müjdeye ulaştıran yegâne ölçüttür.”

Tağut, ilahî sınırları aşarak kendi hevasını veya beşerî sistemleri mutlaklaştıran her türlü gayrimeşru otoritedir (Müfîd, 1993). Beşerî ve tağutî iktidarlar, kitleleri kendi meşruiyet hatlarına çekebilmek adına yönlendirilenlere sahte bir vicdan rahatlığı ve sorumluluk muafiyeti vaat ederler. Nitekim Ankebût Suresi 12. ayette yer alan, “İnkâr edenlerin iman edenlere: ‘Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim’ demeleri” ifadesi, meşruiyetini ilahî naslardan almayan yapıların kitleleri manipüle ederken sunduğu sahte garanti söylemini ifşa eder (Râzî, 1986; Tabatabâî, 1997). Kur’an, bu söylemi “Oysa onlar, onların günahlarından hiçbir şeyi yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar yalancılardır” hükmüyle kökten reddeder.

Siyasal Sorumluluğun Devredilemezliği (Bakara 166-167 ve İbrahim 21 Tahlili):

Sakife Paradigması, siyasal ve dini itaati beşerî seçimler ve konjonktürel biatlarla çoğaltıp masum olmayan yöneticilere meşruiyet tanıyarak (Cüveynî, 1950; Mâverdî, 1989) bilmeyerek de olsa Tağutî mekanizmalara kapı aralamaktadır. Bu durum, ahirette kaçınılmaz bir teolojik ve varoluşsal krizi beraberinde getirir. İbrahim Suresi 21. ayette zayıf/edilgen bırakılan uyanların (Mustad’afûn), büyüklük taslayarak kendilerine itaat ettiren müstekbirlere; “Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah’ın azabından en ufak bir şeyi bizden uzaklaştırabilir misiniz?” şeklindeki çaresiz arayışı sergilenir. Gayrimeşru otoritelerin buna yanıtı ise “Allah bize hidayet etseydi biz de size ederdik” diyerek kendi acziyet ve safsatalarını itiraf etmekten ibarettir (Tabatabâî, 1997).

Bu kaçınılmaz kopuş ve sorumluluk devredilemezliği, Bakara Suresi 166-167. ayetlerde en radikal biçimde tecessüm eder:

İşte o zaman, kendilerine uyulanlar (اتُّبِعُوا), kendilerine uyanlardan (اتَّبَعُوا) uzaklaşacaklar; azabı görecekler ve aralarındaki bütün bağlar (esbâb) kopacaktır. Kendilerine uyanlar da: ‘Keşke bizim için bir dönüş imkânı olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık’ derler…” (Bakara 2:166-167).

Söz konusu ayetlerin analizinden çıkan temel kelâmî ve felsefî ilkeler şunlardır:

  • Fiili Güç İlahî Meşruiyet Getirmez:

Bir kitlece fiilen iktidara getirilmek ve kendisine itaat edilmek (مَنِ اتُّبِعَ olmak), o itaatin Allah katında meşru ve makbul olduğunu göstermez (Mürtazâ, 1998). Bakara 166, fiilen uyulan pek çok tarihsel figürün ahirette takipçileriyle birlikte helake sürükleneceğini açıkça ortaya koyar.

  • Toplumsal Rızanın Yetersizliği:

Bir topluluğun biat veya seçim yoluyla bir kişiye tabi olması, o kişiyi teolojik olarak “mütâ’” (itaat edilmesi vacip) kılmaz. Allah’ın tayin ettiği Masum İmam ve İlahî Nass çizgisi dışındaki her türlü yetki kabullenişi, hem itaat eden hem de itaati kabul eden açısından ağır bir vebal doğurur (Kuleynî, 1988; Müfîd, 1993).

