Eylül sonu, ekim başı… Karadeniz yine yağmurun ve kurşuni bulutların altında. Palamut zamanı; bahçelerde son incirler tükeniyor, ayvalar sararıyor. Bir mevsim daha sessizce çekilirken insanın içine garip bir hüzün çöküyor.
Böyle zamanlarda insan yalnızca doğaya değil, geçmişe de bakıyor. Neleri yaşadık, neleri unuttuk, neleri değiştirebildik? Belki de yağmurun cama vuran sesi, insana biraz durup düşünmek için fırsat veriyor.
Yıllar önce, Saadet Partisi’nin ilk dönemlerinde, Allah selamet versin, baba dostum ve babamın dava arkadaşı Ali Albayrak ağabeyimle siyasi çalışmalar yaparken Milli Gazete’ye köşe yazıları göndermek için mektuplar yazardık. Bugün birkaç saniyede
yerine ulaşan yazılar için o günlerde mektubun yolunu gözlerdik.
Belki de yazının, sözün ve düşüncenin kıymetini o günlerden öğrendik. Bugün çok dahahızlı konuşuyoruz; fakat hızlı konuşmak, doğru düşündüğümüz anlamına gelmiyor.
Belki de biraz durup geçmişin tozunu kaldırmanın zamanı geldi.
Bizim mahallenin, karşı mahallede pek duyulmayan meşhur sözleri vardır.
Peygamberlerin açlıkla imtihanı anlatılır. Fakirliğin faziletinden, dünyanın üç günlükolduğundan, malın da mülkün de geçici olduğundan söz edilir. “Malda yalan, mülkte yalan” denir; Karun’un zenginliği, Harun’un makamı misal verilir.
Bunların elbette haklı ve doğru tarafları var. Dünya hayatının geçici olduğunuhatırlamak, insanı hırslarından arındırmak ve paylaşmaya yöneltmek güzel bir öğüttür.
Ama mesele şurada başlıyor:
Bu sözleri başkalarına söylerken, kendimize de söylüyor muyuz? Kontağı kapatma noktasına gelmiş, geçim derdiyle boğuşan, ay sonunu getirmekte zorlanan, faiz ve borç sarmalında ezilen insanlara sabır ve kanaat telkin ederken, sıra kendi malımıza, makamımıza ve gösterişli hayatımıza geldiğinde neden başka ölçüler devreye giriyor?
İşte o zaman bazen şu cümleyi duyuyoruz:
“Ne yani, kırkta birini veriyorum ya!”
Elbette zekât, dinimizin açık bir emridir. Fakat zekâtı vermiş olmak, insanın mal karşısındaki bütün sorumluluğunu bir kalemde bitiriyor mu? Bazen bu cümle, insanın kendisini daha fazlasını düşünmekten kurtaran bir vicdan rahatlatmasına dönüşebiliyor.
Oysa Kur’an bize yalnızca ne kadar vereceğimizi değil, mal karşısındaki duruşumuzu da düşündürüyor.
Allah, ihtiyaçtan fazlasını infak etmeyi hatırlatıyor. (Bakara, 2/219) Gösteriş için harcamayı ve başa kakmayı eleştiriyor. (Nisâ, 4/38; Bakara, 2/264) Malı üst üste yığıp onu sayıp durmayı ise açıkça kınıyor. (Hümeze, 104/2) Tevbe Suresi’nin 34. ayeti de altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanları uyarıyor.
Onun Resulü, tertemiz pak Ehl-i Beyti ve salih sahabeleri de züht dolu hayatlarıyla bizlere örnek olmuş; dünyaya sahip olmayı değil, dünyanın insanın kalbine sahip olmasına izin vermemeyi öğretmişlerdir.
Mesele mal sahibi olmak değil; malın bize sahip olmasıdır.
Lüks malikâneler, ihtişamlı sofralar, pahalı arabalar, gösterişli kıyafetler, israf ve yemekten patlama noktasına gelmiş mideler…
Sonra da bütün bunların üzerine birkaç güzel dinî cümle.
Bazen insanın söylediği söz, yaşadığı hayatın üzerini örten bir perdeye dönüşebiliyor.
Ahireti dilinden düşürmeyip dünyayı hayatının merkezine koymak…
Fakirliğin faziletinden söz edip zenginliğin bütün nimetlerini kendine ayırmak…
Kanaati öğütleyip gösterişten vazgeçmemek…
İşte benim asıl itirazım buna.
Bir de şu meşhur “üç günlük dünya” cümlesi var.
Bu sözü, malını mülkünü biriktirip saltanatını kurduktan sonra söyleyenlere ithaf edelim.
Elbette dünyanın geçici olduğunu hatırlatmak doğrudur. Fakat insanın serveti, makamı ve gösterişli hayatı karşısında “Üç günlük dünya” demesinin arkasında sosyal kabul görme arzusu, “görgüsüz” damgası yememe isteği, kültürel öğretiler, ayıplanma korkusu
ve nazar inancı da olabilir.
Bazen insan, kendi çelişkisini sorgulamak yerine onu birkaç güzel sözün arkasına
saklayabiliyor.
Hakikati anlatması gereken söz, bazen hakikatten kaçmanın bahanesine dönüşüyorsa, orada biraz durup düşünmek gerekir.
Çünkü mesele dinimizin söyledikleri değil, dinimizin söylediklerini hayatımıza ne kadar
taşıdığımızdır.
Yüce Kitabımız Kur’an, aklımızı kullanmamızı ve düşünmemizi ister.
İslam’a Sokulmaya Çalışılan Klerji
Tevbe Suresi’nin 34. ayetinde, din bilginleri ve din adamlarından birçoğunun insanların mallarını haksız yollarla yediği ve Allah’ın yolundan alıkoyduğu bildirilir. Bu uyarıyı yalnızca Yahudi ve Hristiyan klerjisine, yani ruhban sınıfına ait görmek doğru değildir. İslam’ın özünde ruhbanlık olmadığı hâlde, tarih boyunca dinî otoritenin klerjiye benzer yapılara dönüştüğü, mal, makam ve güçle iç içe geçtiği görülmüştür. “Allah katında din İslâm’dır” buyruğu da bu uyarının geçmişte kalmadığını, bize de yöneldiğini hatırlatır.
Bu sorgulamayı yalnızca kendi kaynaklarımızın içinden değil, başka düşünce ve felsefe kaynaklarının penceresinden de okumak mümkün.
Maksim Gorki’nin Ana romanında da inanç ile güç sahiplerinin “din” diye sunduğu şey arasındaki ayrışma sorgulanır. Gorki, dinin yalan ve iftiralarla değiştirilerek insanın maneviyatını zayıflatan bir araca dönüşebileceğini anlatır.
Romanın bir bölümünde bu düşünce şöyle ifade edilir: “Onlar bizim bildiğimiz, inandığımız dini de değiştirdiler!”
Gorki’nin bu sorgulaması bizi şu ayrıma götürüyor:
İlahi mesaj başka, onun üzerine kurulan güç düzeni başkadır. İnanç başka, inanç adına kurulan tahakküm başkadır.
Sevgili büyüklerim, değerli kardeşlerim…
Yazının burasına kadar geldiyseniz, teşekkür ederim. Ben de aciz ve günahkâr bir kardeşiniz olarak, önce kendime dönüp şunu hatırlatmak isterim: Kur’an’ın akla ışık, düşünceye ufuk, hikmete yol açan çağrısını yeniden duyalım; hakikatin peşinden yürümeyi yeniden öğrenelim. İhtilaflarımızda birbirimize sırtımızı dönmek yerine, bir binanın tuğlaları gibi birbirimize kenetlenelim. Kitabımıza sarılıp ortak paydamızı güçlendirelim; kendi mahallemizdeki yanlışlara da gözümüzü kapatmayalım.
Hakikat, onu söyleyen kişinin kimliğine göre değişmez.
Sinoplu Diyojen’e atfedilen o meşhur söz tam da burada anlam kazanıyor:
“Kralların ve kölelerin kemiklerini kazıyıp çıkarın; hangisinin hangisi olduğunu söyleyin.”
İnsan öldüğünde makamın, servetin, gösterişin ve sınıfın ne anlamı kalıyor?
Kralla kölenin kemikleri arasında gerçekten ne fark var?
Ve madem sonumuz aynı toprağa dönmek…
O hâlde bugün birbirimize üstünlük taslamamızın, serveti biriktirip onunla övünmemizin,başkasına kanaati öğütlerken kendimize ihtişamı layık görmemizin anlamı ne?
Ezcümle…
Bizim için en güçlü hatırlatma, dünyanın geçiciliğini bildiren şu ilahî uyarıdır:
“Bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!”
(Ankebût, 29/64)
Selam ve dua ile.
