ABD’nin “Irak’a Özgürlük Operasyonu”Nun 23 Yıllık Bilançosu

ABD, 23 yıllık işgalin ardından 9 askeri üssü bulunan Irak’tan çekildi. Çekilme, Bağdat ile Washington arasında ABD güçlerinin kademeli olarak azaltılması konusunda varılan anlaşmayı takip ediyor. Bununla birlikte, ABD’nin Irak ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki askeri varlığının geleceği ve ABD güçlerinin ABD diplomatik tesislerinin korunmasında oynamaya devam edebileceği rol konusunda tartışmalar sürüyor.

ABD birlikleri daha önce, 2003 yılında Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’i deviren ABD öncülüğündeki işgalden sekiz yıl sonra, 2011’de Irak’tan çekilmişti.

İşgalden ABD’nin çekilmesine uzanan süreç

11 Eylül 2001’de, 19 El Kaide üyesinin dört yolcu uçağını kaçırarak Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a düzenlediği saldırılarda yaklaşık 3 bin kişi hayatını kaybetti. Saldırıların ardından ABD’nin dış politikasını şekillendiren ve dönemin Başkanı George W. Bush tarafından “Teröre Karşı Savaş” olarak adlandırılan süreç başladı. Washington’un ilk hedefi Afganistan olsa da ABD namlusu kısa süre içerisinde Irak’a dönecekti.

Irak’ta yaşananları anlamak için tam 24 yıl öncesine uzanmak gerekiyor.

Takvimler, 16 Ekim 2002’yi gösterdiğinde ABD Kongresi, Irak’a Karşı Askeri Güç Kullanma Yetkisi Kararı’nı kabul etti. Bu kararın gerekçesi olarak dönemin Irak lideri Saddam Hüseyin yönetiminin kitle imha silahlarına sahip olduğu ve terör örgütleriyle bağlantıları bulunduğu yönündeki iddialar gösterildi.

ABD yönetimine Irak’a karşı askeri güç kullanma yetkisi verdi.

Tarihler 5 Şubat 2003’ü gösterdiğinde ise Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarihe ”yalan” olarak kaydedilecek bir konuşmaya sahne oldu. Eski ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, 5 Şubat 2003’te BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı yaklaşık bir saatlik konuşmada Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu iddia etti.

Bu silahlarda kullanılan maddeyi kanıtladığı savunduğu bir tüpü elinde sallayarak, Irak’ta kitle imha silahları olduğunu savundu. Powell, Almanya’da yaşayan Iraklı kimyager Ahmed Alwan Al-Janabi’nin ifadelerine dayandırılan iddiaları sıraladı, Irak’ın çok sayıda kitle imha silahı sakladığını savundu. Powel ayrıca Irak’ın BM müfettişleri ve diğer uluslararası kuruluşlara bağlı ekiplere yakalanmamak için kimyasal laboratuvarlarını, TIR kasalarında seyyar hale getirdiğini öne sürdü.

Powell, sunduğu istihbaratın güvenilir olduğunu vurgulayarak, “Bugün yaptığım her açıklama kaynaklar tarafından destekleniyor. Bunlar iddia değil; sağlam istihbarata dayanan gerçekler” dedi.

Sunumunda keşif fotoğrafları, haritalar, grafikler ve Irak ordusunun üst düzey yetkilileri arasındaki olduğu öne sürülen telefon görüşmelerinin kayıtlarını kullandı. Powell, Saddam Hüseyin’in kimyasal silahlara sahip olduğunu ve bunları daha önce kullandığını savundu. Yaklaşık bir saatlik konuşmasında “kitle imha silahları” ifadesini 17 kez kullandı.

Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair, İngiltere Parlamentosu’na yaptığı açıklamada benzer ifadeler kullandı. Irak’ın kimyasal ve biyolojik silahlara sahip olduğunu, bu yıkıcı silahların Şii nüfus üzerinde kullanılacağını öne sürdü. Ayrıca Saddam yönetiminin nükleer silah üretmek içinde gerekli unsurları tedarik ettiğini iddia etti.

19 Mart 2003: İşgal başladı

Powell’ın sunumundan bir aydan fazla bir süre sonra dönemin ABD Başkanı George W. Bush, halka sesleniş konuşmasında Irak’a yönelik hava saldırılarının başladığını açıkladı. Bush, operasyonun amacının Irak’ı silahsızlandırmak, Irak halkını özgürleştirmek ve dünyayı “büyük bir tehlikeye” karşı korumak olduğunu iddia etti.

