HAMD

rasthaber

Rasthaber –  HAMD

BismillahiRahmanniRahim      

Hamd Alemlerin Rabbi Allah’a salatu
ve salam O’nun Resulü ve temiz Ehli beytine olsun.

“Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân,
Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki Allah’a mahsustur.
(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bize
doğru yolu göster. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu;
gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil” (Fatiha)

Bizler, her gün
namazlarımızda Fatiha/Hamd süresini okumamıza rağmen, anlamı üzerinde
durmadığımız, düşünmediğimiz çok önemli bir ilahi deklarasyonumuzdur. Her
namazımızda Fatiha/hamd suresini okumamız farzdır ve onsuz bir namaz bizlerin
ibadetini eksik/iptal etmektedir.

Neden namazlarımızda söylediğimiz/ ilan
ettiğimiz bu ilahi deklarasyonumuzu hissetmiyoruz, manevi havasına giremiyoruz?
Neden söylediklerimizi yaşayamıyoruz ya da o kadar zorlanıyoruz? Neden
kendimizi Allah (cc) huzurunda olduğumuzu unutuyor ya da hissedemiyoruz?

Arapça okuduğum için manasını
anlamıyorum da ondan mı?

Dil (lisan), bizlerin idrak ederek
(görerek, dokunarak, yaşayarak) algıladığımız varlık &nesneleri ve
hissiyatımızla, kalbimizle algılamış, kavramış olduğumuz duyguları tanımlamak
ve tasvir etmede kullandığımız sesli bir iletişim aracıdır.

İnsanın ruh (manevi) dünyasında
kullandığı tek bir dil vardır oda tüm konuşulan dillerin anası olan ilahi
dildir. Eğer bizler ruhumuzla & kalbimizle yönelirsek lisan bir sorunu
olmaktan çıkar.  Örnek; siz, güzel bir
bayan görüyorsunuz ve âşık oluyorsunuz/ onu seviyorsunuz fakat siz, o kişi ile
aynı dili konuşmuyorsunuz! ya da daha hiç konuşmadınız! nasıl oluyor da o
kişiyi seviyorsunuz ve onunla olmaktan haz duyurusunuz ve onu o haliyle
anlıyorsunuz? Veya başka örnek ilhamların veya rüya dili nedir?

Dil (lisan), hedef için bir amaç
değil sadece çok önemli bir araçtır. Hedef; “Sözüyle özüyle ve amelle bir
olmaktır”
. “Şayet o inkârcılara, “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı yasalarına
boyun eğdiren kimdir?” diye soracak olsan, hiç tereddütsüz “Allah’tır” derler.
O halde haktan nasıl yüz çevirirler?”
(Ankebut-61) “Onlara, andolsun ki, gökleri ve yeryüzünü kim yarattı
diye sorsan Allah derler mutlaka. De ki: Hamd Allah’a, hayır, onların çoğu
bilmez
.” (Lokman-31)

Düşüncelerime hâkim olamıyorum, aklım
hep başka şeylerle meşgul oluyor, yaptığım ameli unutuyorum!

Asil sorunumuz burada, Namaz
kılıyorum ama namazda değilim. Düşüncelerime hâkim değilim, aklım başka
şeylerle meşgul, idrakim namazda değil, ruhumu & kalbimi madde vücudumun
talepleriyle yalnız bırakmışım dolayısıyla vücudumun meta alışkanlıklarından ve
taleplerinden kendimi soyutlamıyorum, Kalbim başka şeylerle meşgul oluyor,
aklımda onu takip ediyor, düşüncelerim, kalbimin doldurduğum dünya sevgisiyle
meşgul ederek ruhumu madde vücuduma hapis etmiş kendimi dünyevi taleplerime
köleleştirmişim.

Daha önceki yazımızda bahsettiğimiz
mükemmellik, “Vücut & ruh” dengesi ile oluşmaktadır. Bu mükemmelliğin üst
seviyesi kalbi mutmainedir. Kalbi mutmain ise kalbin Allah sevgisiyle dolup
taşmasıdır. Eğer kalbimizi dünya menfaat & sevgileriyle doldursak istene
mükemmelliğe erişmemiz söz konusu olamaz. Bizlerin yaşadığı en büyük sorun; her
zamanda her ortamda karşımıza çıkacak olan bir sürü dünyevi sorunlar, zevkler,
üzüntüler, arzular bizlerin kalbini doldurmakta ve düşüncelerimizi daim olarak
meşgul etmektedir. Bizler, hakikati bilmemize rağmen onu korumamız zorlaşmakta
ve hata sapmamız sebep vermektedir. İnsan kendi düşüncelerin hâkim olamadığı
için kendine gelen vesvese & vehimleri kendi düşünceleri sanarak hayatına
yanlış yön vermekte. Kalbimizi doldurduğumuz dünya sevgi & korkusu bizlerde
bencil egosantrik arzularımız oluşturmakta, tepiştirerek hakikati savunmamıza
ve hakikate sahip çıkmamıza engel olmakta ve her şeyi/doğruyu BEN merkezli
kılmakta. “Kim Rah­man’ın zik­ri­ni gör­mez­lik­ten ge­lip on­dan
uzak­la­şır­sa biz ona bir şey­tan mu­sal­lat ede­riz, o ona can yol­da­şı
olur. Bu şey­tan­lar on­la­rı yol­dan sap­tı­rır­lar. On­lar­sa
ken­di­le­ri­nin hâlâ hi­da­yet üze­re ol­duk­la­rı­nı sa­nır­lar.
”
(Zuhruf-36-37)

Allah (cc) her şeyi bir uyum &
denge & gereklilik yapısı içinde, insanların “sosyal & ekonomik” farklı
dünya yaşantılarını Adalet & Hakkaniyet temeli üzerine özgür ve eşit
yaşamaları için var etmiştir. Fakat kendi sevgisine (aşkına) sahip olabilmemiz
için hiçbir sınır koymamıştır, öylesine ki ne cehennem korkusu ne cennet
sevgisi Allah sevgisinin önünde hiçbir anlamı yoktur. Eğer dünyevi korkularımız
& sevgilerimiz Allah sevgisi önüne geçerse ne namazlarımız nede yaptığımız
“güzel” amellerimizle övünmek bizleri kurtarır. Allah (cc), insanın kendisini
koruması ve hayata kalabilmesi için korkuyu yaratmıştır. Korku bizleri koruyan
bir nevi kalkandır. Fakat bu korku dünya mal & mülk sevgisini kaybetme
korkusu olmamalıdır, çünkü bu korku, bizleri bencil arzularımıza ve insanlara
köle yaparak hakikaten ayrılmamızı sağlamaktadır. Dünya sevgisi &
korkusuyla Allah’ın huzuruna çıkarsak ne söylediklerimizden ne de
yaptıklarımızdan bihaber halde Allah’ın huzuruna çıkmış olmak için çıkarız,
Kalbi selim/ kalbi mutmain çıkamamış oluruz.

“Bismillahi Rahmani Rahim;” Her şeyi
bir “nokta”dan var eden, Af edici ve hoş görülü Allah’ın adıyla

Nokta “Bé” dedir. Bu öylesine
bir “noktadır” ki bilip bilemediğimiz, görüp göremediğimiz ve varlığından bile
haberdar olmadığımız, bizler dahil her şeyi “Bé” deki noktadan var eden, Af
edici (yüce), hoş görülü (Lütufkar) Allah’ın adı ile var olmuş / başlamıştır.

“Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân,
Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki Allah’a mahsustur

Her şeyi en mükemmelle şekliye,
bizlerde bu mükemmelliğin kaymağı olarak her şeyi bize boyun eğdirtilerek,
emrimize sunarak yaratmış. Buna rağmen, O’na yönelmemizdeki hatalarımızı,
eksikliklerimizi, aşırılıklarımızı, cahilliklerimizi yanlışlarımızı görüp,
bizlere lütfeyle hoş görülü davrana ve yüceliğinle af eden, cezasını rahmetine
mahkûm eden her şeyin sahibi yüceler yücesi Allah şükre layıktır. O öylesine
kâmil bir şükürdür ki hem madde vücudun hem de ruhun & kalbin hamd
etmesidir. Allah kadrini gereği gibi anlayarak; cismen (itaat etmek), ruhen
kalbin aşkı (iman etmek), lisanla, (Allah velilerini/ aşıkların sözleriyle
övmek) ibadet etmek marifetullah teslim olmaktır.

(Allah’ım!) Yalnız sana ibadet
ederiz ve yalnız senden yardım dileriz

Sana olan hamdı senamızla (ibadet/
itaat/iman), bizleri her şeye karşı yücelten, bizleri kendi halifesi kılan,
bizlere hür irademizi veren ve buna rağmen her sıkıntımızda, başımıza her bela
geldiğinde, her zora düştüğümüzde ya da sapıttığımızda sadece Sen, her türlü
vesileleri aracı kılarak yardımımıza koşansın, kurtarıcısın, af edicisin.

Bize doğru yolu göster. Kendilerine
lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve
sapmışların yolunu değil”:

Bizler, Kalbimize dünya sevgisiyle
& korkusuyla doldurup, ruhumuzu vücudumuza hapis edip, seni unutanız,
Sen’in affına ve hoş görüne güvenerek hata & yanlış yaparak hakikati
göremeyenleriz. Sen, Lütfü kereminle her defasında bizlere doğru yollu
gösterensin.  O yol öylesin bir yol ki
senin seçtiğin, sadece ve sadece senin emrine itaat eden, Ruhlarını her türlü
pisliklerden arındırdığın, kalplerini sadece seni aşkınla pak kıldığın, her
türlü züllüme & zorluğa göğüs gerdirdiğin buna rağmen bizleri sana
yönlendirmesi için emir verdiğin, her türlü hikmetli (ahiri, batini, zahiri
gayibi) ilminle donattığın senin hüccettin, velin, rehberin olan
önderlerin/imamların yoluna ilet ki bizlere tuzak kurup, nefsimize köle edip
vesvesesiyle bizleri saptıran, Sana karşı isyankar olan zalimlerin, müşriklerin
münafıkların liderliğindeki gazabına uğramış şeytanın yoluna değil.

Âmin ya Rabbel alemin.

Mustafa Kemal TASPINAR

6 Nisan 2021

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın