Donald Trump’ın son iki hafta içinde İran’ın ABD seçimleri üzerindeki etkisine ilişkin endişelerini dile getirmesi ikinci veya üçüncü kez gerçekleşmektedir. Trump bu sahneyi, İran’daki savaştan esinlenen siyasi bir arena olarak görmekte ve 5 Kasım seçim sonuçlarının, 28 Şubat tarihinde İran’a karşı başlatılan savaşın galibini belirleyecek bir değerlendirme göstergesi olduğuna inanmaktadır. Trump son yedi ay boyunca türlü yalanları dile getirip tekrarlayarak; İran İslam Cumhuriyeti’ne öyle ağır darbeler vurduğunu, ortada ne bir askeri güç, ne bir ekonomi, ne de müzakere edilebilecek bir muhatap kaldığını göstermeye çalıştı. Ancak ABD’de yapılan kamuoyu yoklama sonuçları, bu yalanların onun İran karşısındaki boş ellerini doldurmaya yetmediğini kanıtlamaktadır.
Ağustos ayının sonlarında “Chicago Konseyi” tarafından yapılan anket, Amerikalı vatandaşların yalnızca yüzde ikisinin Trump’ın İran’a karşı yürüttüğü savaşta zafere ulaşmasını önemsediğini ve bu uğurda bedel ödemeye hazır olduğunu; buna karşılık yüzde 85’inin İran’la savaşın kendi geçim kaynaklarını olumsuz etkilediğini beyan ettiğini göstermektedir. Bu ankete göre Amerikalı vatandaşların yüzde 43’ü, geçim ve sağlık hizmetleri lehine askeri bütçenin azaltılmasını desteklediğini bildirilmiştir. Chicago Kongresi Amerikalı vatandaşlara ABD’nin karşı karşıya olduğu en büyük beş tehlikeyi sorduğunda, İran ilk beş tehlike arasında yer almamıştır; buna karşın ABD hükümetindeki yozlaşma, ülkenin karşı karşıya olduğu ilk tehlike olarak ifade edilmiştir. Chicago Konseyi anketine katılan ve Demokrat Parti taraftarlarının payının yüzde 97 olduğu katılımcıların yüzde 86’sı, İran ile savaşın yaşam koşullarını daha da kötüleştirdiğini belirtmiştir. Yüzde 76’lık bir kesim, savaşın İran’ın bölgedeki ve dünyadaki konumunu ABD’ye kıyasla artırdığını ifade etmiştir. “İran ile savaş harcanan maliyetlere ve getirdiği sonuçlara değdi mi?” sorusuna ise Demokratların yüzde 90’ı, Cumhuriyetçilerin ise yüzde 68’i “hayır” cevabını vermiştir. İlginç olan şudur ki, “İran’ı barışı kabule ikna etmek için İran’a hangi tavizlerin verilmesini onaylarsınız?” sorusuna katılımcıların yüzde 70’i “İran’a yönelik petrol yaptırımları kaldırılmalı ve ihracatı serbest bırakılmalı” yanıtını vermiştir. Katılımcıların yüzde 58’i “İsrail Lübnan’dan çekilmeli” görüşünü savunurken, Demokratlar arasında bu oran yüzde 72’ye ulaşmaktadır.
Amaç, ABD’li muteber bir kurumun Ağustos ayı anketine dayanarak düşman toplumuna dair kesin bir tablo sunmak değildir. Bu istatistikler her şeyden önce tek bir hususu netleştirmektedir: Trump, art arda sıraladığı yalanlarla İran’la savaşın ABD’nin başına açtığı çetrefilli durumun üzerini örtmeye çalışmaktadır. Ramazan Savaşı’nın arkasındaki analitik ve istihbarat öngörüsü, Trump’ın Venezüella’da zahmetsizce elde ettiği başarıdan çok daha büyüğünü İran karşısında kazanacağı yönündeydi. Amerikan ordusu İran’ı mağlup ederek şartlarını savaşsız bir şekilde Çin ve Rusya’ya dikte edecekti; ancak şimdi Amerikalı vatandaşların yalnızca yüzde ikisini memnun eden bir savaştan çıkış yolu bulabilmek için çaresiz kalmış durumdadır ve Amerikalı vatandaşlar Trump’a “İran’ın talep ettiği bazı tavizleri İslam Cumhuriyeti’ne ver ve bu savaştan çekil!” tavsiyesinde bulunmaktadır.
Bu anket sonuçları Amerikan halkının İran’la savaşı onaylamadığını gösteriyor; peki bu kanaate ne zaman vardılar? Ramazan Savaşı’nın ilk günlerinde yapılan anketler, Amerikalı vatandaşların en az yüzde 64’ünün İran’a karşı savaş başlatılmasını desteklediğini gösteriyordu. Şüphesiz aynı konu üzerindeki bu radikal değişim, Amerikalıların İran karşısında zafer kazanma umutlarının genel olarak tükenmesini ve savaş baskılarının geçim şartları üzerinde somut ve tahammül edilemez hale geldiğini yansıtmaktadır.
ABD’nin İran’la savaşın kendi ekonomisi üzerindeki etkilerinden duyduğu endişe ve esasen İran’ın Birleşik Devletler’in siyasi gidişatı üzerindeki belirleyici etkisi; kibirli Trump hükümeti ve ABD resmi sistemi için hem rezil edici hem de temel bir tehdit niteliğindedir. Bu durum, özellikle ABD’nin siyonistleşmiş siyasi camiası için son derece aşağılayıcıdır. Söz konusu ABD, bir avuç dolarla İran’da Dr. Muhammed Musaddık hükümetini deviren ve buna benzer adımları yaklaşık 70 başka ülkede de atan ABD’dir. Geçen yıl İran, Çin ve Rusya’nın, ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi 2026 belgesinde kendi münhasır nüfuz alanı olarak tanımladığı Latin Amerika’daki etkisinden endişe duyan söz konusu ABD, şimdi dünyanın bu tarafından İran’ın kendi iç siyasi süreçlerine yönelik etkisinden korkmaktadır! Bir zamanlar ABD hükümeti, Sovyet tehdidini Birleşik Devletler’in yakın çevresinden uzaklaştırmak adına savaş manevraları yapmış ve bu manevrayla Sovyetler’i nükleer harp başlıklarını Küba’dan çekmeye zorlamıştı. Şimdiyse uzak bir coğrafyada bir savaşa girişmiş ve buradaki yenilginin kendi hükümetinin siyasi geleceği üzerindeki sonuçlarından kaygı duymaktadır!
Chicago Konseyi’nin Ağustos ayı anketi pek çok gerçeği ifşa etmiştir; bunların arasında Amerikan halkının savaşlarda kendi ordusunu desteklemediği ve halkın yüzde 43’ünün askeri bütçenin azaltılmasını talep ettiği gerçeği de yer almaktadır. ABD, millet ile militarizm arasında açılan bu derin uçurumla rakipleriyle nasıl yüzleşebilir ve sevilmeyen askeri personeli orduda kalmaya nasıl zorlayabilir; kaldı ki onları zayiatlı bir savaşa sokabilsin? Şimdi Eisenhower uçak gemisindeki askeri personelin, gemideki sağlık hizmetleri bölümünü tahrip ederek CENTCOM komutanlığını bu gemiyi İran’la savaş arenasından çekmeye mecbur bırakmasına şaşırmıyoruz.
Söz konusu anket, Siyonistlerin ve İsrail rejiminin Amerikan toplumundaki konumuna dair de son derece önemli veriler sunmaktadır. İsrail hükümeti, ABD hükümetinin özel desteğinin bir ürünüdür. ABD’nin küresel bir güç olarak ortaya çıkışı, Filistin’de İsrail rejiminin uydurulmasıyla aynı döneme denk gelmektedir. Gaspçı rejimin kuruluşunun temel taşı İngiltere’nin Müslümanlara ihanetiyle atılmış olsa da bu rejimin kuruluşu, ABD’nin küresel güç konumuna yerleşmesinden üç yıl sonra gerçekleşmiştir; dolayısıyla ABD’nin bir ürünüdür.
Chicago anketi, Amerikan toplumunda İsrail hükümetine verilen desteğin yüzde ellinin altına düştüğünü; Demokratların yüzde 70’inin ise “İsrail’e verilen desteği durdurun” dediğini göstermektedir. Bu tartışma 1357 / 1978 yılından bu yana emsalsizdir. 1972 ile 1978 yılları arasında İsrail, Arap ülkeleri ve Filistinlilerle girdiği kanlı savaşlar nedeniyle Amerikan toplumundaki itibar kaybına uğramıştı; ancak Camp David Anlaşması ve İsrail’in Arap ülkelerine yönelik politikasındaki değişikliklerle birlikte İsrail’in Amerikan toplumundaki konumu iyileşmeye başlamıştı. Şimdi, yaklaşık elli yılın ardından ilgi ve destek yeniden nefrete dönüşmüştür.
Ağustos ayı Chicago anketinde her şeyden çok dikkat çeken husus, Amerikan toplumunun mutlak bir kutuplaşma içinde olmasıdır. Artık Cumhuriyetçiler ve Demokratlar ne iç meselelerde, ne dış meselelerde, ne de vatandaşların genel güvenliğini ve ülkenin varlığını ilgilendiren savaş gibi hayati bir konuda hiçbir görüş birliğine sahip değildir! Daha önce Siyonist toplumun aşırı derecede polarize yani kutuplaşmış olduğunu defaatle işitmiştik; peki Amerikan toplumundaki durum bundan farklı bir şey mi göstermektedir?
ABD seçimleri artık devlet adamlarının korkulu rüyası haline gelmiştir. Demokrasiden diktatörlük kokusu yükselmektedir. Trump, Ilhan Omar’ı Kongre’den atacağını ve o diğer Müslüman’ı Kongre’ye sokmayacağını ilan etmiştir. Şimdiyse ABD’deki seçimler, ister vatandaşların akınına uğrasın ister sessizlikleriyle baş başa kalsın, bu ülkenin huzuru ve güvenliği için nihai bir tehdit oluşturmaktadır.
Sadullah Zarei
Not: bu analiz kayhan.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