  • İrade ve Sorumluluğun Devredilemezliği:

Birey, “Ben idarecilerime uydum” diyerek mesuliyetten sıyrılamayacağı gibi; iradeyi elinde tutan güçler de “Kitleler kendi arzularıyla bize tabi oldu” diyerek yargılanmaktan kurtulamazlar.

Ahsen İlkesi Ekseninde Masumiyet ve Nassın Gerekliliği:

Zümer 18. ayette geçen “Sözün En Güzeli” (Ahsen), mahiyeti gereği eksiklik, çelişki ve hata barındırmayan ilahî nassın kendisidir (Tabatabâî, 1997). Yanılma ihtimali olan gayr-i masum yöneticilerin emirleri “Ahsen” mertebesine ulaşamaz (Mürtazâ, 1998). Dolayısıyla Bakara 166-167’deki toplumsal pişmanlıktan, ilahî azaptan ve rölativizmden korunmanın yegâne yolu; Allah tarafından tayin edilmiş (Nass) ve hatalardan arındırılmış (İsmet) Masum İmam modelini benimsemektir (Corbin, 2014; Sachedina, 1981).

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME:

Bu çalışma, İslam düşünce tarihindeki kırılma noktalarını ve meşruiyet krizlerini yalnızca tarihsel birer vak’a olarak değil; Kur’ân-ı Kerîm’in vazzettiği ontolojik ve teolojik hakikat süzgeciyle yeniden tahlil etmiştir.

Elde edilen bulgular, insanlık tarihine damga vuran zulüm, sapma ve siyasal tahrifatın kaynağının ilahî dinin kendisi değil; ilahî otoriteyi gasp eden, kitleleri manipüle ederek sahte garanti vaatleriyle (Ankebût 29/12) peşinden sürükleyen beşerî iktidar tutkusu ve Tağutî zihniyet olduğunu göstermektedir.

Geliştirilen Kur’an Merkezli Tarih Paradigması ve yapılan kelâmî/hermeneutik analizler ışığında şu temel sonuçlara ulaşılmıştır:

Metodolojik ve Hermeneutik Sonuç (Eisegesis vs. Exegesis): Tarihi ve beşerî pratikleri dokunulmaz kılarak Kur’an’ı tarihsel olguları meşrulaştırma aracına dönüştüren Sakife anlayışı (Gadamer, 2008; Râzî, 1986), ilahî kelamın hakemliğini askıya almıştır. Buna karşılık, tarihi ve şahsiyetleri Kur’an’ın mutlak ilkeleriyle yargılayan Kur’an Merkezli Tarih Anlayışı (Ricœur, 2007; Tabatabâî, 1997), zihni ve ameli özgürleşmenin yegâne yoludur.

Siyasal Mesuliyetin Çift Yönlülüğü ve Devredilemezliği: Kur’ân-ı Kerîm, itaat ilişkisinde sorumluluğu tek taraflı bir yükümlülük olarak kurgulamaz. Bakara 166-167 ve İbrahim 21. ayetler; uyanlar (Tâbi’în) ile kendisine uyulanlar (Müttebe’ûn) arasındaki diyalektiği açıkça ortaya koyar. Bir kimsenin fiilen muktedir olması veya kitlelerin biatını alması (مَنِ اتُّبِعَ), o itaatin teolojik açıdan meşru kılındığı anlamına gelmez. Bireyler “İdarecilerimize uyduk” diyerek sorumluluktan kaçamayacakları gibi; yetkiyi ellerinde tutanlar da “Kitleler kendileri bize tabi oldu” diyerek ilahî hesaptan kurtulamayacaklardır. Ahirette aradaki tüm sahte bağların (esbâb) kopacağı bu dehşetli tablo, beşerî meşruiyet kurgularının kaçınılmaz çöküşüdür.

Ahsen ve Masumiyet İhtiyacı: Nahl 36. ayette emredilen Tağut’un reddi ile Zümer 17-18’deki Ahsen olana tabi olma ilkeleri birleştiğinde; yanılma, günah ve hırs barındıran gayr-i masum odaklara sunulan itaatin toplumu ağır bir hüsrana sürükleyeceği sabittir (Mürtazâ, 1998). İlahî azaptan ve toplumsal pişmanlıktan korunmanın yegâne yolu; Allah tarafından tayin edilmiş (Nass) ve hatalardan arındırılmış (İsmet) Masum İmam modelini rehber edinmektir (Corbin, 2014; Sachedina, 1981).

Özetle; Zümer Suresi 17-18, Bakara Suresi 166-167 ve Nahl Suresi 36. ayetlerin beyanı doğrultusunda; beşerî seçimlerle sahte itaat mercileri türeten Sakife Paradigması ahirette tarafların karşılıklı lanetleşmesiyle neticelenecek bir illüzyondan ibarettir. İlahî nassa, masumiyete ve ahsen olana dayanan İmamet Paradigması ise insanın Yaratıcı dışındaki tüm sahte otoritelere kulluğunu reddeden hakiki özgürlük ve hidayet yoludur (Müfîd, 1993; Tûsî, 1992).

Kaynakca/References

Arnaldez, R. (1998). Fakhr al-Dīn al-Rāzī: Commentateur du Coran et théologien. Mâcon.

Aş’arî, E. (1990). Maqālāt al-Islāmiyyīn wa Ikhtilāf al-Muṣallīn (H. Ritter, Ed.). Frans Steiner Verlag.

Bâkillânî, E. B. (1987). al-Tamhīd fī al-Radd ‘alā al-Mulḥidah wa al-Rāfiḍah. Dār al-Fikr al-‘Arabī.

Corbin, H. (2014). İslam Felsefesi Tarihi (H. Hatemi, Çev.). İletişim Yayınları.

Cüveynî, İ. (1950). al-Ghiyāthī: Ghiyāth al-Umam fī Iltiyāth al-Ẓulam. Maṭba’at al-Naḥḍah.

Gadamer, H.-G. (2008). Hakikat ve Yöntem: Belli Başlı Hatlarıyla Bir Felsefi Hermeneutik Taslağı (H. Arslan & M. Topal, Çev.). Paradigma Yayınları.

Gölcük, Ş., & Toprak, S. (2012). Kelâm: Tarih, Ekoller, Problemler. Tekin Kitabevi.

Kuleynî, M. b. Y. (1988). al-Kāfī (C. 1-2). Dār al-Kutub al-Islāmiyyah.

Mâverdî, E. (1989). al-Aḥkām al-Sulṭāniyyah. Dār al-Kutub al-‘Ilmiyyah.

Müfîd, Ş. (1993). Oâ’il al-Maqālāt fī al-Madhāhib wa al-Mukhtārāt. Dār al-Mufīd.

Mürtazâ, Ş. (1998). al-Shāfī fī al-Imāmah. Mu’assasat al-Ṣādiq.

Râzî, F. (1986). al-Tafsīr al-Kabīr (Mafātīḥ al-Ghayb). Dār al-Fikr.

Ricœur, P. (2007). Yorumların Çatışması: Hermeneutik Üzerine Denemeler (G. Ç. Güven, Çev.). Ayrıntı Yayınları.

Sachedina, A. A. (1981). Islamic Messianism: The Idea of Mahdi in Twelver Shi’ism. State University of New York Press.

Tabatabâî, M. H. (1997). al-Mīzān fī Tafsīr al-Qur’ān. Mu’assasat al-A’lamī li al-Maṭbū’āt.

Taberî, İ. C. (1987). Tārīkh al-Umam wa al-Mulūk. Dār al-Kutub al-‘Ilmiyyah.

Tûsî, E. C. (1992). al-Tibyān fī Tafsīr al-Qur’ān. Dār Iḥyā’ al-Turāth al-‘Arabī.

 

Dr. Murat AYDOĞDU

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın