- İslami Şura Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü Sayın Hasan Kaşşavi, yakın zamanda görünüşte ekonomik bir haber gibi duran ancak özünde stratejik ve pahalı bir hatanın tam boy aynası olan bir gerçeği ifşa etti. Kaşşavi, 12 Gün Savaşı öncesindeki üç tur Cenevre müzakerelerinde İran’ın Amerikan şirketlerine yaklaşık 500 milyar dolar değerinde ekonomik iş birliği teklifinde bulunduğunu söyledi. Petrol, gaz, madencilik, çevre ve taşımacılık alanlarında hazırlanan bu teklif sunulurken, ekonomi yetkilileri ve Dışişleri Bakanlığı yöneticileri de kapasiteleri aktarmak üzere müzakerelerde hazır bulunmuştu.
- Amaç neydi? Bu teklifi hazırlayanların zihnindeki illüzyona göre, ekonomik fırsatları ve kârlılığı göstermek Amerikan şirketlerinin İran ile iş birliği yapmasına zemin hazırlayabilir, böylece gerilim ve çatışma döngüsünü durdurabilirdi. Ancak muhterem milletvekili, tüm bu macerayı tek satırda özetleyen şu kilit cümleyi de dile getirdi: “Bize ‘Trump bir tüccardır’ diye o kadar çok söylediler ki, savaştan önce ABD’ye 500 milyar dolarlık iş birliği teklif ettik.” Bu değerlendirmeye ilişkin ifade edilmesi gereken hayati hususlar şunlardır:
- 500 milyar dolarlık teklif, Trump’ın bir tüccar olduğu ve bir tüccarın ekonomik çıkar gördüğünde yönünü değiştireceği varsayımına dayanıyordu. Bu varsayım ilk bakışta mantıklı görünebilir. Ancak “İran İslam Cumhuriyeti ile Amerikan müstekbir yapısı arasındaki anlaşmazlığın taktiksel değil, varoluşsal ve özsel bir çatışma olduğu” hayati gerçeği dikkate alındığında, bu teklifin tamamen yanlış ve yıkıcı bir hata olduğu görülür. Başka bir deyişle, İran ve ABD özü itibarıyla çatışmaktadır. Dolayısıyla bu çatışma ancak iki şekilde sona erebilir: İlk yol, İran yönetiminin İslam’dan ve küresel istikbara karşı direnişten vazgeçmesidir. İkinci yol ise ABD’nin tahakkümden, yağmacılıktan ve cinayetlerden vazgeçip Rahmetli İmam’ın (ra) deyimiyle “şeytanın eşeğinden inmesidir”. Dolayısıyla, İran İslam Cumhuriyeti emperyalizme karşı direnişten vazgeçmeyeceği ve terörist ABD devleti de tahakküm arzusu bırakmayacağı için bu mücadele sürecektir. Yüce Allah’ın vaat ettiği gibi, bu yüzleşmenin sonu istikbarın ve başında gelen cani ABD’nin yok oluşu olacaktır, inşallah. ABD, İran İslam Cumhuriyeti ile yüzleşmesinde hiçbir zaman barışın veya kalıcı ekonomik iş birliğinin peşinde olmamış; aksine her zaman İran’ın çöküşünü ve parçalanmasını hedeflemiştir.
- 1403’ün (2025) sonlarından itibaren ve İran devleti ile ABD hükümeti arasındaki müzakerelerin başlamasının ardından, kendilerine reformcu diyen çete ve Pezeşkiyan hükümetindeki bazı üyeler, Trump ile yapılacak bir anlaşmanın İran’a 1000 ila 2500 milyar dolar arasında yabancı sermaye akıtacağını iddia ediyorlardı. Bu rakamlar bir ekonomik tahmin değil, psikolojik bir operasyondu. Bu güruh, nükleer anlaşmadaki (JCPOA) sahte vaatleri on katına çıkarmıştı. Sanki JCPOA tecrübesi yetmemiş gibi, aynı hata bu kez daha devasa boyutlarda ve efsanevi vaatlerle tekrarlanmak isteniyordu. Ancak 1403’ün Hordad ayında (Haziran 2025) ABD ve Siyonist rejimin düzenlediği ortak saldırıyla, tüm bu algı operasyonlarının baştan sona yalan olduğu ve yalnızca Amerikan-Siyonist düşmanın aldatma harekatının bulmacasını tamamladığı ortaya çıktı.
- Batı hayranı akım ve reformcu kesim, Ruhani hükümetinde JCPOA nihayete erdirildiğinde de 150 milyar dolar dondurulmuş paranın ve 200 milyar dolar yabancı sermayenin İran’a geleceğini iddia etmişti. Ancak Trump anlaşmayı bozana kadar geçen iki buçuk yılda yalnızca Total şirketi 4 milyar avroluk bir mutabakat zaptı imzaladı. Aynı Total, Güney Pars’ın gizli bilgilerini topladıktan sonra anlaşmayı tek taraflı olarak ve tazminat ödemeden feshedip gitti. Bu, Batı hayranı akımın sıktığı yalanların sadece tek bir örneğiydi. Bu hayali vaatler sadece ekonomide değil, siyasette de yıkıcı izler bıraktı. Tüm bu fantezilerin ve yalanların toplam bilançosu, ülkenin sekiz yıllık ekonomik büyüme ortalamasını sıfıra yaklaştırmak ve sekiz bin fabrikanın kapısına kilit vurmak oldu.
- Washington Post gazetesi, 28 Azer 1404 (19 Aralık 2025) tarihli haberinde (12 Gün Savaşı’ndan aylar sonra) şöyle yazdı: “İran’a saldırı planı (Haziran 2025) Trump ve Netanyahu tarafından çok önceden planlanmıştı. Her iki lider de saldırıdan önceki aylarda müzakere süreci üzerinden bir aldatmaca yürüterek aralarında anlaşmazlık varmış gibi bir oyun sergilediler.” Amerikan gazetesi şöyle devam etti: “ABD ve İsrail, aralarında gerilim olduğuna dair işaretleri kasten sızdırdı. Ancak detaylara hakim olan herkes, Netanyahu ile Trump arasındaki anlaşmazlık haberlerinin doğru olmadığını biliyordu. Yine de ABD ile İsrail arasında bir çatlak olduğu yönündeki bu kamuoyu algısını oluşturmak iyi bir fikirdi; zira dikkati çekmeden savaş planlamasını ilerletmeye yardımcı oldu.” Bu itiraf acı bir gerçeği ifşa etmektedir: Müzakere, ABD için bir barış aracı değil, bir savaş aracıdır.
- Emekli subay ve eski Pentagon danışmanı Douglas Macgregor, 2 Erdebiheşt 1405 (22 Nisan 2026) tarihinde verdiği bir röportajda şu açık tespiti yaptı: “Müzakereler esasen ABD’nin savaş araçlarından biridir. Washington hiçbir zaman anlaşmazlıkları çözmek ve uzlaşmaya varmak için diplomasiyi kullanmaz; aksine bunu savaş meydanında bir aldatma kılıfı olarak kurgular.” Eski Amerikalı subay sözlerini şöyle sürdürdü: “Washington hiçbir zaman müzakereleri kalıcı ve karşılıklı bir anlaşmaya varma yolu olarak izlemedi; aksine müzakere fikrini sırf taktiksel bir araç olarak kullandı. Onun tabiriyle İslamabad görüşmeleri bir masaldan ibarettir ve başından beri ABD ile İsrail’e zaman kazandırmak, piyasaları sakinleştirmek ve bir sonraki çatışma dalgasına hazırlanmak üzere nefes alma alanı yaratmak için tasarlanmış siyasi bir kılıftı.”
- Terörist ABD devletine ilişkin verilen bu yanlış adresler, hükümet içerisinde “açılı açıların” (sistemle sapma açısı bulunanların) varlığının en açık göstergelerinden biridir. Şehit İnkılap Lideri, 5 Tir 1403 (25 Haziran 2024) tarihinde cumhurbaşkanı adaylarına hitaben şöyle buyurmuştu: “Ben muhterem adaylara diyorum ki; Allah’ınıza söz verin ki başarılı olur da bir sorumluluk üstlenirseniz, kadrolarınızı ve çalışanlarınızı Devrim ile zerre kadar açısı (anlaşmazlığı) olan kişilerden seçmeyeceksiniz. Devrim ile, Rahmetli İmam ile, İslami sistem ile zerre kadar sapma açısı olan kimse sizin işinize yaramaz ve sizin için iyi bir çalışma arkadaşı olamaz.” İnkılap Lideri vurgulamaya devam etmişti: “ABD’ye gönül bağlayan ve ABD’nin lütfu olmadan ülkede adım atılamayacağını zanneden bir kimse sizin için iyi bir mesai arkadaşı olmayacaktır. O, ülkenin kapasitelerini kullanmayacak ve iyi yönetmeyecektir. Dinin ve şeriatın stratejisini göz ardı eden bir kimse sizinle iyi bir iş birliği yapamaz. Dindarlığına, şeriatına, inkılaba ve sisteme inancına tam güvenilen kişileri seçin.” Bu uyarılar ahlaki bir tavsiye değil, bir yönetim stratejisiydi ve bugün doğruluğu her zamankinden daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Şehit İnkılap Lideri ayrıca 28 Ağustos 2025 tarihinde 14. Hükümet Kabinesi ile ilk görüşmesinde şu hayati noktaya dikkat çekmişti: “Uzmanlardan yararlanırken, zihinlerdeki yanlış kalıntıların uzmanlık dili ve edebiyatı altında kendisini dayatmamasına dikkat edilmelidir.” Bu cümle, tam da “uzmanlık” kılıfı altında devlet adamlarına ve karar vericilere hayali vaatleri ve yanlış adresleri dayatan o devrim karşıtı/açılı akıma işaret etmektedir.
- Şehit İnkılap Lideri aynı görüşmede ülkenin ekonomik sorunlarının çözüm anahtarının üretimde, üretimin güçlendirilmesinde ve arzın artırılmasında olduğunu belirterek şöyle buyurmuştu: “Üretim meselesinin güçlendirilmesi ve ciddiye alınmasıyla enflasyon, istihdam ve milli paranın değeri sorunları çözülür.” Bu strateji; üretim ve yerli kapasiteleri desteklemek yerine umudunu ABD’ye bağlayan hayal tüccarlarının ve yalancıların stratejisiyle tam bir tezat oluşturmaktadır.
- Özetle ifade etmek gerekirse:
- Birincisi, ABD ne bir ortak ne de bir müşteridir. Amerikan egemenlik yapısı cinayet, yağma ve tahakkümle yoğrulmuştur; nihai hedefi İran dahil diğer ülkeleri yutmaktır.
- İkincisi, Trump ile ekonomik yöntemler üzerinden temas reçetesi yazmak stratejik bir hatadır. Başka ülkeleri yağmalamakla övünen birinin “kazan-kazan” odaklı bir ekonomik iş birliği arayışında olduğu düşünülebilir mi?!
- Üçüncüsü, sahte vaatlerde bulunan hayal satıcıları sadece halkın ekonomisini ve geçimini değil, kamu güvenini de yok etmektedirler.
- Dördüncüsü, ekonomik sorunların çözümü yabancı sermayede değil, yerli üretimde ve onurlu dış ilişkilerdedir.
- Beşincisi, hükümet içerisinde devrimle açısı olan kişilerin varlığı basit bir hata değil, stratejik bir tehdittir. Çözüm, hükümetin bu saptırıcı unsurlardan tamamen temizlenmesindedir.
Not: bu analiz kayhan.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
