Marco Rubio, İran savaşında sahne arkasında bir role sahiptir: Ana müzakerecilerin (Witkoff ve Kushner) danışmanıdır ve Nisan ayında Pakistan’da yapılan, İran’ın önerisinin reddedilip anlaşmasız sona erdiği müzakerelerin değerlendirilmesinde rol oynamıştır. Müzakerelerin ana yüzü değildir ve finansal ağı İsrail destekçileriyle bağlantılıdır. Atina’da Antik İran savaşları üzerine yaptığı konuşma da tarihin siyasi amaçlarla kullanılması ve “medeniyetler savaşı” söylemi nedeniyle eleştirilmiştir.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, İran savaşı ve Donald Trump hükümetinin dış politikasının önemli konularından biri olmayı sürdüren anlaşmaya varma çabaları devam ederken, Washington’ın ana müzakerecilerinden farklı bir rol üstleniyor. Bu rol bir yandan Steve Witkoff ve Jared Kushner’a müzakerelerde danışmanlık yapmayı içerirken, diğer yandan siyasi geçmişi, İsrail destekçileriyle olan finansal bağlantıları ve İran ile Latin Amerika hakkındaki tutumlarıyla bağdaşıyor. Eş zamanlı olarak Rubio’nun Atina’daki konuşması ve Antik İran savaşlarına dair anlatısı, tarihin siyasi amaçlarla kullanılması ve güncel anlaşmazlıkların medeniyetler çatışmasına dönüştürülmesi konusunda yeni bir tartışma başlattı.
Bu üç eksenin incelenmesi, görünürde bazı müzakerelerin ön saflarından uzak duran ancak Trump hükümetinin karar alma süreçlerinde yer alan bir siyasetçi tablosu sunuyor; eleştirmenleri finansman ağları, siyasi tutumları ve dış politika yönelimi arasındaki bağlantı hakkında sorular gündeme getiren bir siyasetçi.
Rubio’nun İran Savaşındaki Rolü Nedir? Sahne Arkasında Müzakere Eden Bir Dışişleri Bakanı
NBC News’un Rubio’nun İran savaşındaki rolüne ilişkin raporu önemli bir noktayı öne çıkarıyor: Bir ABD Dışişleri Bakanından beklenenin aksine, o savaşı sona erdirmeye yönelik müzakerelerin ana yüzü değil. Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve Başkan’ın damadı Jared Kushner, Başkan Yardımcısı JD Vance ile birlikte diplomatik çabaların merkezinde yer alıyor; ancak Rubio hükümet stratejisinin şekillendirilmesinde ve müzakerecilere danışmanlık yapılmasında rol oynamayı sürdürüyor.
NBC News raporunun en önemli bölümlerinden biri, Nisan ayında Pakistan’da yapılan müzakerelerle ilgili. O dönemde Vance’in İran tarafıyla müzakere etmek üzere yaptığı ziyaret, iki tarafın anlaşmaya yaklaştığı izlenimini yaratmıştı. Ancak müzakereler uzadı ve Amerikan heyeti İran’ın olası anlaşmanın hükümlerini değiştirdiği endişesine kapıldı.
Müzakerelere verilen bir ara sırasında Amerikan müzakerecileri, sonraki adımları hakkında rehberlik almak için Rubio ile iletişime geçti. NBC News’a konuşan bir ABD hükümet yetkilisine göre Rubio da İran’ın önerisinin kabul edilemez olduğu değerlendirmesine katıldı; nihayetinde müzakereler anlaşma sağlanamadan sona erdi.
Bu anlatı, Rubio’nun kameraların karşısında bulunmamasının karar alma sürecinde olmadığı anlamına gelmediğini gösteriyor. O, her müzakere turunun başarısızlığının veya başarısının kamuoyu önündeki sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmadan, ABD’nin tutumunu belirlemede etkili olabileceği bir konumda bulunuyor.
NBC News ayrıca Witkoff’un bazı toplantılardan önce Rubio’ya danıştığını, ondan yönlendirme aldığını ve müzakerelerden sonra sonuçları onunla paylaştığını bildiriyor. İkili ayrıca İran ve Yemen ile ilgili gelişmeler hakkında birkaç kez telefonda görüştü. Bu durumlardan birinde Witkoff, ABD Dışişleri Bakanı Florida Üniversitesi stadyumunda oğlunun maçını izlerken Rubio’yu aradı.
Rubio Neden Ön Saflarda Değil?
Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles, NBC News’a verdiği mülakatta Rubio’nun İran dosyasının yanı sıra dünyanın diğer bölgelerine, özellikle Batı Yarımküre’ye ve ABD’nin Avrupalı müttefiklerine de odaklanması gerektiğini açıkladı. Wiles, Başkan Trump’ın tüm dünyada aktif olduğunu ve bu kadar çok sorumluluğu yönetmenin tek bir kişiden fazlasını gerektirdiğini vurguladı.
Rubio, Dışişleri Bakanlığı’nın yanı sıra Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini de yürütüyor; bu sorumluluk bileşimi onun hükümet yapısındaki konumunu belirginleştiriyor. NBC News raporuna göre Rubio, Trump ile yakın bir çalışma ilişkisine sahip ve bazen Oval Ofis’e günde beş veya altı kez girip çıkıyor.
Yine de konu sadece sorumlulukların paylaşılması değil. NBC News raporu, Rubio’nun müzakerelerin ön saflarından uzak durmasının savaşın siyasi sonuçlarını kendisi açısından farklı kılabileceği olasılığına da dikkat çekiyor. Rapora göre kamuoyu yoklamaları, Amerikan toplumunun büyük bir kesiminin savaştan duyduğu memnuniyetsizliği gösteriyor. Rubio, başarısız müzakere turlarında doğrudan yer alan yetkililere kıyasla bu süreçle bağlantılı kamuoyu dikkatine daha az maruz kalmış durumda.
Rubio, şu an için 2028 başkanlık seçimlerinde aday olma planı olmadığını kamuoyuna açıkladı; ancak kendisine yakın kaynaklar gelecekte farklı kararlar alma olasılığını tamamen göz ardı etmiyor. Rapor, Rubio’nun yıllarca süren kamu hizmetinden sonra özel sektöre geçebileceğini veya siyasi koşulların değişmesi durumunda tekrar seçim yarışına girmeyi düşünebileceğini vurguluyor.
Rubio’nun İsrail Destekçileriyle Finansal Bağlantıları; Siyasi Yardımlar ve Ortak Çıkarlar Ağı
Meselelerin ikinci boyutunu, Marco Rubio’nun Florida’daki siyasi kariyerinin başından itibaren yakınlaştığı siyasi ve finansal ağ oluşturuyor. Latin Amerika Stratejik Analiz Merkezi (CLAE) tarafından yayımlanan yazıda yazar Hernando Calvo Ospina, Rubio’nun siyasi yükseliş hattını muhafazakar akımlar, Küba hükümeti karşıtları ve İsrail destekçileri ile olan bağlantıları üzerinden inceliyor.
Bu anlatıya göre, Küba kökenli siyasetçi ve Florida’daki nüfuzlu Cumhuriyetçi figürlerden biri olan Ileana Ros-Lehtinen, Rubio’nun siyasi yol haritasının şekillenmesinde rol oynadı. Ros-Lehtinen, İsrail’in sıkı bir destekçisi ve Küba hükümetinin muhalifiydi; görev süresi boyunca Havana üzerindeki ekonomik baskıyı artıran yasaları ve adımları destekledi.
CLAE yazısı, Rubio’nun siyasi faaliyetlerinin ilk yıllarından itibaren Ros-Lehtinen’i destekleyen ağlardan ve Küba-Amerikan Ulusal Vakfı’ndan (CANF) yararlandığını iddia ediyor. Bu vakıf ABD’nin Küba politikasında rol oynamış ve metinde Küba hükümet karşıtlarına siyasi destek organize eden ve sağlayan merkezlerden biri olarak tanıtılmıştır.
Bu yolculuğun devamında Rubio’nun ağına başka finansal ve siyasi destekçiler de katıldı. Büyük Miami Yahudi Federasyonu’nun eski başkanı ve sermayedar Norman Braman onun önemli destekçileri arasında yer alıyor. Ayrıca kumarhane sektörünün büyük sermayedarlarından ve İsrail’in tanınmış destekçilerinden Sheldon ve Miriam Adelson ile Wall Street yatırımcısı Paul Singer, CLAE metninde Rubio’ya ve onunla bağlantılı kampanyalara finansal veya siyasi destek sağlamakla ilişkilendirilen isimler arasında bulunuyor.
Yazar ayrıca Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu (RJC) ve Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi’nin (AIPAC) rolüne de değiniyor; ABD siyaset sahnesinde Washington-Tel Aviv ilişkilerini güçlendirmek için faaliyet gösteren iki grup. Bu anlatıya göre Rubio, defalarca ABD-İsrail ittifakını savunmuş ve bu rejime askeri, ekonomik ve diplomatik desteğin zorunlu olduğunu belirtmiştir.
Bu bölümdeki önemli nokta, finansal ve siyasi bağlantıların varlığı ile yardımlar ve dış politika kararları arasındaki sebep-sonuç ilişkisinin kanıtlanması arasındaki farktır. CLAE yazısı finansal yardımlar, İsrail destekçisi ağlar ve Rubio’nun tutumları arasındaki bağı eleştiriyor ve bu desteklerin onun siyasi rotasının şekillenmesinde rol oynadığını savunuyor. Bununla birlikte, sırf finansal yardımın veya siyasi bağlantının varlığı, belirli bir hükümet kararının doğrudan para karşılığında alındığını tek başına kanıtlamaz.
CLAE yazarı Rubio’yu seçim siyaseti, finansman ve ideolojik gündemler arasındaki bağın bir örneği olarak görüyor. Rubio’nun muhafazakar akımların ve nüfuzlu finansal ağların desteğini kullanarak Cumhuriyetçi müesseseni protesto eden bir figürden, güç yapısı tarafından kabul gören bir siyasetçiye dönüştüğünü savunuyor.
Aynı çerçevede Rubio’nun Küba, Venezuela ve İran hakkındaki tutumları da metinde inceleniyor. Yazar bu tutumları, ABD politikalarıyla uyumlu olmayan hükümetler üzerindeki daha geniş kapsamlı baskı yaklaşımının bir parçası olarak değerlendiriyor. Bu analiz, yazarın ABD dış politikası ve Rubio’yu destekleyen ağlar hakkındaki eleştirel tutumudur ve siyasi ile finansal desteklerle ilgili belgelenmiş gerçeklerden ayrıştırılmalıdır.
Medeniyetler Savaşı; Rubio Atina’da Neden Kserkses ve Antik İran’a Sığındı?
Üçüncü eksen, Rubio’nun Atina’daki Akropolis’te yaptığı konuşmadır; Antik dönemdeki İran-Yunan savaşlarına değindiği bir konuşma. Rubio, Kserkses’in ordularının MÖ 480 yılında Atina’ya girdiğini, şehrin tapınaklarını ve kutsal mekanlarını ateşe verdiğini iddia etti. Bu açıklamalar İran’da ve Batı medyasında tepkilerle ve eleştirilerle karşılandı.
Bu konuşmanın önemi sadece tarihi bir olaya değinilmesinde değil; asıl mesele, antik tarihin çağdaş bir siyasi konuşmada nasıl kullanıldığıdır. Bir Amerikalı yetkili İran ile savaş ve gerilimin ortasında binlerce yıl önceki savaşlara atıfta bulunduğunda, bu durum tarih anlatımının ötesine geçerek bugünkü çatışmaya anlam kazandırma aracına dönüşüyor.
Guardian muhabiri Andrew Roth, yayınladığı notta Rubio’yu seçmeci tarih anlatımıyla suçladı ve onun Trump’ın “Önce Amerika” yaklaşımını ilerletmek için tarihi atıfları kullandığını yazdı. Joseph Loconte de National Review dergisinde Rubio’nun anlatısını eleştirdi ve onun Antik İranlıların saldırısına odaklanarak Atina tarihinin bazı kısımlarını, örneğin siyasi kibir ve müstebit yönetim sonucundaki çöküşünü görmezden geldiğine inandığını belirtti.
Edward Luce da Financial Times’ta alaycı bir tonla Rubio’nun konuşma metnini ChatGPT’ye atfetti ve daha isabetli atıflar bulması için Yunan klasik yapıtlarını okumasını tavsiye etti.
Associated Press de konuşmasındaki bazı hususları tarihsel açıdan şüpheyle karşıladı; bunlar arasında ABD’nin kurucularının Antik Atina’nın doğrudan demokrasisini benimsediği iddiası da yer alıyordu. Aksine, Birleşik Devletler’in kurucuları doğrudan demokrasiye şüpheyle yaklaşıyorlardı ve başkanın seçilmesini dengelemek için Seçiciler Kurulu mekanizmasını tasarlamışlardı.
Bu tepkiler Rubio’nun konuşmasının sadece tarihi bir hatırlatma olarak değerlendirilmediğini; tarih, siyaset ve ulusal kimlik anlatısı arasındaki ilişkiye dair bir konuya dönüştüğünü gösteriyor. Eleştirmenleri, tarihsel karmaşıklıklara yeterince dikkat edilmeksizin antik savaşlara vurgu yapılmasının İran ile Batı arasındaki karşıtlığa dair basitleştirilmiş bir tablo yaratabileceğine inanıyor.
Böyle bir anlatıda bugünkü savaş, devletler arasında siyasi ve stratejik bir anlaşmazlık değil, medeniyetler arasında köklü bir karşıtlığın devamı olarak sunulabilir. “Medeniyetler savaşı” kavramının önem kazandığı nokta tam da burasıdır: Tarihin ve kolektif kimliğin güncel politikaları açıklamak veya meşrulaştırmak için kullanıldığı bir çatışma.
Not: bu analiz snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
