ABD’nin İran’a yönelik saldırısı maksimalist askeri ve siyasi hedeflerle başladı; ancak Hürmüz Boğazı’nda gerilimin tırmanarak sürmesi, artan ekonomik maliyetler ve Washington’daki seçim hesapları, bu savaşın hedeflerine ulaşmasını engellemiş ve silah üstünlüğünün her zaman stratejik bir zafer anlamına gelmediğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.
ABD’nin geçtiğimiz on yıllardaki savaş deneyimleri, silah üstünlüğü ile en gelişmiş askeri teçhizata sahip olmanın siyasette zafer kazanmak ve stratejik hedeflere ulaşmak anlamına gelmediğini defalarca kanıtlamıştır. Washington, Ramazan Savaşı’nda da aynı meydan okumayla karşı karşıya kalmıştır; maksimalist hedeflerle başlayan, ancak aylar geçmesine rağmen dosyası hâlâ Hürmüz Boğazı üzerindeki anlaşmazlıklar, ekonomik baskılar ve sonuçsuz müzakerelerle düğümlenmiş halde kalan bir savaş.
Maksimalist Hedeflerden Hesapların Değişmesine
Herhangi bir savaşın sonucunu değerlendirmek adına en önemli göstergelerden biri, savaşı başlatan tarafın ilan ettiği hedefler ile pratikte elde ettiklerinin karşılaştırılmasıdır. Ramazan Savaşı’nda da ABD ve Siyonist rejim, geniş çaplı askeri saldırılarla güvenlik denklemlerini değiştirmeyi ve kendi taleplerini İran’a dikte ettirmeyi hedeflemekteydi. Buna karşın karşı karşıya gelişin sürmesi ve müzakere konusunun defatle gündeme dönmesi, Washington’ın talepleri doğrultusunda kesin bir siyasi sonucun elde edilemediğini göstermektedir.
ABD’nin son aylardaki söylem eksenindeki değişim de dikkat çekicidir. Zaman zaman İran’ın kayıtsız şartsız teslim olmasını ve maksimalist hedeflerin gerçekleşmesini vurgulayan açıklamalar, yerini ekonomik baskı, İran’ın nükleer programının sınırlandırılması ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması gibi konulara bırakmıştır. Odaktaki bu kayma, kesin zafer iddiasının yalnızca saldırıların hacmine ve silah gücüne dayandırılarak değerlendirilemeyeceğini ortaya koymaktadır.
Hürmüz Boğazı: Washington İddialarının Saha Gerçekleriyle Sınandığı Yer
ABD’nin savaşın sonuçlarını yönetmedeki zorluğunun en önemli işaretlerinden biri, güvenliği küresel enerji pazarı ve deniz ticareti üzerinde doğrudan etkiye sahip stratejik su yolu olan Hürmüz Boğazı’nın durumunda aranmalıdır. Washington bir yandan güvenliğin ve normal enerji akışının yeniden tesis edilmesinin gerekliliğini vurgularken, diğer yandan seyrüseferdeki aksamaların ve bu su yolundaki güvensizliğin yol açtığı maliyet artışlarının sonuçlarıyla yüzleşmektedir.
Hürmüz Boğazı sadece bir deniz geçidi değildir; küresel ekonominin en hayati damarlarından biridir ve tanker geçişlerindeki herhangi bir aksama enerji piyasasını bir şokla karşı karşıya bırakabilir. Bu nedenle bu boğazın durumu, Washington’ın şartları kendi istekleri doğrultusunda değiştirip değiştiremediğini ya da hâlâ kontrolü kolay olmayan denklemlerle karşı karşıya olup olmadığını gösteren en önemli göstergelerden birine dönüşmüştür.
Küresel enerji piyasası da endişelerin sürdüğüne dair net işaretler vermektedir. Brent petrolün fiyatı 8 Ekim 2026’da varil başına yaklaşık 104 dolara ulaşmıştır. Donald Trump’ın ara seçimler öncesinde İran’a saldırmaktan kaçınacağına dair tutumunu açıklamasının ardından fiyatlar bir miktar gerilemiş olsa da petrol yüksek seviyelerde işlem görmeye devam etmiştir.
Seyrüseferin normal seyrine döndürülmesi, tanker güvenliğinin sağlanması ve krizin yayılmasının önlenmesi çabaları, ABD’nin önündeki en önemli sınavlardan biri haline gelmiştir. Geniş bir filoya ve gelişmiş askeri teçhizata sahip olmasına rağmen Washington, durumu sürdürülebilir bir dengeye kavuşturabileceğini kanıtlamak zorundadır; bu ise yalnızca güç gösterisiyle veya siyasi bildiriler yayımlamakla başarılabilecek bir görev değildir.
Böyle bir ortamda Hürmüz Boğazı, ABD’nin iddiaları ile sahadaki gerçekler arasındaki mesafeyi ölçen bir kritere dönüşmüştür; savaşın maliyetlerinin muharebe alanının sınırlarını aşarak enerji piyasasına, küresel ekonomiye ve Washington’ın siyasi hesaplarına ulaştığı bir nokta.
ABD Seçimleri ve Trump’ın Siyasi Blöfü
Sahadaki gelişmelerin yanı sıra, ABD Kongresi ara seçimlerinin 3 Kasım 2026’da yaklaşması, Trump hükümetinin yaşadığı zorlukların bir başka boyutunu gözler önüne sermiştir. Trump, ABD’nin bu seçimlerden önce İran’a saldırmayacağını duyurmuş ve aynı zamanda müzakerelerin devam edeceğinden söz etmiştir; bu tutum, artan enerji maliyetleri ve iç siyasi baskıların gölgesinde dile getirilmiştir.
Bu açıklamalar, İran’a yönelik askeri saldırıların yeniden başlatılması seçeneğinin ABD siyasi ve askeri çevrelerinde değerlendirildiği bir dönemde yapılmıştır. Bu gelişmelerin yan yana gelmesi önemli bir soruyu doğurmaktadır: Askeri gücünden söz eden ve iradesini dikte ettirme yeteneğine sahip olduğunu iddia eden bir hükümet, askeri eylem zamanlamasını neden iç siyasetteki en hassas dönemlerden birine bağlamaktadır?
Cevap, savaşın tırmanmasının muhtemel maliyetlerinde aranmalıdır. Akaryakıt fiyatlarındaki artış, seçmenlerin ekonomik duruma dair endişeleri, çatışmanın yayılma ihtimali ve yeni bir saldırının sonuçlarını yönetmenin zorluğu Beyaz Saray’ın kararlarını etkileyebilir. Seçim arifesinde savaşın tırmanması, ABD hükümeti üzerinde daha fazla baskı oluşturabilir ve Cumhuriyetçilerin seçim yarışındaki konumunu etkileyebilir.
Bu açıdan bakıldığında, seçimlere kadar saldırılardan kaçınılacağının açıklanması, Washington’ın karşı karşıya olduğu kısıtlamaların bir işareti olarak görülebilir; yeni bir askeri operasyon dalgası başlatma kararının ekonomik ve siyasi maliyetler dikkate alınmadan verilemeyeceğini gösteren kısıtlamalar.
ABD stratejik bir çelişkiyle karşı karşıyadır: Bir yandan askeri ve ekonomik baskıyla İran’ı taleplerini kabule zorlamak istemekte, diğer yandan bu baskının devam etmesinin ülke içindeki ve küresel piyasalardaki maliyetlerini yönetmek zorundadır. Bu çelişki Washington’ın manevra alanını daraltmakta ve krizden çıkmak için askeri gücün tek başına yeterli olmadığını göstermektedir.
Bununla birlikte Trump, geçtiğimiz haftalarda “ne savaş ne barış” olarak tanımlanabilecek mevcut durumu korumak adına İran’a yönelik günlük tehditlerini sürdürmeye çalışmıştır. Bu nedenle bazı analistler, ABD Başkanı’nın bu tür açıklamalarını Kongre seçimleri öncesinde bir tür siyasi blöf olarak değerlendirmektedir.
İran’ın Yeni Doktrini: ABD’nin Hesapları Artık Eskisi Gibi Değil
Bu karşı karşıya gelişin diğer tarafında, İran’ın askeri yaklaşımındaki değişim de özel bir önem taşımaktadır. İranlı askeri yetkililer son aylarda, ülkenin askeri doktrininin yalnızca savunmaya dayalı bir yaklaşımdan daha taarruzi ve önleyici bir eylem anlayışına doğru kademeli geçişinden söz etmektedirler; yetkililere göre bu değişim, son savaşların deneyiminden ve tehditlere daha hızlı ve kararlı yanıt verme ihtiyacından kaynaklanmaktadır.
Bu yaklaşım değişikliği savunmayı terk etmek anlamına gelmemekte, aksine caydırıcılığı güçlendirme ve İran’a yönelik her türlü askeri eylemin maliyetini artırma çabasını ifade etmektedir. Böyle bir doktrin çerçevesinde, olası bir tehdide verilecek yanıt yalnızca saldırıların engellenmesiyle sınırlı kalmayıp daha geniş boyutlar kazanabilir; bu durum karşı tarafın hesaplamalarında dikkate alınması gereken bir husustur.
Bu perspektiften bakıldığında ABD, İran’a yönelik yeni bir askeri eylemi değerlendirirken bir dizi muhtemel sonucu hesaba katmak zorundadır: İran’ın doğrudan yanıtından çatışmanın bölgesel üslere ve çıkarlara etkisine, seyrüsefer güvenliğinden küresel enerji piyasasına kadar. İran’ın yanıt verme biçimindeki değişim, askeri operasyonun zarar-fayda hesabını daha karmaşık hale getirebilir ve krizin yayılma ihtimalini artırabilir.
ABD Göz Ardı Edemeyeceği Denklemlerle Karşı Karşıya
Şu anda ABD bir yandan İran’a yönelik askeri ve ekonomik baskıyı vurgularken, diğer yandan yeni bir eylemin maliyetlerini hesaplarına dahil etmek zorunda kaldığı bir durumdadır. Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim, yükselen enerji fiyatları ve yaklaşan ara seçimler, Washington’ın manevra gücünü sınırlayan meydan okumalardır.
İran, ABD’nin hesaplarını değiştirmiştir. İran, askeri tehdit ve ekonomik baskının mutlaka Washington’ın taleplerini kabul etmek anlamına gelmediğini ve silah üstünlüğüne dayanarak siyasi iradenin İran’a dikte ettirilemeyeceğini göstermiştir. İran’ın savunma ve caydırıcılık kabiliyetini güçlendirmesi, her türlü askeri eylemin kendine has reaksiyon ve maliyetlerle karşılaşacağı mesajını vermektedir.
Nihayetinde Ramazan Savaşı, silah üstünlüğünün her zaman stratejik zafer anlamına gelmediğini bir kez daha göstermiştir. İran, tek taraflı baskılar karşısında ulusal çıkarlarından ve güvenliğinden ödün vermeyeceğini vurgulamıştır; bu nedenle Washington hedeflerine ulaşmak için İran’ın bölgesel denklemlerdeki gücünü ve rolünü kabul etmek zorundadır.
not: bu analiz snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
