ABD’li Siyasetçi: Herkes ABD’nin Yenilebilir Olduğunu Gördü

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin (CSIS) Batı Asya kıdemli uzmanı; ABD’nin İran karşısındaki başarısızlığının, tarih boyunca ABD tarafından zarar görmüş veya onun politikaları nedeniyle aşağılanmış ülkeler arasında büyük bir memnuniyet yarattığını itiraf ediyor. Uzman, tüm dünyanın artık “ABD’nin yenilebilir bir güç olduğunu” anladığını vurguluyor.

CSIS bünyesinde Batı Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Direktörü olan ve ABD’nin Irak ile Afganistan’ı işgal ettiği ilk yıllarda Bush yönetimi dışişleri bakanlığının en önemli danışmanlarından biri olarak görev yapan Jon Alterman; ABD’nin askeri ve ekonomik üstünlüğüne rağmen İran’a yönelik hamlelerinde açık bir yenilgiye uğradığını itiraf etti. Alterman, başta şu veya bu şekilde ABD’den zarar görmüş ülkeler olmak üzere dünyadaki tüm devletlerin, artık ABD’nin yenilebileceğine ve gayrimeşru ile hukuk tanımaz eylemlerinden ötürü hesap vermeye zorlanabileceğine kesin olarak inandıklarını ifade etti.

Alterman, ABD’nin artık hegemon güç olamayacağı yeni düzene kendisini adapte etmesi gerektiğini iddia ederek; Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore’nin koordineli bir şekilde küresel alanda etkili bir rol oynadığını ve Washington’ın bu ülkelerin nüfuzunu görmezden gelemeyeceğini kabul ediyor.

Dünya Ülkeleri, ABD’nin Tahakkümcü ve Hukuk Tanımaz Yapısından Emin Oldu

Programın sunuculuğunu yapan ve aynı düşünce kuruluşunda Okyanusya Bölgesi Çalışmaları Direktörü olan Charles Edel, ABD’nin mevcut davranışlarını bu bölgedeki birçok ülke ve Küresel Güney için “belirsiz ve kafa karıştırıcı” olarak nitelendiriyor. Edel’e göre bu ülkeler, Washington’ın adımlarının tutarlı bir stratejiden mi kaynaklandığını, yoksa disiplinden yoksun ve ani kararlar silsilesinin bir sonucu mu olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor.

Alterman ise Asya’da ABD’nin mevcut davranışına yönelik dört temel yaklaşım olduğunu açıklıyor: Bazı ülkeler bu davranışı, ABD’nin Çin ile rekabetindeki avantajını artırmaya yönelik kasıtlı bir çaba olarak görürken, bazıları bunu Washington’ın tek taraflı güç arayışı olarak değerlendiriyor. Diğer bir grup ise ABD politikasının istikrarsızlığından ve öngörülemezliğinden endişe duyuyor; her ne kadar bazı müttefikler belirli alanlarda Washington ile iş birliğini genişletmeye devam etse de.

Alterman bu bölümde, küresel ölçekte bakıldığında ABD’nin davranışlarının, onun politikalarından her zaman zarar görmüş ülkelerin tarihi şüphelerini ve kötümserliğini haklı çıkardığını itiraf ediyor. Bu ülkelerin inancına göre Washington; kurallara dayalı bir düzen ve ortak ilerleme taahhüdü iddialarının aksine, uygulamada her zaman kendi çıkar ve üstünlüğünü ön planda tutmuş, hukukun üstünlüğüne ve diğer ülkelerin bağımsız büyüme imkanlarına hiçbir zaman sadık kalmamıştır.

Mazlum Ülkeler, ABD’nin Yenilebilir Olduğunun Ortaya Çıkmasından Çok Memnun

ABD’nin kendi iradesini İran’a dayatma konusundaki acziyetine değinen Alterman; ekonomik ve askeri üstünlüğe rağmen ABD’nin İran karşısında aldığı yenilginin, Küresel Güney’in büyük bir kısmı için Washington’ın gücünün sınırlarını gösteren açık bir işaret ve bedelsiz zorbalık döneminin sonu olduğunu itiraf ediyor. Yıllardır kendilerini ABD baskısının ve müdahalesinin hedefinde bulan birçok ülke ve ulus, bu perdenin kalkmasından ve ABD politikasının güç odaklı gerçek yüzünün ifşa olmasından memnuniyet duyuyor.

Alterman daha sonra bu itirafı yumuşatmaya çalışarak, ABD’nin azalan itibarı/popülaritesi ile onun varlığına duyulan stratejik ihtiyacın devam etmesi arasında bir ayrım yapmaya gayret ediyor. Avustralya, Japonya ve Güney Kore gibi Washington’ın en yakın müttefiklerinde bile ABD’ye yönelik toplumsal algının ciddi şekilde gerilediğini, ancak bazılarının hala güvenliğin korunması ve ekonomik refah için ABD varlığının gerekli olduğuna inandığını iddia ediyor. Yazara göre ABD, meşruiyet ve kamuoyu güveni konusunda ciddi bir krizle karşı karşıya ancak bölgedeki güvenlik ve dengeleyici konumunu henüz tamamen kaybetmiş değil.

ABD’nin Hukuk Tanımaz Davranışları Dünyayı Yeni ve İstikrarsız Bir Döneme Soktu

Her iki uzman da Küresel Güney hükümetlerinin hesap kitapları ile buralardaki kamuoyu algısı arasında önemli bir fark olduğunu vurguluyor: “Toplumlar düzeyindeki Amerikan karşıtı duyguların kökleri; Soğuk Savaş döneminin tarihi deneyimlerine, Washington’ın müdahalelerine, siyasi ve ekonomik baskılarına dayanıyor. Ancak hükümetler, yalnızca ideolojik bir çatışmanın peşinde koşmaktan ziyade, ABD hegemonyasının gerilemesinden ve güçler arasındaki kızışan rekabetten faydalanarak kendi pazarlık güçlerini artırmaya ve çıkarlarını güvence altına almaya çalışıyorlar.”

Alterman’a göre bu algı değişimi, kurallara dayalı uluslararası düzenin aşınmasıyla eş zamanlı olarak gerçekleşiyor. Uzman burada da, güce başvurma yasağı, ülkelerin egemenliğine saygı ve toprak bütünlüğüne yönelik tecavüz ile ilhak yasakları gibi normların zayıflamasıyla birlikte, söz konusu düzenin öneminin acı sonuçlarla anlaşıldığını itiraf ediyor.

Sonuç olarak Alterman, ABD’nin uluslararası arenadaki davranışlarına kısaca değinerek, dünyanın yeni ve istikrarsız bir döneme girdiğini açıklıyor. Bu dönemin temel özellikleri; kargaşa ve şiddetin artması, saldırgan davranışların yaygınlaşması ve ticaret, enerji, teknoloji gibi ekonomik araçların jeopolitik rekabette birer silaha dönüştürülmesidir. Hükümetler bu yeni durumun varlığını kabul etmiş olsalar da, bu yeni düzenin sınırları ve buna stratejik olarak nasıl uyum sağlayacakları konusunda henüz net bir sonuca varabilmiş değiller.

İran Karşısındaki Yenilgi, ABD Başkanının Kibirli Yaklaşımını ve Yersiz Gururunu Rezil Etti

Alterman, İran ile yaşanan savaşın/çatışmanın, ABD’nin gücünün sınırlarını somut bir şekilde gözler önüne serdiğini doğruluyor; zira Washington, askeri ve ekonomik üstünlüğüne rağmen askeri saldırı yoluyla istediği siyasi sonuçları elde edemedi.

Amerikalı uzmana göre bu başarısızlık, maddi araçlardaki üstünlüğün mutlaka karşı tarafın davranışını kontrol etme ve siyasi iradeyi dayatma yeteneği anlamına gelmediğini gösterdi. Aynı kibir ve aşırı yayılma (overextension) kalıbı, Trump’ın Washington’ın NATO üzerindeki hakimiyetini artırma çabalarında ve Grönland konusundaki taleplerinde de beklenen sonuçları alamadan tekrarlanmıştı. Dolayısıyla mesele sadece birkaç belirli hedefe ulaşılamamış olması değil; aksine Alterman’a göre, kibirli yaklaşım ve ABD gücünün sınırsız olduğu yanılgısı, müttefiklerin güvenini sarsmış ve Washington’ın diğer ülkelerin desteğini alma ve uluslararası sistemde etkili liderliğini sürdürme yeteneğine zarar vermiştir.