Operasyonun ismi de ABD’nin açıkladığı ”amaçlar” kadar ironikti: Irak’a Özgürlük Operasyonu.

Ve işgal başladı.

Nisan 2003’te ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri Bağdat’a girdi ve Saddam Hüseyin yönetimi çöktü. ABD askerlerinin Irak’taki sayısı aynı ay 145 bin 600’ü aştı ve sonraki yıllarda 100 binin üzerinde kaldı. Ancak Washington’ın savaşın temel gerekçelerinden biri olarak gösterdiği kitle imha silahları bulunamadı. Bunun üzerine ABD’de ve uluslararası kamuoyunda savaşın gerekçelerine ilişkin tartışmalar yoğunlaştı.

13 Aralık 2003’te ABD askerleri Saddam Hüseyin’i Tikrit yakınlarında yakaladı. Saddam, daha sonra Irak mahkemesinde yargılandı ve 30 Aralık 2006’da idam edildi. Tüm dünya, bir ülkenin liderinin infazını televizyonlardan izledi.

2003–2006: İstihbarat tartışmaları

Irak’ta kitle imha silahlarının bulunamaması, ABD yönetiminin savaş öncesinde sunduğu istihbaratın sorgulanmasına yol açtı. Gazeteciler ve Kongre üyeleri, Powell’ın BM konuşmasında ortaya koyduğu gerekçeleri incelemeye başladı. Daha sonra, bazı istihbarat raporlarının hatalı veya abartılı olduğu ve istihbarat toplama sürecinin siyasi baskılardan etkilendiği yönünde değerlendirmeler ortaya çıktı.

ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’nin kıdemli Demokrat üyesi Jane Harman, 2002’de Irak’a karşı güç kullanma yetkisini desteklemişti. Harman, kararında Irak’ın kitle imha silahlarına ilişkin kendisine aktarılan bilgilerin etkili olduğunu belirterek, sonradan silah stoklarının bulunmamasına şaşırdığını söyledi.

ABD açısından savaş öncesi istihbaratın sorgulanmasında en kritik incelemelerden biri, Senato İstihbarat Komitesi’nin 2004 tarihli Irak Savaş Öncesi İstihbarat Raporu oldu. Rapor, CIA ve diğer istihbarat kurumlarının Irak’ın kitle imha silahları programlarına ilişkin değerlendirmelerinde ciddi hatalar bulunduğunu ortaya koydu. Irak’ın aktif bir kimyasal silah programı yürüttüğü varsayımının istihbarat analizlerini etkilediği, belirsiz ve doğrulanmamış bilgilerin gereğinden fazla önemsendiği, karşıt bulguların ise yeterince değerlendirilmediği tespit edildi. 2005’te yayımlanan Robb-Silberman Komisyonu Raporu da sorunun tek tek analistlerin hatalarından ibaret olmadığını; zayıf istihbarat, yetersiz kaynaklar ve alternatif analiz eksikliği gibi yapısal sorunların yanlış sonuçlara yol açtığını ortaya koydu.

Savaş sonrasında Senato İstihbarat Komitesi’nin 2006 tarihli incelemesi ise savaş öncesi değerlendirmelerle Irak’ta gerçekten bulunanlar arasındaki farkı ortaya koydu. Ardından 2008’de yayımlanan komitenin “Phase II” raporu, Bush yönetiminin savaş öncesinde yaptığı kamuoyu açıklamalarının bir bölümünün mevcut istihbarat tarafından desteklenmediği veya istihbaratı olduğundan daha kesin gösterdiği sonucuna vardı.

Butler ve Chilcot raporları

Irak’ın kitle imha silahlarına ilişkin istihbarat hatalarını ortaya koyan İngiliz soruşturmalarının başında Butler Raporu (2004) ve Chilcot Raporu (2016) geldi. Eskiden Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış olan Robin Butler’ın hazırladığı rapor, Irak’ın kimyasal ve biyolojik silah kapasitesine ilişkin istihbaratın güvenilirliğinin olduğundan yüksek değerlendirildiğini, bazı kaynakların yeterince doğrulanmadığını ortaya koydu. Özellikle Irak’ın kimyasal veya biyolojik silahları 45 dakika içinde kullanabileceği iddiasının dayanağının sorgulanması dikkat çekti.

2016’da yayımlanan Chilcot Raporu ise istihbarat değerlendirmelerinin, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğu varsayımına fazlasıyla dayandığını ve mevcut istihbaratın dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair tarafından kamuoyuna ve parlamentoya sunulduğu kadar kesin olmadığını ortaya koydu. Rapora göre Irak’ın İngiltere açısından oluşturduğu tehdidin “acil” olduğu sonucunu destekleyecek yeterli kanıt bulunmuyordu.

Blair ise savaş sonrasında giderek büyüyen siyasi baskıyla karşı karşıya kaldı. Irak’ın kitle imha silahlarının bulunamaması ve BBC’nin hükümetin istihbarat dosyasını abarttığı yönündeki haberinin ardından David Kelly soruşturması başlatıldı. Daha sonra Butler ve özellikle Chilcot raporları Blair hükümetinin istihbaratı kullanma biçimini sert biçimde eleştirdi. Blair, Chilcot Raporu’nun ardından Irak savaşı nedeniyle özür diledi ve siyasi sorumluluğu kabul etti; ancak Saddam Hüseyin’in devrilmesi kararının yanlış olduğunu düşünmediğini savunmayı sürdürdü.

17 Kasım 2008: ABD ve Irak çekilme anlaşmasını imzaladı

ABD ve Irak, Stratejik Çerçeve Anlaşması ile birlikte Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması’nı (SOFA) imzaladı. Anlaşma, ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi için hukuki çerçeveyi oluşturdu ve yabancı birliklerin ülkeden ayrılması için takvim belirledi.

Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, anlaşmanın onaylanmasını överken Bush anlaşmayı “büyük bir başarı” olarak nitelendirdi.

Aynı basın toplantısında Iraklı gazeteci Muntazar el-Zeydi, Bush’a iki ayakkabısını fırlattı.

31 Ağustos 2010 — İşgal operasyonu resmen sona erdi. ABD, operasyonun yerini Yeni Şafak Operasyonu’na (Operation New Dawn) bıraktı. Irak’ta kalan daha az sayıdaki Amerikan askeri, ağırlıklı olarak Irak güvenlik güçlerine eğitim ve danışmanlık sağlamakla görevlendirildi.

12 Aralık 2011’de dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, ABD’nin Irak’taki askeri operasyonunun sona ermesini birlikte ilan etti.

18 Aralık 2011’de son Amerikan konvoyu Irak’tan çıktı.

Geriye, bölünmüş bir Irak, yüzbinlerce ölü ve işkence görüntüleri kaldı.

ABD’nin güya ”özgürlük” götürdüğü Irak, Ebu Gureyb Hapishanesi’nde yaşananlarla dünyanın gündemindeydi.

Ebu Gureyb: İşgalin işkence kampı

İşgalin en ağır miraslarından biri de Ebu Gureyb Hapishanesi’nde ortaya çıkan işkence ve kötü muamele vakalarıydı. Ebu Gureyb, Irak’ın Ebu Gureyb kentindeki yüksek güvenlikli bir hapishaneydi. 1950’lerde kurulan hapishane, Saddam Hüseyin’in 1979-2003 yılları arasındaki iktidarı döneminde siyasi tutukluları barındırmak için kullanıldı. ABD’nin 2003’te Irak’ı işgal ederek Hüseyin’i devirmesinin ardından hapishane ABD ordusunun kontrolüne geçti ve şüphelilerin “sorgulanması” için kullanıldı. 2006’nın eylül ayında hapishane Iraklılara devredildi ve Nisan 2014’te kapatıldı.

2003’te ABD’li hapishane görevlilerinin Iraklı tutuklulara yönelik kötü muamelesini gösteren fotoğraflar ortaya çıkmaya başladı. Fotoğraflardan birinde, başına kukuleta geçirilmiş bir tutuklu elektrik kablolarına bağlanmış ve küçük bir kutunun üzerinde durmaya zorlanmıştı; kutudan düşmesi halinde elektrik verileceği söylenmişti. Fotoğraftaki kişinin 2005’te bu olayla ilgili ifade veren Ali Shallal el-Kaysi olduğu belirtildi. İşkence nedeniyle elini kullanamaz hale gelen el-Kaysi’ye Amerikalı gardiyanlar “Clawman” (Pençe Adam) adını taktı. El Kaysi, 2003–2004 yılları arasında Ebu Gureyb’de hiçbir suçlama yöneltilmeden tutulmuş ve ağır işkencelere maruz kalmıştı. Cezaevindeki kelepçelerin bileklerini tamamen aşındırması ve yaralarının enfeksiyon kapması sonucu sol elinde kalıcı bir deformasyon oluşmuş, eli pençe şeklini andırmaya başlamıştı. Bu nedenle uluslararası basında ve dava dosyalarında “Clawman” (Pençe Adam) olarak anıldı.

Diğer görüntülerde ise tutuklular aşağılayıcı pozisyonlara zorlanırken, bazılarının üzerine dışkı sürüldüğü ve ABD’li hapishane görevlilerinin yanlarında gülümseyerek poz verdiği görülüyordu. Sonraki yıllarda 11 ABD askeri görevi ihmal, kötü muamele, ağır saldırı ve darp suçlamalarıyla yargılandı; askeri mahkemelerde suçlu bulundular ve dokuzu hapis cezasına çarptırıldı. Haziran 2004’te, Ebu Gureyb’de işkence gördüğü belirtilen 256 Iraklı sivil adına Anayasal Haklar Merkezi (CCR) ve diğer avukatlar tarafından toplu dava başvuruları yapıldı.

Uluslararası Kızılhaç Komitesi, 2003’te Irak’taki gözaltı merkezlerine ilişkin raporunda, Ebu Gureyb’de tutukluların günler boyunca tamamen çıplak, boş beton hücrelerde ve karanlıkta tutulduğunu belgeledi; fiziksel ve psikolojik baskı, aşağılama ve sorgu sırasında zorlayıcı yöntemler kullanıldığına ilişkin bulgular aktardı.

2004’te yayımlanan Taguba Raporu ise Ebu Gureyb’de ABD askerleri tarafından tutuklulara yönelik çok sayıda ağır kötü muamele vakasını ortaya koydu. Raporda dayak, tekmeleme, tutukluları çıplak bırakma, askeri köpeklerle korkutma ve cinsel aşağılama gibi uygulamalar belgelenirken, soruşturma bunları “sistematik ve yasa dışı” istismar olarak nitelendirdi.

Ebu Gureyb görüntülerinin 2004’te kamuoyuna yansıması, Irak işgalinin yalnızca askeri sonuçlarını değil, işgal güçlerinin gözaltındaki Iraklılara yönelik muamelesini de uluslararası bir skandala dönüştürdü.

Ebu Gureyb Cezaevi’nde ABD işgali döneminde en az 7 bin ile 10 bin arasında Iraklı tutuklunun sistematik işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı, bağımsız araştırmalara göre ise hapishanede toplam 63 tutuklunun hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.

ABD’nin geri dönüşü ve sonrası

ABD askerlerinin büyük bölümü 2011’de Irak’tan çekildi. Ancak IŞİD’in geniş bölgeleri ele geçirmesinin ardından ABD güçleri 2014’te yeniden Irak’a döndü.

Costs of War projesine göre Irak savaşında yaklaşık 315 bin kişi savaş nedeniyle hayatını kaybetti. Washington operasyonu ‘Irak’a Özgürlük’ adıyla başlattı. Ancak işgal, Irak’a özgürlükten çok ağır bir yıkım getirdi. Saddam Hüseyin yönetiminin devrilmesinin ardından devlet kurumları çöktü, mezhep çatışmaları derinleşti ve ülke yıllarca süren şiddet sarmalına sürüklendi. Yüz binlerce Iraklı hayatını kaybetti, milyonlarca kişi yerinden edildi. İşgalin yarattığı istikrarsızlık, sonraki yıllarda El Kaide’nin Irak kolunun ve ardından IŞİD’in güç kazanabileceği zeminin oluşmasına da katkıda bulundu. ABD’nin savaş gerekçesinin merkezindeki kitle imha silahları ise bulunamadı. Irak Savaşı bir askeri müdahale değil, Irak’ın toplumsal ve siyasal yapısında kalıcı sonuçlar bırakan bir işgal olarak tarihte yerini aldı.

cgtnturk

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın