7 Ekim 2023’ün üzerinden üç yıl geçmesine rağmen kâbus devam ediyor. İsrail rejimi, Gazze’de kadın, erkek ve çocuk demeden Filistinlilerin katledilmesi sürerken, bu tarihi soykırımları açıklamak, meşrulaştırmak ve sonrasında yaşanan hiçbir şeyi tartışmaya açmamak için bir gerekçe olarak kullanıyor.
Bangladeş’in Daily Star gazetesi, Filistin’in Dakka Büyükelçisi Yusuf Ramazan imzalı bir makale yayımladı. Makalede şu ifadelere yer verildi:
Şehit ve yaralıların sayılarını ve istatistiklerini akılda tutmak giderek zorlaşıyor. Gazze’deki Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre, Ekim 2023’ten bu yana en az 74 bin 16 Filistinli şehit oldu, 175 bin 68 kişi ise yaralandı.
Şehitlerin yaklaşık yarısını kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana bile 1.145 kişi şehit edildi. Her bir sayının arkasında bir insan, bir çocuk, bir hemşire, bir öğretmen, bir büyükanne ve hepsinden önemlisi, belki de tüm fertlerini kaybetmiş yaslı bir aile yatıyor.
Yıkım sayıların da ötesinde: Gazze halkının yaklaşık %90’ı evlerini terk etmek zorunda kaldı; birçoğu defalarca bir noktadan diğerine sürüklendi. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’na (UNEP) göre Gazze’deki yaklaşık 250 bin binanın %78’i hasar gördü veya yıkıldı. Hastaneler, okullar, fırınlar, su ve kanalizasyon sistemleri ile üniversiteler doğrudan hedef alındı.
Sivillerin Haklarına İlişkin Cenevre Sözleşmesi’nin Göz Ardı Edilmesi
7 Ekim’i takip eden günlerde İsrail rejiminin liderleri yeni bir çerçeve çizdi. Amaç Gazze’deki sivil yaşamın büyük bölümünü yok etmekti; bu doğrultuda Gazze’deki Filistinliler insanlık dışı ifadelerle tanımlandı ve bölgeye tam bir abluka uygulanarak gıda, yakıt, su ve elektrik dahil tüm temel ihtiyaçlar kesildi.
Sivillerin toplu olarak cezalandırılması IV. Cenevre Sözleşmesi’ne göre yasaktır. Aynı şekilde sivillerin bir savaş yöntemi olarak aç bırakılması da menedilmiştir. Buna rağmen İsrail rejiminin politikaları bu kuralları uyulması gereken sınırlar olarak değil, çiğnenmesi gereken engeller olarak gördü.
Uluslararası Adalet Divanı (UAD), 2024 yılında işgal altındaki Filistin topraklarındaki İsrail varlığına ilişkin sunduğu danışma görüşünde, bu varlığın hukuk dışı olduğunu belirterek sona erdirilmesi gerektiğini bildirdi.
İsrail’in Sivil Katliamları ve Karşı Tarafı Suçlama Taktiği
İsrail rejimi sivil katliamlarını karşı tarafı suçlayarak meşrulaştırmaya çalışıyor; ancak uluslararası hukuk böyle işlemez. Askerler sivillerin yakınında operasyon yürütüyor olsa dahi —özellikle Gazze gibi nüfus yoğunluğu yüksek bölgelerde— saldıran taraf askeri ve sivil hedefler arasında ayrım yapmak ve sivillere verilecek zararı beklenen askeri fayda ile tartmak zorundadır.
Bu konuda üç temel nokta öne çıkmaktadır:
-
Sivillerin Saldırı Hattında Olduğu İddiası: Sivillerin toplu olarak katledilmesini önleme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Siyonist işgal güçleri saldırılarında sivilleri “yan zayiat” olarak tanımlasa da, buradaki temel gerçek sivillerin kasten hedef alındığıdır. Raporlara göre en az 335 merminin isabet ettiği bir araçta savunmasızca katledilen 6 yaşındaki Hind Receb’in şehadeti, İsrail’in askeri operasyonları sırasında çocuklar dahil sivillere yönelik tutumuna dair derin soruları gündeme getirmektedir.
-
Tahliye Emirleri: İnsanları güneye yönlendirme uyarıları sivilleri koruma adımı olarak sunulsa da, halkı barınak, gıda ve ilacın bulunmadığı alanlara sürüklemiş ve ardından bu alanlar da bombalanmıştır. Bu süreçte siviller bazen tahliye esnasında bile saldırıya uğramıştır. Yüz binlerce insanın evlerinden sürüldüğü ve geri dönmelerine asla izin verilmediği 1948 Nakba hafızasını taşıyan Filistinliler için bu yerinden edilme süreci, tarihin teker teker tekerrür ettiği korkusunu yaşatmaktadır.
-
İnsanlık Dışı İfadeler ve Etiketleme: İsrail, Gazze’de sivilleri katlettikten sonra onları “milis” veya “terörle bağlantılı” olarak tanımladığında —ki bunu gazeteciler ve insani yardım çalışanları için bile iddia etmiştir— aslında sivil katliamlarını meşrulaştırmayı amaçlamaktadır.
Gazze’deki Devasa Yıkım ve İsrail Argümanlarının Çöküşü
Yıkımın boyutu mevcut kelime dağarcığımızın ötesindedir; bu nedenle araştırmacılar ve BM uzmanları yeni kavramlar kullanmak zorunda kalmıştır:
-
Şehir Kırımı (Urbicide): Bir şehrin tamamen haritadan silinmesi anlamına gelir. Gazze genelindeki yıkımın boyutu, araştırmacıların orada yaşananları tanımlamak için neden bu terimi kullandığını göstermektedir. UNICEF, Gazze’deki okulların yaklaşık %90’ının hasar gördüğünü veya yıkıldığını, 700 binden fazla çocuğun örgün eğitime erişemediğini ve BM kültür hakları uzmanı üniversitelerin hedef alındığını bildirmektedir.
-
Eko-Kırım (Ecocide): Toprağın ve suyun zehirlenmesi demektir. Tatlı su kaynakları kirletilmiş, bitki örtüsü yok edilmiş ve binaların yıkılmasıyla temizlenmesi onlarca yıl alacak devasa moloz dağları oluşmuştur.
-
Etnik Kırım (Ethnocide): Bir milletin kültürünün yok edilmesini ifade eder; Gazze’nin 150 yıllık tarihini barındıran kütüphaneler ve merkez arşivler buna dahildir.
Söz konusu terimlerin bazıları resmi hukuki tanım olarak henüz suç kategorisinde yer almasa ve İsrail rejimi bu suçlamaları reddetse de; hukuk okulları, kültürel varlıkları, çevreyi ve çocukları korur. Tüm bu kalıplar bütün olarak İsrail’in “meşru müdafaa” argümanını boşa çıkarmaktadır.
Ocak 2024’te Uluslararası Adalet Divanı, İsrail rejimine soykırım eylemlerini önleme ve Gazze’ye insani yardım girişine izin verme talimatı verdi. Siyonistler soykırım suçlamasını kesin bir dille reddederek operasyonlarının Filistin halkını değil, silahlı grupları hedef aldığını iddia ettiler. Dava sürecinin yazılı aşamasının tamamlanması 2029 yılını bulabilir; ancak Gazze’deki Filistinlilerin bu kadar bekleyecek zamanı yoktur ve birçoğu kararı görecek kadar hayatta kalamayacaktır.
Binyamin Netanyahu Hakkında Tutuklama Kararı
Kasım 2024’te Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), İsrail Başbakanı ve eski Savunma Bakanı hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlar gerekçesiyle tutuklama emri çıkardı; ancak İsrail mahkemenin yetkisini tanımamaktadır.
Eylül 2025’te BM Soruşturma Komisyonu, İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği sonucuna vardı; İsrail rejimi bu bulguyu da bir kez daha reddetti. Dünyadaki en ağır hukuki suçlamalarla karşı karşıya kalan İsrail rejimi, en yakın müttefiklerinin koruması, silah sevkiyatları ve hatta mahkemelere yönelik saldırıları sayesinde askeri operasyonlarını hesap vermeksizin sürdürebilmiştir.
Batı Medyasının Filistin Halkını Sunuş Biçimi
Filistinlilerden bahsedilirken sıklıkla sadece zayiat, sayılardan ibaret rakamlar veya yönetilmesi gereken bir “insani sorun” olarak söz edilmekte; kendi kaderini tayin etme hakkına, evlerinde güvenle yaşama hakkına, geri dönme hakkına ve bir tehdit değil insan olarak görülme hakkına sahip bir halk olarak nadiren tanımlanmaktadırlar.
Şehadetleri Batı medyasında sıklıkla etken değil edilgen ifadelerle (“öldürüldüler”) rapor edilmekte, ölümlerinden sorumlu olanların adı anılmamaktadır. Bir milletin ve durumunun nasıl tanımlandığı, kullanılan dil, dünyanın onları koruma konusunda bir sorumluluk hissedip hissetmeyeceğini belirler. Sadece istatistikten ibaret görülen bir nüfus, korumayı mümkün kılacak empatiyi uyandırmakta zorlanır.
Kasım 2023’te Washington’da yaklaşık 500 bin kişi yürüdü; Londra, Paris, Roma, Cape Town, Manila ve onlarca diğer şehirde devasa gösteriler düzenlendi. Üniversite öğrencileri kamplar kurarak kurumlarının fonlarının nereye gittiğini sorguladılar; birçoğu gözaltı ve polisin sert müdahalesiyle karşılaştı.
Hükümetler de harekete geçmeye başladı: Güney Afrika davayı dünyanın en yüksek mahkemesine taşıdı, birden fazla ülke İsrail ile ilişkilerini kesti veya gözden geçirdi ve çok sayıda ülke Filistin Devletini resmen tanıdı.
Bu adımlar geç kalmış ve yetersiz adımlardır. Eğer 7 Ekim dürüstçe anılacaksa, Filistinlilere karşı akıl almaz crimes işlemek için verilen bir ruhsat olarak değil, daha uzun bir tarihin parçası olarak tanımlanmalıdır.
Üç yıl geçti; Filistinliler hâlen sevdiklerini enkaz altından çıkarmaya çalışıyor ve çadırlarda yaşam mücadelesi veriyor. “Ateşkes” sonrasında bile hedef alınmaya ve şehit edilmeye devam ediyorlar. Filistin halkının talebi ayrıcalıklı bir muamele değil; sadece diğer insanlar gibi görülmek, korunmak ve seslerinin duyulmasıdır.
