Avrupa ile ABD arasında derinleşen anlaşmazlıklar, İran’a yönelik farklı yaklaşımlar ve Hürmüz Boğazı’ndaki aksamaların ağır maliyetleri, Brüksel’i Washington ile temkinli bir iş birliği yürütmeye sevk etmiş durumdadır.
Hürmüz Boğazı, Avrupa için İran krizi ve Washington’un politikaları karşısında bir kez daha en önemli sınav alanlarından birine dönüşmüştür. Fransa son günlerde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) Hürmüz’de seyrüsefer özgürlüğünü güvence altına alacak bir karar tasarısı taslağı üzerinde çalışırken, aynı zamanda Fransız yetkililer Tahran ile görüşmelerde diplomasi yoluna dönülmesinin zaruretini vurgulamıştır. Bu yaklaşım, Avrupa’nın enerji ve ticaret güzergahındaki aksamalardan duyduğu endişenin yalnızca askeri çatışma ve baskı mantığıyla yönetilemeyeceğini göstermektedir.
Diğer taraftan Londra da ABD ile askeri ortaklığa girmeksizin İran üzerindeki baskıyı artırmıştır. İngiltere Eylül ayında İran’a yönelik enerji, bankacılık, deniz taşımacılığı, sigorta ve teknoloji alanlarında yeni kısıtlamalar getirmiş; İran gemi ve uçaklarına uygulanan yaptırımların kapsamını genişletmiştir. Ancak aynı resmi açıklamada, İran’ın nükleer meselesinin çözümü için tek uzun vadeli yolun “müzakere edilmiş bir çözüm” olduğunu vurgulamıştır.
Baskı ve diplomasinin bu eş zamanlı seyri, Avrupa politikasının Washington’un yaklaşımıyla arasındaki sınırı netleştirmektedir. Brüksel ve Avrupa başkentleri İran’a karşı baskı araçlarını korumak istemekte; ancak bir savaşa girilmesini ve krizin askeri olarak tırmandırılmasını kendi çıkarlarının korunmasıyla özdeş görmemektedir.
Avrupa’nın Trump ile Dayanışmasının Sınırları
Avrupa, Trump’ın ikinci döneminde Washington ile farklı bir ilişki modeliyle karşı karşıya kalmıştır. Bu modelde ABD, Avrupalı müttefiklerinden yalnızca uyum beklemekle kalmayıp taleplerini kabul ettirmek amacıyla gümrük vergilerini, ekonomik tehditleri, güvenlik baskılarını ve hatta bir NATO üyesinin toprak bütünlüğü üzerindeki tartışmaları dahi araç olarak kullanmaktadır.
Grönland krizi bu sürecin dönüm noktası oldu. Trump, bu bölgenin ABD’de kalması/devredilmesi yönündeki baskıların zirve yaptığı dönemde birkaç Avrupa ülkesine gümrük vergisi uygulamakla tehdit etti, hatta bir noktada güç kullanımını dahi göz ardı etmedi. Avrupa’nın tepkisi ise yalnızca diplomatik kalmadı; Avrupalı yetkililer misilleme niteliğinde ekonomik adımlardan bahsetti, Avrupa Konseyi ise Danimarka ve Grönland’ın egemenliğini vurguladı.
Ancak mesele Grönland ile sınırlı kalmadı. Ticari gümrük vergileri, savunma harcamalarının artırılması yönündeki baskılar, ABD’nin Avrupa’daki askeri taahhütlerini azaltma tehdidi ve Ukrayna savaşının sonlandırılmasına ilişkin görüş ayrılıkları; Avrupa başkentlerinde “Washington’un her kararının Avrupa güvenliğine hizmet edip etmediği” sorusunu kademeli olarak gündeme taşıdı.
Ukrayna dosyasında Trump’ın bir anlaşmayı zorlama çabaları, Kiev’e Washington’un istediği çerçeveyi kabul ettirme baskısı ve Rusya hakkındaki farklı tutumu, Avrupa’nın hesaplarını daha da karmaşık hale getirmiştir. Eş zamanlı olarak ABD’nin NATO içindeki baskıları, bazı üyeleri bağımsız savunma kapasitesini güçlendirmeye ve silah tedarikçilerini çeşitlendirmeye sevk etmiştir.
Nitekim bugün Avrupa için mesele yalnızca ABD’ye güvenip güvenmemek değildir; Avrupalı müttefiklerin Washington’un kararları karşısında ne ölçüde bağımsız bir tercih hakkına sahip olabileceğidir. Geçtiğimiz ayların deneyimi, Brüksel’in Trump’ın baskıları karşısında kimi zaman müzakere ettiğini, kimi zaman taviz verdiğini, kimi zaman da sınırlar çizdiğini göstermiştir.
Ancak bu baskılar Avrupa’nın doğrudan çıkarlarına, üyelerinin egemenliğine veya ekonomik ve askeri güvenliğine dokundukça, Avrupalılar için “ittifak” ile “tabiiyet” arasındaki mesafe daha hayati bir anlam kazanmaktadır. Bu deneyim, İran ve Hürmüz meselelerinde de geçerliliğini korumaktadır. Avrupa, sırf ABD bir karar aldı diye asıl maliyetini kendisinin ödeyeceği bir noktada aynı kararı uygulamak zorunda değildir.
Avrupa’nın Stratejisi: Savaşa Girmeden Baskı Uygulamak
Avrupa, İran konusunda Washington ile tam bir uyum içinde olmaktan farklı bir hat izlemiştir. Bir yandan İran’ın barışçıl nükleer programı ve füze kapasitesine yönelik yaptırımları, siyasi baskıları ve sert tutumunu korumuş, hatta bu baskıların kapsamını genişletmiştir; diğer yandan doğrudan bir savaşa girilmesini ve saldırganlığı sorunların çözümü olarak görmemektedir.
Fransa ve İngiltere bu ikili politikanın somut örnekleridir. Paris, Tahran üzerindeki baskıyı sürdürürken, Dışişleri Bakanı’nın Seyyid Abbas Irakçi ile gerçekleştirdiği son görüşmede diplomasi yoluna dönülmesi ve Hürmüz Boğazı’nın açılması gerektiğini vurgulamış; Fransa şu anda bu boğazda seyrüsefer özgürlüğünü garanti altına alacak bir BMGK karar tasarısının takibini yapmaktadır.
Londra da Eylül ayında İran’a yönelik enerji, bankacılık, deniz taşımacılığı, sigorta ve teknoloji alanlarında yeni yaptırımlar uygulamış, ancak eş zamanlı olarak müzakere edilmiş bir çözümün altını çizmeye devam etmiştir.
Bu yaklaşım, Avrupa’nın Washington’un başlattığı bir saldırıya dahil olmadan İran üzerindeki baskı araçlarını korumak istediğini göstermektedir. Fransa dahi Hürmüz ile ilgili planında seyrüsefer özgürlüğü konusunu İran ile olan daha geniş çatışmadan ayırmaya ve Tahran’a karşı saldırgan bir tutum oluşturmaktan kaçınmaya çalışmıştır.
Yine de bu mesafeli duruş, Avrupa’nın savaşın maliyetlerinden muaf olduğu anlamına gelmemelidir. Hürmüz krizi doğrudan Avrupa ekonomisine sirayet etmiş, yükselen enerji fiyatları kıta ülkelerine ağır bir yük bindirmiştir.
Fransa bugünlerde Avrupa Birliği’nden enerji fiyatlarını dizginlemek adına acil adımlar atmasını talep etmiştir. Avrupa’da gaz fiyatları bu yıl megavatsaat başına yaklaşık 27 avrodan 80 avroya yükselmiş, petrol fiyatları ise 100 dolar sınırını aşmıştır.
Dolayısıyla Avrupa’nın temkinli tutumu, yalnızca başarılı bir siyasi tercih veya Trump’tan uzaklaşma arzusuyla açıklanamaz. Avrupa, savaşın faturasını ödeyen taraflardan biridir ve krizin kapsamını sınırlandırmaktan başka seçeneği yoktur. Hürmüz’deki güvensizlik ve savaş uzadıkça enerji, ulaştırma, enflasyon ve Avrupa sanayisi üzerindeki baskı daha da artacaktır.
Bu nedenle Avrupa’nın İran politikası; Tahran’ın davranışlarını değiştirmeye yönelik baskı ile daha geniş bir savaşı önleme çabalarının tam ortasında durmaktadır. Bu nokta Washington’un azami baskı politikasından farklıdır, ancak İran’a yönelik yaptırımlardan ve baskılardan vazgeçildiği anlamına da gelmemektedir.
Hürmüz: Avrupa Çıkarlarının Kırmızı Çizgisi
Hürmüz Boğazı, Avrupa için Basra Körfezi’ndeki sıradan bir deniz güzergahı değildir; bu su yolundaki aksamalar doğrudan enerji fiyatlarını, nakliyeyi ve Avrupa ülkelerinin ekonomik maliyetlerini etkilemektedir. Avrupa Komisyonu Temmuz ayında (Tir) o an için petrol tedarikinde acil bir kriz bulunmadığını açıklamış, ancak Orta Doğu’daki krizin devam etmesi halinde ilerleyen hafta ve aylarda pazarın daha fazla kısıtlamayla karşılaşabileceği uyarısında bulunmuştu.
Bu bağımlılığın boyutları, Avrupa ekonomisine yüklenen maliyetlerde de görülmektedir. Avrupa Komisyonu’nun tahminlerine göre, Orta Doğu’da 2026 yılında başlayan krizden bu yana AB üyesi ülkeler fosil yakıt ithalatı için yaklaşık 53 milyar avro ekstra ödeme yapmıştır. Komisyon aynı zamanda Hürmüz güzergahının kapalı veya kısıtlı kalmasının petrol ve gaz fiyatlarını uzun süre yüksek tutabileceği, Avrupa’nın ekonomik büyümesi ve ticareti üzerinde baskı oluşturabileceği hususunu vurgulamıştır.
Bu sebeple Avrupa’nın Hürmüz meselesine tepkisi yalnızca güvenlik kaynaklı olmayıp enerji tedariki ve ekonomik istikrarla doğrudan bağlantılıdır. Fransa, Eylül ayında BMGK’da Hürmüz’de seyrüsefer özgürlüğünü güvence altına alacak uluslararası bir mekanizma kurulmasını hedefleyen bir karar tasarısı sundu. Paris’in planındaki önemli husus, deniz seyrüsefer güvenliği ve enerji nakli konusunu İran ile yaşanan geniş ölçekli anlaşmazlıktan ayırması ve saldırgan olmayan bir yaklaşıma vurgu yapmasıdır.
Eş zamanlı olarak Avrupalı yetkililer, diplomasi yoluna dönüş çabalarını Hürmüz konusuyla ilişkilendirmiştir. Avrupalı yetkililerin New York’ta Abbas Irakçi ile yaptıkları son görüşmelerde diplomasi temaslarının yanı sıra Hürmüz’ün yeniden açılması ve bölgesel gerilimin düşürülmesi konuları ele alınmıştır.
Avrupa Birliği ayrıca Kızıldeniz’deki deniz misyonunu Avrupa seyrüseferini korumak amacıyla güçlendirmektedir. Bu adım, ticaret yollarının güvenliğini sağlamanın Avrupa için son derece önemli olduğunu, ancak bu güvenliğin daha geniş ve maliyetli bir savaşa girmek anlamına gelmediğini göstermektedir.
Sonuç olarak, Avrupa’nın Washington ile olan ortaklığının sınırını tam da bu nokta belirlemektedir. Avrupa; siyasi baskı, yaptırımlar ve seyrüsefer güvenliğinin sağlanması konularında ABD ile iş birliği yapabilir; ancak kriz, sürdürülmesi halinde Avrupa’nın enerji fiyatlarını, ticaretini ve ekonomik istikrarını tehdit eden bir aşamaya ulaştığında, Avrupa ülkelerinin doğrudan çıkarları öncelik kazanmaktadır.
Brüksel için temel mesele Tahran ile Washington arasında bir seçim yapmak değil, faturasını Avrupalı ekonomilerin ve vatandaşların ödeyeceği bir krizi önlemektir. Bu nedenle İran üzerindeki baskıyı sürdürürken diplomasi kanalını açık tutmak ve Hürmüz’deki trafiğin normale dönmesi için çaba göstermek, Avrupa politikasının eş zamanlı yürütülen iki ana unsurunu oluşturmaktadır.
not: bu analiz tahririeh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