İran’la Yaşanan Çatışma, ABD Dış Politikasındaki Eksiklikleri ve Zayıf Noktaları Aydınlattı

Alterman, İran’a karşı alınan bu başarısızlığın etkisini, ABD dış politikası için “aydınlatıcı bir an” olarak tanımlıyor. Bu başarısızlığın, Washington’ın neleri yapabileceğini, hangi alanlarda sınırlarla karşı karşıya olduğunu ve bazı adımlarının beklenen hedefleri gerçekleştirmek yerine nasıl ters tepeceğini net bir şekilde gösterdiğine inanıyor.

Uzmana göre bu deneyim; uluslararası sistemin ABD gücünün göreceli olarak gerilemesi, dönüştürücü teknolojilerin ortaya çıkışı, küresel enerji yapısının değişmesi ve Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore arasındaki iş birliğinin genişlemesiyle karşı karşıya olduğu bir dönemde yaşandı. Ancak bu yapısal dönüşümler, Washington’ın dış politika tartışmalarında henüz hak ettiği yeri bulabilmiş değil.

ABD’nin Ortakları Tehdit ve Sorumluluklardan Daha Fazla Pay Almalı

Alterman; Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi rakiplerin gücünün ve koordinasyonunun mutlaka ABD için temel tehdit olmadığını, bu tehditlerin önemli bir kısmının Washington’ın kendi yanlış politikalarının, müttefiklerin güvenini sarsmasının ve kolektif kapasiteleri organize edememesinin bir sonucu olduğunu iddia ediyor.

Bu nedenle Alterman’a göre ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzen modelinden, müttefiklerin ve ortakların hedefleri belirlemede, kararlar almada, kaynak sağlamada ve maliyetleri üstlenmede gerçek bir rol oynadığı “gerçek anlamda ortak bir projeye” doğru hareket etmelidir. ABD ve geleneksel müttefiklerinin toplam ekonomik, askeri, teknolojik ve siyasi kapasitesi bazı alanlarda rakiplerine kıyasla hala üstündür; ancak bu potansiyel kapasitenin etkin bir güce dönüştürülmesi güvenin yeniden inşasına, stratejik koordinasyona ve kolektif eyleme ihtiyaç duymaktadır.

Bu çerçevede Alterman, Avrupa’ya ve Washington’ın diğer ortaklarına, savunma ihtiyaçları ve harcamalarından daha fazla pay almalarını tavsiye ediyor; böylece ittifak ilişkileri ABD’ye tek taraflı bağımlılıktan kurtulacak ve geleceğin düzeni sorumluluk paylaşımı ile ortak sahiplik temelinde şekillenecektir.

ABD Kibir ve Gafleti Bırakmalı, Kendini Yeni Dünya Düzenine Uydurmalı

Düşünce kuruluşunun Batı Asya bölgesi kıdemli uzmanının bakış açısına göre, uluslararası düzenin yeniden inşası ve ABD ile müttefikleri arasındaki iş birliğinin canlandırılması, başarısı önceden garanti edilmiş bir proje değildir; çünkü ABD; iç çekişmeler, güven erozyonu ve kolektif gücü koordineli bir eyleme dönüştürememe nedeniyle hızla değişen küresel gelişmeler karşısında başarısız olabilir.

Uzmana göre eğer Washington gücünün sınırlarını kabul edemez, ortaklarının güvenini yeniden kazanamaz ve gücün yeni dağılımına uygun, gerçekten ortak bir düzen yaratamazsa, tüm bu deneyimin çökmesi muhtemeldir.

Charles Edel de kapanışta “pusuda bekleyen trajediye” değinerek; düzenlerin çöküşünün kaçınılmaz olmadığını ancak kibir, gaflet ve bir dizi yanlış kararın bunu kaçınılmaz hale getirebileceği uyarısında bulunuyor. Dolayısıyla bu uzmanın bakış açısına göre asıl tehlike, ABD’nin tehditleri zamanında teşhis edememesi ve kendisini yeni çağın gerekliliklerine uyarlayamamasıdır.

 

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın